Masthead header

Öykü: Al Pacino Kimdir? | Esra Durak

Her sabah gün ağarırken girdiği bu sokak ait olduğu zamanın çok öncesini anımsatıyordu ona, bir fotoğraf karesine bakar gibiydi. Dükkânının önünde durup bir süre keyifle kuleye doğru baktı, neden sonra eğilip kepengi açmaya koyuldu. Sessizliğin içinden azapta bir ruh gibi gıcırdayan kepenk kalkınca,  özenle hazırladığı vitrininin yansımasında kendini gördü, yüzü solgundu. Gece rüyasında onu görmüştü, uyandığında saat 3’tü, özlemine bir nebze olsun teselli olan rüyasını kafasında evirip çevirmekten tekrar uykuya dalamamıştı.

Kapıyı açtı, tepede asılı duran çanın sesiyle içeri girdi, ışıkları yaktı. Vitrin, solgun gün ışığından kurtulup, kendi aydınlığına kavuştu. Delikanlıyken bir süre yanında çalıştığı Yahudi patronundan kalma alışkanlıkla, kazancı bol olsun diye cebindeki bozuk parayı yere fırlattı. Tezgâhın arkasındaki masasına geçti, ısıtıcıya su koyup, sokağın başından aldığı sıcak poğaçaların poşetini açarken, ona John Lennon havası veren, yuvarlak çerçeveli, buğulanmış gözlüklerini çıkardı. İleri derece miyop, mavi ve dalgın göz bebekleri açık unuttuğu kapıdan içeri girmeye çalışan köpeği görünce büyüdü, bacağını tezgâhın köşesine çarpsa da, köpekten hızlı davranarak kapıyı kapatabildiğine sevindi. Çocukluktan kalma köpek korkusu onu bazen komik durumlara düşürse de, yenemediği bir korkuydu işte ve bu sayede sabah mahmurluğunu üzerinden atmış oldu.

Sokak,  uyuşuk hareketlerle kepenk kaldıran diğer dükkân sahipleriyle hareketlenmeye başladı. Bir süre editörlüğünü yapacağı yazıları gözden geçirdi.  Sonra bir edebiyat dergisi için yaptığı son söyleşinin metnini tamamlayıp, dergiye mail attı. Arada çevredeki liselerden dükkâna gelen birkaç öğrenciyle ilgilendi, hatta birine Tanpınar’ın Huzur’unu satmaktan mutlu oldu. Vakti olduğunda, bu öğrencilerle sohbet etmekten ve onları kendi edebiyat zevkine göre yönlendirmekten çok keyif alıyordu. Böylece çabucak akşam oluverdi.

Buralar ekseriyetle akşamları ve hafta sonları kalabalık olurdu. Galata Kulesi’nin yeni halini görmeye gelen Avrupalı turistler, turist mi, yerleşik mi, ne olduğu belli olmayan Araplar ve Türklerden oluşan çoğunlukla da kuru kalabalık diyebileceği insanlarla dolup taşıyordu sokak.  Hava almak için kapıya çıktı, özenle hazırladığı vitrinin bir köşesini süsleyen İsmet Bey’in ve diğer köşesini süsleyen Tanpınar’ın fotoğraflarındaki gibi hafif alaycı bir alışkanlıkla kalabalığa bakmaya başladı.

‘’Allğpaçino kimdir!?’’ diye bağıran sesi duyunca, herkes gibi irkilip, sokağın Galata Kulesine bakan kısmına başını çevirdi. Bir tutamını sarıya boyadığı saçını, her zamanki gibi alnına bukle halinde düşürmüş, suratının her yanını kaplayan aydınlık gülümsemesiyle, esnafın sevimli ve kekeme delisi Ozan’ı gördü. Ozan, ‘’Allğpaçino kimdir!?’’ diye sağa sola seslenerek, ona hızla yaklaştı. ‘’Siiğğgaran var mı?, Siğğgaran var mı? ‘’ diye sordu, Ozan.  Yok, Ozan dedi. Bu sefer ‘’oğğlsaydı verir miydin? Oğğlsaydı verir miydin?’’ diye sordu. Verirdim, cevabını alan Ozan,  geldiği hızla giderken, onun için çekmecesinde bir paket sigara bulundurmayı ihmal ettiğinden kendisine kızdı. Her ne kadar kulağında küpesi ve gitar çaldığı için uzun bıraktığı tırnaklarıyla etrafına tiryaki bir adam görüntüsü verse de, hayatında hiç alkol ve sigara kullanmamıştı, onu yeni tanıyan insanlar bu işe oldukça şaşırırlardı.

Yaşıtı sayılan Ozan, Kuştepe’de annesiyle yaşıyordu. Hemen hemen her gün buralara gelirdi.  Aslında; Ozan gibi nice erkeğin ilk cinsel tecrübesini yaşamaya geldiği, kendisininse ilk kez, kültür merkezine dönüştürülmek üzere kapatılması sebebiyle, orijinal ortam bozulmadan önce fotoğraf çekme hevesiyle gittiği, yakınlardaki Zürafa Sokağa. Ozan’ın aklını başından alıp, bu duruma getiren olayı etrafındaki esnaftan öğrendiğinde, ona bambaşka bir muhabbet duymasını sağlayan ve bu devirde yaşanmış olmasına şaşırdığı hikâye onu çok etkilemişti.

Seneler önce hiç de fena sayılmayacak bir işte çalışan, hafif kekemeliği olan Ozan, arkadaşlarının da ısrarıyla, malum nedenden Zürafa Sokağı ziyaret edip, ilk birlikteliğini yaşadığı güzel bir kevaşeye gönlünü kaptırmış.  Kadın, onu hem sempatik hem de zararsız bulduğundan, tatlı diliyle epey etkisi altına alınca Ozan, Zürafa Sokağın gediklisi olmuş. Tabi ki bu saatten sonra tek amacı kadını bu hayattan kurtarmak olan saf âşık, kadınla evlenmeyi kafaya koymuş.  Kadın, Ozan’dan akıllı olacak, bu işin oluru olmayacağını bildiği için, delikanlıyı elinden geldiğince oyalamaya çalışmış.  Tabi bir yerde de bu sevimli delikanlıyla gününü gün ediyormuş. Ta ki manyak bir müşterisinin yataktaki başarısızlığını erkekliğine yediremeyip, müsebbibi gördüğü kadını, muhtelif yerlerine vurduğu on iki bıçak darbesiyle, delik deşik edip, öldürene kadar. Ozan, her zamanki gibi mesaisini bitirip, kadını göremeye geldiğinde, olay yerindeki kalabalıktan sevdiği kadının hunharca katledildiğini öğrenince, sevgilisinin cansız yüzüne kapattıkları, muhtemelen bir magazin gazetesine ait kanlı sayfadaki yazıda aklı tutulup kalmış, Al Pacino Kimdir?

Dükkânı yavaş yavaş kapatmaya koyulurken, kafasında bu hikâyeyi düşünüp duruyordu. Aşkın iradi değil, tıpkı kendisinin de tecrübe ettiği gibi başa gelen ve başı yerinden eden bir durum olduğuna bir kez daha kanaat getirdi, bir de bakmışsın âşıksın… Toparlandığında saat epey geç olmuştu, ışıkları söndürdü, vitrin kendi aydınlığından kurtulup, gecenin karanlığına büründü.  Tepede asılı duran çanın sesiyle dışarı çıkıp, kapıyı çekti. Sessizliğin içinde azap bir ruh gibi gıcırdayan kepengi kapattı. Bir süre eski bir fotoğrafa bakar gibi kuleyi seyretti, sonra mırıldandı; ‘’Yargı kesin: Acı Duymak ruhun fiyakasıdır…’’ Neden sonra gecenin ayazında evine doğru yola koyuldu.

edebiyathaber.net (22 Mayıs 2022)

  • Zafer Özgül - 23/05/2022 - 10:26

    Çok güzel bir öykü olmuş. Ahmet Rasim tarzı. FUHŞ-İ ATİK geldi aklıma.Yazarın başka öyküleride olur umarım.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r