Masthead header

Öykü: Koza | Öznur Unat

Çizim: Abdullah Yiğit

Minicik bir böcek, milyonlarca yıldır yeryüzünün bilinen en sağlam ipliğini üretir. Binlerce yıldır bu böcek, insanların en güzel ve en narin dedikleri kumaşları dokuduğu bu ipliği üretmek için kendini ördüğü kozanın içine hapseder. Kelebek olmak için koza örmeye başlar. Sonunda da kendini bu incecik ipekle örülmüş kozasına hapsedip uykuya dalar.[1]

Gün doğmadan uyandı Hayriye. Yatağın ayakucuna bir kedi sıcaklığıyla kıvrılmış kızının üstünü örterek onu bir süre seyretti. Pembe yanakları ve sarı saçlarıyla o kadar güzel görünüyordu ki… Yatağın yanındaki iskemleden yemenisini alıp başına bağladı. Melek’i uyandırmamak için parmak uçlarına basarak odadan çıktı. Kerevetlerin bulunduğu odaya girer girmez Fatma’yı gördü. “Sen de mi böceklerin doğumunu görmek istedin?” diye gülümsedi kardeşine.

Böcekler yumurtadan gün doğmadan çıkıyordu. Ufacık ufacık yüzlerce böceğin kıpraşmasını izlediler birlikte. Fatma ve Hayriye on gündür buna hazırlanıyorlardı. Odanın duvarlarını kireçle badanalamışlar, bütün paspaslara kireç tozu dökmüşler, yer tahtalarını sodalı sularla silip günlerce ovmuşlardı. Dönüşümlü olarak sobayı sıcak tutmak, ıslak bezleri ipe asıp odanın nemini korumak, dut ağacından taze yaprakları toplayıp damarlarını tek tek çıkartmak, minik minik kesip doğramak… Bu işleri ikisi de çok iyi bilirdi. Yıllardır evin ekmeği buradan geliyordu.

Annesi ve kardeşiyle birlikte kendini bildi bileli bu böcekleri besler ve büyütürdü. Bu döngünün ilk aşamasını, yani onların yumurtadan çıkış anlarını izlemeyi çok severdi. Her defasında sanki ilk defa görüyormuşçasına merakla seyrederdi. Sonra onun işi başlar, her gün büyük bir özenle beslenmelerini, temizliklerini sağlar; koza yaparak içinde ipek oluşturmalarını sabırla beklerdi. Başlangıçta gösterilen bu özenin aksine, ipek oluştuktan sonra, böcekle işi biten her üretici gibi kozalar kaynar kazanlara atılır, içinden ipek alınır ve böcek öldürülürdü. Görevini yapan böceğin bu noktadan itibaren hiçbir önemi yoktu çünkü.

Zavallı böcek, sıcak suyla temas edene kadar geçen o otuz gün boyunca; belki de bunca özen, temizlik, hazırlık kendi için yapılıyor sanır, taze ve günlük olarak önüne hazır gelen yemekle iyice şımarır ama gel gör ki sayılı günler geçip görevi bitince kaynar suyla haşlanmaktan kaçamazdı.

“Abla üzülüyorum bu böceklerin haline,” dedi Fatma. “Üzülme, eşarp olup yeniden hayata dönüyor onlar,” diye cevap verdi kardeşine. Eğer ölümden sonra hayat varsa, bu böceğin de bir ruhu varsa, kendi suyundan, soluğundan ve salgısından mamul bir ipek eşarp olarak belki bir kadının boynunda, muhteviyatı değişmiş ama ruhu değişmemiş olarak varlığına devam ederdi. Kim bilir… Böyle söyleyerek teselli etmişti ilk tanıştıklarında Âdem onu. Bu düşünce daha o gün Hayriye’nin aklına yatmış, belki de bu işi yapmaktan başka çaresi olmadığı için biricik kocasının açıklamasını mutlulukla karşılamıştı. O zavallı böcek, kelebek olmak için koza örüp, ipek eşarba dönüştüğünde, bunca özenin kendisine değil de ipeğe olduğunu bilseydi, bir yandan da bütün bunların bir ailenin karnını doyurabilmesi, hatta o ailenin hayatta var olabilmesi için yapmaya mecbur oldukları bir iş olduğunu öğrenseydi, kabullenir miydi acaba kaderini? Yaşamın döngüsü bu, diye razı gelir miydi başına gelenlere?

“Anne beni neden uyandırmadın?” diye mahzun bakışlarla yanlarına gelen Melek’e, “Ah ayakların çıplak, terliğin yok, yeleğini de giymemişsin sırtına; hadi giyelim birlikte,” diyerek kalktı yerinden Fatma, sarıldı yeğenine.

***

Hayriye yirmi iki yaşındaydı. Altı ay olmuştu kocasını toprağa vereli. Amansız dedikleri hastalığa yakalanmıştı ömrünün baharında. Kocası ipekböceği işini oldum olası sevmemiş, birkaç işe girmiş çıkmış ama hiçbiri uzun soluklu olmayınca çareyi İstanbul’a işçi gönderen bir şirkete kaydolmakta bulmuştu. Kısa bir süre sonra, Hayriye Melek’e sekiz aylık gebeyken, Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasına işçi olarak girdi. Hayriye’nin itirazlarına aldırmadan ama gönlünü de kırmadan; “Karıcım borcumuzu ödeyene kadar, bir sene, bilemedin iki sene kalıp döneceğim,” demişti. Hayriye’yle evlenirken hısım akrabaya borçlanmış, bu borcun yüküyle gitmişti gurbete. Bir sene sonra, Melek henüz on bir aylıktı ki Bursa’ya hasta olarak döndü. Bünyesini hızla saran bu hastalığa, kızını gönlünce öpüp koklayamadan, büyüdüğünü göremeden, soğuk bir ocak ayının kurban bayramı arifesi, ikindi vakti teslim oldu. Bir yaşındaki Melek’i kucağına alıp baba evine döndü Hayriye. Kocasının ölümünden sonra taziye için eve gelen herkes söz birliği etmişçesine, “Eloğlu kolay para verir mi insana? Vermez elbet, gece gündüz çalıştırıp, ‘vay demek ki gücü varmış, daha da çalışır’ der abanır iyice,” diyordu. Bunu diyen insanların çoğundan borç almıştı Âdem. Zaten bu borcu ödeyebilmek için gitmişti gurbet ellere. Son maaşı, cenazesinden bir ay sonra geçti Hayriye’nin eline. Alacaklıların kapılarına tek tek gidip helallik istedi. Hepsi paralarını aldı, hepsi “Helal olsun,” dedi…

Eloğlu ve hısım akraba böyleydi de öz babası insaflı mıydı sanki? Hayriye’nin dul kalıp kucağında kızıyla eve dönmesine önceleri laf etmedi Ali Osman. Ama ne zaman ki son evlendirdiği küçük kızı Fatma da nikâhtan bir ay sonra “Kocam dövdü beni, kovdu evden!” diye baba evine döndü, işte o zaman Ali Osman Laz damarını gösterdi. “Sıçtığımın bokları, evlendirdiğim geri geliyor, mecbur muyum ben bu kadar boğazı ölene kadar beslemeye?” diyerek, her gün evde kavga çıkarmaya başladı. Çorbanın tuzundan, evin tozuna, çocuğun gürültüsünden, biten cigaraya, karısı Asiye’nin asık suratına… Her gün bir sebep bulup vurup kırıyordu.

Ali Osman’ın evde en sakin olduğu vakitler, hasadın yapıldığı, yani paranın geldiği günlerdi. Kozalar kaynayan suya atılır, içlerinden çıkan ufak teller bir maşa yardımıyla toplanır, makara benzeri aletlere dolanarak sarılırdı. Eğer hasada kadar ipek böceğinin bakımı iyi yapıldıysa, yattığı yer temiz tutulup dut yaprağının tazesi ve iyisiyle her gün vaktinde beslendiyse, sekiz tel kalınlığında ipek üretilirdi. İnsan saçından bile ince ve hafif ama bir o kadar da esnek olan bu ip, ayda yüz, yüz elli kilo toplanır, Ali Osman bunu Bükümcüler Çarşısı’nda satardı. Evin geçimi bu yolla sağlanırdı. Bazen Asiye mahallenin konu komşusuna, yumak başına para alarak dantel örer, bu parayı Ali Osman’dan saklar, evin ekonomisi sekteye uğradığı zamanlar, mutfaktaki bakır tenceresinden çıkarıp, azar azar kullanırdı.

Bazı seneler karataban hastalığı peyda olurdu. Bu hastalık baş gösterdiğinde böcek koza üretemez, tohumun hastalıklı olduğu anlaşılır ve hasat üçte bir azalırdı. Bazen de böceklerin yegâne besini olan dut ağaçlarının köklerine hastalık gelirdi. Ağaçların yaprakları önce sararır, sonra dökülür ve nihayet ağaç tamamen kururdu. Bunların hiçbiri olmayıp her şey yolunda gitse bile, babasının kerevetli odada içtiği tütün, sobanın sönmesi, odanın soğuması, nemli bezler değiştirilmediği için havanın kuruması, böceğin yemek saatinin gecikmesi ve aç kalması, dut yaprağının tozlu ya da ıslak olması… Yani en ufak bir dikkatsizlik bu zavallı sermayeleri öldürürdü.

Ali Osman sadece ipeği tüccara satmak ve parayı tahsil etmekle ilgilenir, vaktinin çoğunu esnaf kahvehanelerinde geçirirdi. Akşamları Ulu Cami dibindeki Emir Kahvesi’ne gider, burada meddahların anlattığı hikâyeleri dinleyerek eğlenirdi. Gündüz gittiği esnaf kahvesindeyse, genelde sohbetlere eşlik etmez, taburesini sobaya yakın bir yere çekip nargilesini içerken çevrede konuşulan her şeye kulak kabartırdı. Bazen de gözü tavla oynayanlara takılır, onları seyrederek zamanın nasıl geçtiğini anlamazdı. Gençliğinden beri severdi kahvelere gitmeyi. Tambura ve curaya olan merakı da buralardan gelirdi. Ramazan akşamları iftarı yaptıktan hemen sonra, sahura kadar bu kahvehanelerde dolaşır, en çok da Arap, Yahudi, Çingene ve Rum taklitleri yapan meddahları seyretmeyi severdi. Bir bayram günü Asiye’yi de almış, Meddah Sururi’yi seyretmeye gitmişlerdi. Her taklitte Asiye’nin yüzüne dikkatle bakmış, mutlu olduğuna dair bir iz bulmaya çalışmıştı. Değil tebessüm, hoşlandığını gösteren en ufak bir ifade göremeyince bir daha birlikte gitmeyi teklif etmemiş, yalnız gitmeye günden güne alışmıştı. Evin geçim sıkıntısı, Hayriye’nin genç yaşta bir yetimle dul kalması, Fatma’nın kocasıyla olan dertleri mevzubahis olduğunda soluksuz konuşan Asiye, hayatın eğlenceli kısmını azıcık bile olsa yaşamaya o kadar kapalıydı ki, her şey yoluna girse, belki de yaşayacak bir sebebi kalmayacaktı.

Usta arayan mahalle sakinleri de uğrardı bazen kahvehanelere. Aslında elinden her iş gelen Ali Osman, sırf tembelliğinden ne boya işine ne de diğer tamirat işlerine giderdi. Kendi gibi pek konuşmayan ama onun tersine, bütün gün elindeki kitaba başını gömerek çayını içen biri vardı kahvede. Sürekli aynı arkadaşıyla gelen bu kişinin adının Adnan olduğunu sonradan öğrendi. Adnan Bey Bursa’da yürütülen ipek ticaretinin vergilerinden sorumlu memurdu. Üreticiden ve aracıdan topladığı koza öşrünü İstanbul’a gönderiyordu. Bağcıklı, siyah parlak pabuçları, ceketinin içine aynı renkte giydiği içliği ve her gün kolalandığı belli olan dik yakalı beyaz gömleğiyle kahvedeki diğer insanlardan hemen ayrılıyordu. Başındaki fesini hiç çıkarmıyor, fesiyle bir örnek paltosunu, sanki onun da bir şahsiyeti varmış gibi itinayla iskemleye bırakıyordu. Yanındaki arkadaşıyla genelde edebiyata dair sohbet ederlerdi. Bir iki şiir dinlemişti onlardan. Pek de güzel okuyordu kır sakallı olan. Kitaba bakmadan ezbere okuduğu kısa bir dörtlük çok hoşuna gitmişti Ali Osman’ın.

Bir tarafta bahçe, bir tarafta dere

Gel uzan sevgilim benimle yere

Suyu yakuta döndüren bu hazan

Bizi gark eyliyor düşüncelere. [2]

Onlarla aynı mahallede oturan, Asiye’den daha genç ve yüzü her zaman gülen bir kadın vardı. Ona okuduğunu hayal etti, bu şiiri duyduğunda.  

Adnan Bey’le arkadaşının kendi aralarındaki bu konuşmalara kulak verdiği bir gün, Bursa’da yeni bir ziraat okulu açıldığını duydu. “Bundan böyle devlet, o okulda ipekböcekçiliği ve tohumculuk öğrenen diplomalı kişilerden alacakmış hasadı,” dedi Adnan Bey. Yanında oturan kır sakallı arkadaşı kafasını salladı, “Daha iyi ya işte, ipek mahsulü bol olur, gümrük gelirleri yükselir, biz de koza öşrünü rahatça toplarız, bakarsın ödül olarak Fransa’ya bile gideriz,” dedi. Bunu söyledikten sonra elindeki kitaba dönerek, “İnsanlar hayvanların en iğrenç olanıdır,” diye kaldığı yerden okumaya devam etti; “Asıl mutlu açlardır, zira doyacaklar, asıl mutlu çıplaklardır zira giyinecekler, asıl mutlu zulüm görenlerdir, zira adalete kavuşacaklardır.” [3]

Ali Osman bu son okunanları dinleyemedi ve derin düşüncelere daldı. Bundan böyle devlet, diplomalı üreticiden alacaksa hasadı, o zaman tüccar da diploması olmayan kendi gibilerden, düşük paraya alacaktı ipeği. Bu durum canını sıktı.  Zaten eve giren para yeni gelen boğazları doyurmaya yetmiyordu. İşin bunca zorluğuna bir de bu kurallar eklenirse açlık belki de kapıya dayanacaktı. Para lazımdı para. Para lazımdı ama yine de çalışmak aklına gelmedi. Aklına gelse bile içinden gelmedi. Onun yerine tütün sarıp eve doğru yürüdü. Yolda giderken çocuklar sardı etrafını. Küfesiyle “Taşınacak bir şey var mı ağam?”, tepsisiyle “Simit var emmi” diyen, yaşları sekiz, dokuz civarı çocuklardı bunlar. Ayaklarındaki lastik çarıkların üstü tozlu topraklı, üstlerindeki kazaklar soluk ve yamalıydı. “Yüküm yok… Simit de istemez!” diyerek elini cebine soktu, avucuna gelen birkaç kuruşu yere savurdu. Paranın peşinde dağıldı çocuklar. Ali Osman’ın bunlarla ilgilenecek hali yoktu. Aklı kahvede konuşulanlarda, eve vardı.

Melek kapının önünde kediyle oynuyordu. “Dede” diye yanına koşsa da Ali Osman oralı olmadan, “Ananlar nerde?” diye sordu. “İçeride dede,” dedi Melek. Sesleri duyan Fatma “Hoş geldin baba!” diyerek kapıya çıktı. Cevap vermeden hışımla içeri daldı Ali Osman. Asiye’yi divanın bir köşesine oturmuş dantel örerken buldu. Öfkesi iyice arttırdı. “Kime örüyon sen bunu kadın, satmak için mi yoksa? Nerde bunun parası, nasıl alıyon bu yumakları?” diye bağırırken bir yandan da kocaman elleriyle kadını kafasından yakaladı. Yakaladığı yerden bir tutam saç, yemeniyle birlikte elinde kaldı. Fatma araya girip ne yapıyorsun demeye kalmadan “Çekil ayağımın altından, sen ne karışırsın! Zaten sizi de beslediğim yetmezmiş gibi…” diyerek tüm gücüyle onu itti. Yere düşen Fatma, onu aratmayacak bir öfkeyle Ali Osman’ın üstüne atıldı. Ali Osman beklemediği bu hamleyle önce sendeledi. Tutunacak bir yer aradı ve sobanın bacasına yapıştı. Yanan eli öfkesini iyice arttırdı. Üzerinden yere doğru ittiği Fatma’yı kendini kaybetmiş bir şekilde tekmelemeye başladı. O sırada Hayriye kerevetli odada ipekböceklerini yemliyordu. “Anne ne olur sen gitme,” diye ağlayarak eteğine yapışan kızına “Sen burada kal,” diyerek Asiye’nin çığlıklarına koştu. Fatma yerde iki büklüm olmuş, yüzünü babasının tekmelerinden korumaya çalışıyordu. Hayriye tüm gücüyle yapıştı babasının ayağına. “Baba ayağını öpeyim vurma, ne olur baba, ben bulacağım sana para!”

***

Ağustos ayının sıcak bir sabahı Bursa’da sayıları artık altmışa varmış ipek fabrikalarından birinin kapısında sıradaydı Hayriye. Elindeki mataradan biraz su içti. Önünde beş altı kadın daha vardı. Hepsi çok gençti. Bu fabrikalarda sadece kadınlar çalışıyor diye izin vermişti babası. Fabrika müdürünün odasına çıkarttılar hepsini. Hızlıca şartları saydı adam. Sabah geliş saatinden, akşam dönüş saatine, alacakları paradan, yapacakları işe kadar tek tek anlattı. Sözü bitince üstlerine giyecekleri önlükleri ve boneleri dağıttı. Bunca zaman ipekböceğini hiç görmemiş, kozadan ipin nasıl çıkarılacağını bilmezmiş gibi ürkek, indi fabrikaya. Yan yana dizilmiş onlarca dokuma tezgâhı vardı. Her birinin başındaki kadınlar kafalarını kaldırmadan önlerindeki işe bakıyordu. Başka bir kapının ardında, kocaman kazanları gördü. Altlarında havagazı borusuna benzeyen borular vardı ve kazanların içindeki kozalardan süzülen ipler tepeden geçen demir çubukların ucundaki kancalara takılıydı. Kancaların bulunduğu demir çubuklar hareket halindeydi. Her bir kazanın başında iki kadın vardı ve ellerinde delikli süzgeç benzeri tavalarla düğümleri açıp ipin kancada rahatça ilerlemesine çalışıyorlardı. Buradan çıkan iplik devam eden diğer tezgâhlarda ucunda makara bulunan kollara sarılıyordu. Hayriye bir süre şaşkınlık ve merakla izledi. Kadınların yüzleri solgun, bakışları bezgindi. Sanki ayakları üstünde zor duruyormuş ve buraya sürünerek gelmiş gibiydi hepsi. Daha iyi bir yaşam sağlayacaklarına olan inançlarıyla, sıcak yataklarından gün doğmadan yollara dökülen bu kadınlar, kim bilir hangi günün batışında fabrika yollarında kaybediyorlardı bu inançlarını. 

Hayriye’nin fabrikada çalışmaya başlamasıyla Melek’in bakımını Fatma üstlenmişti. Evdeki üretimi tek başına devam ettirmeye çalışırken bir taraftan da annesinin yokluğuyla iyice mahzun kalan Melek’i teselli ediyordu. Kendini bu eve ait görmüyor, kocasının pişmanlıkla gelip onu eve götürme umudunu içinde diri tutmaya çalışıyordu. Hayriye’yse tan yeri ağarmadan, yumurtalarından çıkan ipekböcekleri gibi, evden çıkıp akşam karanlığında eve dönüyordu. Melek olmasa babasının suratını görmediği bu çalışma düzeni onu mutlu bile edebilirdi ama kızına hasret kalışı en büyük derdiydi. Yüzü fabrikadaki diğer kadınlar kadar bezgin değildi henüz. En korktuğu şey sabah ve akşam karanlığında fabrikaya giderken yolda karşısına çıkan berduşlardı. Henüz onun başına gelmemişti ama işçi kızların bu sarhoşlarla ilgili anlattığı hikâyelerden çok korkuyordu. Akşam yatağa yattığında tüm kemiklerinin ağrıdığını hissediyor, ağrısı dinmeden yine yollara koyuluyordu. Eskiden kedi gibi ayağının dibinde yatan Melek, annesi çalışmaya başladığından beri teyzesiyle yatar olmuştu.

Günde on altı saat karşılığı, bir ay boyunca kazandığı ilk parayı babasının eline teslim etti. Ali Osman ilk defa “Sağ ol kızım!” dedi. Bu sahte sevgiyi çok iyi tanıyordu Hayriye. Maaşının içinden ayırdığı az bir miktarı da Melek’e süt alması için Fatma’ya verdi.

Nefes aldığı yegâne saatler öğle paydoslarıydı. Yakınlaştığı bir iki arkadaşıyla konuşuyor, genelde mevzu, çalışma saatlerinin çokluğu ve bunun karşılığında aldıkları ücretin azlığı oluyordu. Kadınlardan biri karpuz dilimleyip ya da şeftali soyup getirdiyse o an için efkârları dağılıyor, sohbet çocuklar ya da yeni öğrendikleri örgü modeline kayıyordu. Paydosun bitiş düdüğüyle kazanın başındaki yerini aldı. Fabrikada çalışmaya başladıktan sonra burada çalışan iki genç kadının hastalanarak öldüğünü duymuştu. Kadınları tanımıyordu ama duyduğuna göre hastalık önce baş ağrısı olarak başlamış, günden güne artan halsizliğin sonunda yatağa düşürmüştü. Fabrikanın doktoru Garbis Bey, onlara rapor yazmış ama bu raporu dikkate almayan müdür, iki kadını o halde çalışmaya mecbur tutmuştu. Kadınlar artık yataktan kalkamaz hale gelince fabrika müdürü, Garbis Bey’i kadınların evlerine gönderdi. Vicdanlı görünmek telaşıyla son anda iyilik adı altında yaptığı bu geç kalmış hareket, elbette bir işe yaramadı. Bir ay sonra vefat haberleri geldi. Fabrika sahibine olan biteni bildiren müdür “Ben görevimi yaptım efendim, yerlerine yeni işçi kızlarla da görüştüm” dedi. İşçi kadınların ölmesinin bu noktadan itibaren önemi yoktu çünkü.

Bu olaydan sonra Hayriye, yoluna çıkacak berduş ve sarhoşlardan çok hastalanmaktan korkar oldu. Her gece yatağında nefesini dinliyor, ateşi olup olmadığını kontrol ediyor, boğazına gelen gıcıktan bile verem mi oluyorum diye şüpheye düşüyordu. Fabrikada grev söylentileri başlamıştı. Bu söylentilerle birlikte fabrikatörlerin tehdit içeren konuşmaları gazetelerde yer almaya başladı. Ali Osman gittiği kahvelerde bu haberleri duyuyordu. Adnan Bey’in elindeki Hüdavendigar gazetesinde ipek fabrikası çalışanlarının bir dilekçeyle vilayete başvurduğunu öğrendiğinde ilk defa bu işin sonu ne olur diye düşündü. Elindeki salebi tepsiye bıraktı. Hayriye de hasta olur muydu acaba? Hayriye’nin yüzünü altı aydır görmemişti. Hemen eve gidip, gece gelene kadar onu beklemeyi ve “İstersen çalışma, dokuma fabrikasında başka bir iş bul kızım,” demeyi planladı ama greve gidilirse belki de maaşı artacaktı. Böyle düşünmek daha çok işine geldiğinden konuşmaktan vazgeçti. 

Ali Osman eve geldiğinde Fatma ve Asiye henüz uyumamıştı. Fatma’nın yüzünde bir rahatlama ama bir o kadar da hüzün vardı. “Hoş geldin, aç mısın?” diye sordu kocasına Asiye. Karısının ağzını güzel bir habere açtığı nadir olurdu ama bu sefer yüzündeki o tuhaf bir huzur rahatsız etti Ali Osman’ı.  “Bırak açlığı tokluğu, dilinin altında ne var, çıkar ağzındaki baklayı?” “Fatma’yı almaya geliyor kocası yarın, haber göndermişler, gözün aydın bir boğaz eksiliyor işte.” dedi. Normal zamanda olsa Ali Osman bu habere sevinirdi. Ama şimdi Fatma’nın gidişi evdeki tezgâhın kapanması demekti. “Melek ne olacak?” dedi içindeki sesi bastırmak ister gibi. “Ne olacak, Fatma’yla gelmedi ya bu çocuk. Burada kalacak, idare edeceğim işte.”

Bütün bu olanlardan habersiz içeride uyuyordu Melek. Saat gece yarısına gelirken Hayriye eve girdi. Ayaklarını sürüyerek çıkmıştı son yokuşu. Tüm vücudu üşüyordu. Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Üstündekileri zar zor çıkardı. Fatma’nın yanında yatan Melek’in saçını okşadı.

“Abla! Geldin mi?”

“Geldim ama kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Memurlar atandı fabrikaya. Çalışma koşullarımızı denetleyeceklermiş. Gelsinler de görsünler halimizi.”

“Abla koca evine dönüyorum ben” diyerek ağlamaya başladı Fatma.

Hayriye’nin yorgunluğunu bıçak gibi kesti bu söz. Masum bir melek gibi uyuyan kızına baktı. Sevinse mi üzülse mi, ne düşüneceğini bilemedi o an. “Meleğimi düşünüyorum abla, ne olacak onun bu evdeki hali. Annemin kendine hayrı yok, babamın kölesi olmuş. Sen desen yüzüne hasret kaldık fabrika işinden. Abla daha yirmi yaşındayım, bütün ömrümü bu şekilde geçireceğime döneyim kocamın yanına; belki bir çocuğum olur, unuturum yaşadıklarımı.”

Haklıydı tabii. Herkes bir gün kelebek olacağı düşüncesiyle kendi kozasını kendi örerdi. Bütün bir ömür bu evde nasıl geçerdi? Haklıydı Fatma. Sonucunu bilse de kozasını örmek en doğal hakkıydı. “Ne yapacağız Abla? Melek’im ne yapacak bensiz? Sen de evlen abla, hâlâ çok güzelsin, çok gençsin, kaç kurtul bu evden!” “Fatma sen bizi düşünme. Evine dön. İnşallah yuvanda mutlu ol. Bizim için de güzel günler gelecek elbet. Yarın greve gidiyor işçiler. Bakarsın maaşlarımız artar, şartlarımız iyileşir. O zaman ben de biraz para biriktiririm. Babamın yüzü gülerse, annem de güler. Sen bizi düşünme. Hayırlısıyla dön evine,” dedi ve uzandı yatağa. Dediklerine kendisi de inanmak istedi; Fatma’nın mutlu olacağına… Bu evde kalanlar için her şeyin yoluna gireceğine…

***

Fatma’nın koca evine dönmesiyle Melek iyiden iyiye yalnızlaşmıştı. Günün büyük çoğunluğunu mahallenin kedileriyle geçiriyor, Asiye’nin bütün yalvarmalarına rağmen yemek yemiyordu. Annesi eve geldiğinde uyanık olsa bile yanına yanaşmıyordu. Şekerli leblebi tozu ya da renkli macunlara hiç dayanamazdı. Bunu bilen Hayriye bazı akşamlar elinde bunlarla gelse de fayda etmedi. Aralarına sanki görünmez bir duvar örülmüştü. Bir iki akşam ağlarken yakaladı kızını Hayriye. Ne kadar çabalasa da kucağına gelmedi Melek. “Neden böyle yapıyorsun güzel kızım” diyerek kendi de ağlamaya başlayınca, “Teyzemi özledim ben,” dedi çocuk. Sarıldı kızına Hayriye. Kocasına da sarıldı sanki o sarılmayla. “İyi bakamadım emanetine,” dedi içinden; “yavrumuzun gözünden yaşı eksik etmedim, sana hasret kaldığı gibi bana da hasret bıraktım. Affet beni…”

Fabrikadaki kadınlardan biri, Garbis Bey’in karısına bahsetmişti Hayriye’den. Ailenin durumunu öğrenen kadın, Hayriye’yi karısından boşanmış, çoluksuz çocuksuz, İstanbul’da yaşayan, tek kusuru Hayriye’yle arasındaki yirmi beş yaş olan biriyle tanıştırmak istedi. Elli yaşını geçmiş bu adam İstanbul’da Cibali’deki tütün fabrikasının emekli mutemediydi. Denilen o ki kendi çocuğu olmadığı için Melek’e de iyi babalık edecekti. Çok da düşünmedi Hayriye. Artık anlamıştı ki içinde yaşanacak kozalar birbirinden farksızdı. Öyleyse, yavrusuyla yan yana yaşama isteği dışında düşüneceği başka bir konu yoktu. “Tamam,” dedi; “tanışacağım. Bursa’ya gelsin, babamdan istesin; kabul.” Bu kadar hızlı bir karar beklemiyordu arkadaşı. “İyi bir adammış, kendi evi varmış,” diye sözü devam ettirmek istediyse de Hayriye gerisini dinlemeye lüzum görmedi. Akşam eve vardığında aynı tezlikle annesine açtı konuyu. “İsteme faslına bile gerek yok, geldiği gün nikâhı kıysın gideceğim kızımı alıp,” dedi. Asiye önüne baktı. Daha iyi bir çare öneremezdi ki kızına. Evin yegâne gelir kapısı da artık kapanacağı için bundan sonra Ali Osman’la yaşayacağı zorlu günleri düşündü.

***

Fatma, kocası, Asiye, Ali Osman, fabrikadan bir iki işçi arkadaşı katıldı nikâha. Yeni kocası ince bedenli, uzunca boylu, sakallı, olduğundan da yaşlı görünen, ağır konuşan, ağır yürüyen biriydi. İstanbul’dan gelirken yanında ablası ve eniştesini getirmişti. İmam “İki şahit kim olacak?” dedi. Fabrikadan iki kadın arkadaşı şahidi oldu Hayriye’nin. “Mehir ne vereceksin?” diye sordu imam. “Bin beş yüz kuruş vereceğim,” dedi adam. Ali Osman sevindi. Fatma zor tuttuğu yaşlarını daha fazla saklayamadı gözlerinde. Hayriye’nin yüzündeyse hiçbir ifade yoktu. Sadece sımsıkı kızının elini tutuyordu. İstanbul’a kadar o eli bırakmadı. Bundan sonraki kozasında artık yanında sadece Melek vardı.


[2] : Ahmet Haşim, “Sonbahar”

[3] : Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Yaban”

edebiyathaber.net (12 Kasım 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r