Masthead header

Zümrüt Bıyıklıoğlu: “Çocukların harika hayal dünyalarının kaybolmadan önce belli kurallarla hikâyelere dönüşmesi en büyük isteğim.”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Söyleşi: Serkan Parlak

Genişletilmiş yeni baskısı geçtiğimiz günlerde Ayrıntı Yayınları Dinozor Çocuk dizisinden yayımlanan “Küçük Yazarın El Kitabı” hakkında yazarı Zümrüt Bıyıklıoğlu ile söyleştik.

Zümrüt Hanım, finans alanındaki kariyeriniz sonrasında yaratıcı yazarlık ve geliştirici editörlük alanına girmeniz, kendinizi geliştirme süreciniz nasıl şekillendi?

Küçük yaşta yapılan meslek seçimlerinin çok da doğru olmadığını düşünmeme yol açan bir olaydır bu. Sadece on yedi yaşında yapılmış bir tercihin tüm ömrü yönetmesi, işgal etmesi, hele ki insan sürekli değişim içindeyken, bana pek de adil gelmiyor. İnsanlar yetenekli ve istekli oldukları konularda çalışırlarsa çok daha verimli ve mutlu olurlar kanaatindeyim. On altı yıl önce bu düşünceyle istifa ettim ve yazmaya, kurgusal yazım konusunda okumaya başladım. Bir süre sonra büyük bir tutku ve aşkla bunu yaptığımı fark ettim. Zaman ilerledikçe hobim işim haline geldi ve şu anda bir ajansın sahibiyim. Kurumsal hayatta ekonomist olarak geçirdiğim on yıl ise bana müthiş bir disiplin ve iş bilgisi kattı. Bu sayede güvenilir, titiz, üretken bir editörüm. Sektörde belirli bir saygınlığımız ve ünümüz var. Hiçbir zaman oldum demiyorum, ölene kadar öğrenciyim, eğitimim devam ediyor. Halen başka editör ve yazarların atölyelerine katılarak gelişmeleri takip ediyorum.  Yazı benim işim ya da hobimin çok ötesinde, bir yaşam şekli. Tatile gittiğimde bile her gün en az dört saat işime vakit ayırırım, bunun içinde okumaya ayırdığım saatler yok.

Son kitabınızdan hareketle dilerseniz çocukluğunuza ve gençliğinize gidelim, okuma ve yazma sevdanızın kökenlerine bakalım.

Okumayı söktüğüm andan itibaren yazmaya da başladım ben. Günlük tuttum, mektup ve öyküler yazdım, üniversitede düzenli yazılar çıkardım. Çalışmaya başladığımda yazmaya devam ediyordum. Okumaya ise hiç ara vermedim. Sanırım insan sevdiği ve yapmaktan haz duyduğu şeyleri farkına bile varmadan hayatına sokuyor ve hiç ayrılmıyor. Yazmak ve okumak, tıpkı bilmece çözmek ya da puzzle yapmak gibi bir eğlenceydi benim için. Hiç hayatımdan eksik olmadı.

Yeniden kitabınıza gelirsek, “Küçük Yazarın El Kitabı”  ismi ve kapak tasarımı nasıl ortaya çıktı?

Bu kitap ilk kez 2015 yılında piyasaya çıktı. O dönemler ilköğretim okullarında yaratıcı yazarlık dersleri veriyordum ve bir müfredatım yoktu. Oturup kendim yapmaya karar verdim. Yurtdışında yapılan creative writting derslerinin konularını inceledim, Türkçeye hem çevirdim hem de örnekleri Türk edebiyatına uyarladım. Sonrasında filmlerle destekledim konuları. Çünkü ilkokul çocuklarına ulaşmanın en güvenilir yolu filmler. Bu filmlerle eğittiğim çocukları kitaplara yönlendirip aynı keyfi almalarını sağlamaya çalıştım. İşte kitap bu şekilde ortaya çıktı, çocuklara kurgu yazmayı öğretmek amacıyla. Çünkü çocukların harika hayal dünyalarının kaybolmadan önce belli kurallarla hikâyelere dönüşmesi en büyük isteğim. Küçükken buna alışan çocuklar büyüdüklerinde de bu sevdadan kopmayacaklardır.

Editörüm Nihal Ünver kitabıma çok inandı, destek verdi, birlikte çalıştık. Kapakta özellikle unisex bir renk olan turkuvaz kullanıldı. Kapaktaki çocuk da androjen. Bunu konuda çok hassasız. Cinsiyet ayrımı yapmayan bir kitap olsun istedik. Kadın yazar, kadın doktor gibi tanımlamaların kalkmasından yanayız.

Çocuklarla yürüttüğünüz dersler kitabınızın ortaya çıkış ve güncellenmesine nasıl bir katkı sundu?

Çocukların öğrenme süreçlerini yakından takip edebildim, ilgilerini neyin çekeceğini öğrendim. Çocuklarla ders yapmak zordur. Dikkatlerini çekebilmek için her on dakikada bir şapkadan tavşan çıkarmak zorundasınız. Yoksa sınıf dağılır gider, kendi aralarında konuşmalar başlar ve düzeni sağlamak adına öğretmen sesini yükseltmek zorunda kalır. Buna girdiğiniz anda öğrenciyi kaybedersiniz. Kendisine tepeden bakan birini sevmez çünkü. O yüzden de eğlenmelerini sağlamak ve bu süreçte verebildiğiniz her bilgiyi vermek zorundasınız. Kitabımda da bunu yapmaya çalıştım. Bir konu anlattımsa hemen bir örnek, ardından da alıştırma koydum. Renkli resimlerle süslettim, bildikleri filmlerden bahsettim. Kitapta kendilerinden bir şeyler bulmalarını sağlamaya çalıştım. Ne kadar başardığım çocukların takdirindedir. Ancak kitabımı okutan okullara imzaya gittiğimde sadece çocuklar değil öğretmenleri de memnuniyetlerini hep paylaştılar. Hatta bir keresinde çocuklardan biri Türkçe öğretmenine, “Öğretmenim bu ders kitabı olmaz çünkü çok zevkli, renkli ve eğlenceli” demiş. İşte gurur duyduğum bir iltifat.

Peki kitabın içeriğini nasıl kurguladınız? Kastettiğim bölüm başlıkları özellikle… 

Türkçe derslerine paralel olarak gitmek istedim. Çocukların, dil bilgisiyle yazının arasındaki ilişkiyi yakınen kurmalarını, orada anlatılan konuları derslerimde pratiğe çevirmeleri için konu başlıklarını özellikle seçtim. 5N1K bütün yazıların genel kuralıdır. Bu kuralı öykünün öğelerine indirgedim. Böylece Türkçede bir ders olarak görülen 5N1K, kitabımda kurmaca yazının kurallarına dönüştü. Çocuklar yazdıkları öykülerde bu kuralı sürekli hayata geçirdiler. Bu da zaten istediğim bir şeydi; anadillerine hâkim olan, yazabilen, anlatabilen çocuklar yetiştirebilmek…

Konuştuğumuz bu öğretici içeriği sorular, alıştırmalar, roman, masal ve film örnekleriyle zenginleştirme yoluna gitmişsiniz.

Amacım çocukları kitabın içine dahil etmekti. “Hey, ben bu filmi biliyorum” diyerek okumalarını sağlamaktı. O yaş çocukları bildikleri şeylerden keyif duyar. Aynı filmi defalarca kere seyrederler, aynı kitabı okurlar. Ben de bunu kullandım. Defalarca izledikleri filmleri örnek verdim bilmedikleri bir kitap yerine. Bu sayede çocuklar daha rahat anladılar. Derslerimde de bahsettiğim filmlerden parçalar seyrettirip çocukları tartışmaya davet ederim. Bildikleri bir konu olduğu için çekinmeden konuşurlar. Filmler üzerinden kuralları öğretip bunu kitaplarda bulmalarını isterim ve bunu çok da güzel yaparlar. Farkındaysanız anlatımlar filmler üzerinden, örnekler öyküler üzerinden, alıştırmalar da ünlü kitaplardan. Bunu özellikle yaptık. Çocukları basamak basamak kitaplara yaklaştırmak, film ya da roman demeden, peşinden koştuğumuz şeyin iyi bir öykü olduğunu anlatmak…

Dil ve anlatıma da yoğun emek vermişsiniz belli ki…

Anlatılmamış hikâye yoktur. Her konu mutlaka yazılmıştır. Romanları birbirinden ayıran konular değil üsluptur. Yani yazar farkı. O yüzden de anlatımın güçlendirilmesi şarttır. Küçük yaşta bunun önemini anlayan çocuk çok daha dikkatli olacaktır büyüdüğünde. Üstelik okurken sadece hikâyeye kapılmamayı, o hikâyenin nasıl anlatıldığını da incelemeyi öğrenmiş olacaktır. Bu konuyu kitabımda ayrıca işleme sebebim, yazarı iyi bir yazar yapan şeyin hikâyeden çok hikâyeyi nasıl anlattığı gerçeğini vurgulamaktır.

Yaratıcı yazarlık kitabınız bence lise de dahil bütün öğrenciler için çok işlevsel bir takım çantası sunuyor. Kuralları öğrenmeleri ve daha sonra özgürce dönüştürmeleri mümkün, belki de önümüzdeki yıllarda çocuk ve genç yazarların bu sayede daha nitelikli kurmaca metinlerini okuyabileceğiz. Sizin beklentileriniz nedir?

Tabii ki bütün beklentim bu. Başka ne amacım olabilir ki? Yazabilen, okuyabilen, okuduğunu anlayan ve anlatabilen çocuklardan başka bir hayalim yok. Herkesin hayatında bir hobisi olmalı bence. Neden yazmak ve okumak olmasın? Sanatın her türlüsü; hem günlük hayatın stresiyle savaşmak hem toplumun sorunlarına eleştirel bir bakış getirebilmek hem de hayata sizi bağlayan, yaşam enerjinizi veren bir bağ oluşturmak için gereklidir. Resim, müzik ve edebiyat dallarından birini mutlaka hayat çantasının içine atmalı bir çocuk. Onu yol arkadaşı, bir rehber, bir kılavuz ve bir doktor olarak görmeli. Bugün ruhsal rahatsızlıklarda tedavi yöntemi olarak kullanılıyorsa sanat, mutlaka bir nedeni var. Biz küçük yaşta çocuğa bir can simidi veriyoruz, ya da bir imdat freni, acil durumlarda kullansın diye. Bugün emekli olan arkadaşlarım hep aynı şeyden yakınıyor, şimdi biz ne yapacağız? Kendilerini sadece meslekleriyle var etmişler. Şayet bir sanat dalı onların çantasında olsaydı emeklilik bir cennet haline gelirdi. Ne yazık ki ülkemizde durum bu değil.

Genelde bir gününüz nasıl geçer Zümrüt Hanım?

Benim günüm biraz geç başlar. Saat on bir gibi ancak çalışmaya oturabilirim. Yazın biraz daha erken. Hiç ara vermeden akşam yediye kadar çalışırım. Daha çok editörlük işlerimi yapar, yazılarımı yazarım. Eşim ve oğlumla vakit geçirmek için ara verir, on buçuk gibi yeniden çalışmaya dönerim. Sadece okuma yaptığım saatlerdir bunlar. Çünkü okumanın ardından uyuduğunuzda unutmaz, bilgi kaybı yaşamazsınız. Saat iki gibi yatarım. Okumanın ardından başka hiçbir şey ile ilgilenmeden uyurum. Bu da benim hafızamı güçlendirir.

Okuyucular için masanızda neler var?

Önümüzdeki aylarda yine üzerinde çalıştığımız ve editörlüğünü yaptığımız kitaplar raflara çıkacak. Çok iddialı iki kitap geliyor mesela. Zaten neredeyse her ay ajansımız bir kitap sunuyor okura. Genellikle de ilk kitabını yazan yazarlar. İlk kitabın basımı çok zordur, bunu yazarlar iyi bilir. O yüzden bence çok başarılı bir ajansız. Her yazarımızın kitabı basılıyor.

Kışa doğru da artık kendi romanımı baskıya vereceğim. 2020 yılında yazmış olduğum üç kitap raflarda yerini alacak. Biri yine yazmak üzerine olacak, öteki ikisi ise roman. Umarım okurlarım beğenir.

edebiyathaber.net (21 Haziran 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z