Masthead header

Yavuz Ekinci’nin romanı vesilesiyle zorunlu birkaç söz | Irmak Zileli

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Bazı yazıları yazarken insan kendini bıçak sırtında hissediyor. Özel bir dikkat isteyen yazılar bunlar. Bu dikkatin en tehlikeli yanı ise kalemini eğip bükmeye, sözü dolandırmaya, sert ve kırıcı olmayayım derken insanı derdini anlatamamaya da götürebilmesi. Sanıyorum böyle bir anda en iyi yöntem insanın bu tür kaygıları bir yana bırakıp, kendi kendine konuşur gibi yazması.

Gördüğünüz bir yanlışı, tuhaf bir gidişatı seyre dalmak, arkadaş sohbetlerinde kimi düşünceleri dile getirip, kamuya açık alanda başını öteki tarafa çevirmek insanı huzursuz ediyor. Aslında bugünler için fazlaca huzurlu olduğumuzu düşündüğümden, bir parça tat kaçırmaktan zarar çıkmayacağına inandığımı da belirtmeliyim. Somut olarak üzerine konuşacağımız bir roman ve onun yazarı olsa da, nicedir düşündüğüm, tartıştığım ve aslında beni epeyce rahatsız eden meseleleri dile getirmek için bir çıkış noktasıdır bu roman.

Yavuz Ekinci‘nin yeni romanı “Cennetin Kayıp Toprakları” edebi ölçütler içinde kalarak tartışabileceğimiz bir metin değil. Kötü dil, kötü edebiyat gibi görünen meseleler de o çerçeveyi aşıyor. Yazar “içeriğe” sorunlu bir ahlaki bakışla yaklaştığı için “biçim” de problemli oluyor. Kaynağı ahlaki olan biçimsel zaafları edebiyat içinde kalarak tartışmak hem mümkün değil, hem de anlamsız.

Ekinci, romanın odağına hayatta kalabilmek için adını ve dinini değiştirerek bir Kürt’le evlenmek zorunda kalan Ermeni kadının hikâyesini yerleştirmiş. En basit ifadeyle metnin içeriğinin “Kürtlerin ve Ermenilerin acıları” olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse bu, bireysel bir acı hikâyesi değil. Tek bir kişiye ait olmadığı gibi, yazarın kendisine de ait olmayan, “vekaleten” hatırladığı ve dolayısıyla da “aktardığı” bir acı. Böyle olunca, artık bir toplumun travması haline gelmiş o acıyı hangi “biçimde” aktarma hakkına sahip olduğu sorusuna yanıt aramamız gerekiyor. Bu soru hepimizi ilgilendiriyor.

Oysa, yazarın bu soruyu kendisine bir kerecik bile sormadığı metinde apaçık görülüyor. Sormuş olsa, elimizde gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden, reality showlardan farklı bir dile sahip, hatta o dille arasına kalın duvar örmüş bir roman tutuyor olurduk. Yavuz Ekinci tam da sözünü ettiğimiz örneklerin mantığı içinde kalarak acıları bir malzemeye dönüştürüyor, dilediği gibi işliyor, bu işleme sırasında ne edebi, ne de ahlaki tutumda bir özen gösteriyor. Üstelik, Ekinci‘nin işleminden geçen acı bizi uyandırmak yerine körleştiriyor. Yazar, kana ve gözyaşına bulanmış metninde acıyı kanıksatıyor. Hatta kanıksatmanın bir adım ötesine geçip bizi acının çok uzağına fırlatıyor. Yaşananlar yapay ve uydurma gelmeye başlıyor. Bunda kuşkusuz Ekinci’nin fazlasıyla klişelere bulanmış dilinin; kötü yapılan, yerli yersiz benzetmelerinin de rolü var: “Gözüne toz kaçmış gibi gözyaşlarına boğulunan”, “ruhların soğuk bir tabut gibi duran bedene yattığı ve cehennem acıları içinde kıvrandığı”, “kurumuş yara kabuklarının çatlaklarından sızan kan gibi, içinde biriken kekremsi ve acı anıların dışarı taştığı”, “Kirpiklerinde bir çiy tanesi gibi büyüyen yaşların toplanıp yanaklarına düşüp aşağı kaydığı”, “umutsuz bir dehşetle kavrulan yüreklerin sesinin duyulamadığı” bir metin “Cennetin Kayıp Toprakları”. Evet, sahiden de o sesin duyulamadığı bir metin…

Yavuz Ekinci vekaleten aktardığı acıyı yaşayanlara ve tabii ki okura karşı sorumsuzca davranıyor. Yas tutmanın ağırlığını hiç taşımamış biri bile olsa, bir edebiyatçıdan yas ile yazı ilişkisi üzerine düşünmesini, okumasını, bu konuda yürütülmüş tartışmalara biraz olsun vakıf olmasını bekliyor insan. Bu literatüre girecek bir roman kaleme almaya kalkıştığı için böyle bir beklenti doğal karşılanmalı. Acının anlatılabilirliği ya da anlatılamazlığı üzerine yazılmış onca kitap ve makaleden birkaçını okusa herhalde bu konuda biraz daha düşünerek kalem oynatırdı Ekinci. Bu romanda tasarruf bir yana, “söz” alabildiğine hoyrat kullanılıyor. Bu da insanı ister istemez acıdan nemalanan bir edebiyatın varlığı üzerine düşünmeye zorluyor. (Ne yalan söyleyeyim, ben de şu anda “acı” sözcüğünü mecburen de olsa bu kadar sık kullandığım bu yazıda kendimden rahatsız oluyorum.)

Toplumsal acılar ile edebiyat arasındaki bu “karşılıksız” yarar ilişkisi Yavuz Ekinci‘yle ya da “Cennetin Kayıp Toprakları”yla başlamadı kuşkusuz. Günümüz edebiyat piyasasında bu hikâyeler yazarlar için iyi birer “konu” halini aldı. Diyeceksiniz ki, yaşanan bu acılar anlatılmasın mı? Elbette anlatılsın, anlatılmalıdır da. Ama nasıl anlatılacağı gibi son derece kritik bir soru var önümüzde. Bu soruya vereceğimiz yanıt ise, “neden anlatmak istiyoruz” sorusuyla biçimlenecek aslında. Sahiden acıyla baş etmek için mi, ya da baş edemediğimiz için mi? Yoksa iyi haber yakalamış kötü gazetecinin güdüleriyle mi yaklaşacağız acıya? Bu sorulara verilen yanıtlar, ne ilginçtir ki metnin biçimini de belirliyor. Dolayısıyla biçim de o sorulara verdiğimiz gizli ya da açık yanıtlarımızı ele veriyor. O yüzden artık ülkemiz edebiyatında varlığını bunca ağırlıkla hissettiren bu türden romanları ve bu konudaki yaklaşımı ahlaki ölçütler etrafında da tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu romanda insan yok; Türk, Kürt, Ermeni var

İyi bir haber yakalamış gazeteci bir süre sonra haberin öznelerine insan gözüyle bakamaz olur. Onları zorbalar ya da mağdurlar diye sınıflandırabilir sözgelimi. Ne yazık ki, Yavuz Ekinci de roman karakterlerine bu gazetecilerin tavrı ve refleksiyle yaklaşmış. Oysa hayatta hiç kimse saf zorba ya da saf mağdur değil. İnsan denilen varlık, içinde iyi ile kötünün karşıtlığını taşıyor. İyi dediğimiz, bir anda kötüye dönüşebilir; kötü sandığımız bir gün iyi olarak karşımıza çıkabilir. Özetle, çelişki yoksa insan da yok.

Ama Yavuz Ekinci‘nin romanında kimsenin çelişkisi yok. Mazlumlar var ve onlara zulmedenler. Zulmedenler baştan aşağı kötü. İnsanlar ezilenden ezene doğru yapılmış bir skalaya yerleştirilmiş sanki. En çok ezilenler, dolayısıyla en iyiler Ermeni. Onların ezilmesinde payı olan ama sonradan ezilecek oldukları için “iyi” sayılanlar Kürt. Bu iki halktan birini dün, ötekini bugün ezen ve dolayısıyla kötü olanlar Türk. Mahkûm edilen eylem değil. Eylemi yapanlar. Eylemi yapanlar da insandan çok belli bir milli temsiliyete göre romana yerleştirilmiş tipler. Romanda insan yok, Türk, Kürt, Ermeni var. İyilikleri de, kötülükleri de bu kimliklerine bağlı. Hatice’nin cenazesini vasiyet ettiği topraklara gömmek için yola çıkan Mirza ile Rüstem’in yolunu kesen Türk askerlerin ağzından salyalar aktığı sahne bunun doruk noktası. Yazar Zaven Biberyan‘ın “Yalnızlar” romanında dikkat çeken insan, burada kayıplara karışmış. O yüzden, Ekinci‘yi okuyunca, romanında Ermeni genci öldüresiye döven Türk genci anlamaya çabalayan Biberyan‘ı hatırlamam boşuna değil. Biberyan’ın farkı “neden” sorusunu sormasıydı. Neden o genç Ermeni gence saldırdı? Burada aranan siyasi bir yanıt değil kuşkusuz. Siyasetten bağımsız olarak, yazar bireyin içsel nedenlerini sorguluyordu. Ekinci’nin romanında ise böyle bir soru yok. Neden o askerin ağzından salyalar akıyordu, neden öğretmen İstiklal Marşı’nı söyleyemeyen çocukları acımasızca dövüyordu? Bu kişilerin yaptıklarını onaylamamız için değil bu sorular. Ama gaye insanı anlamak, bireyi çözümlemek olsa, neden sorusu peşinen orada bulunacaktı zaten…

Benim şimdi baş başa kaldığım “neden” sorusu ise tümüyle günümüze ait. Neden ülkenin önemli sayılabilecek gazeteleri, dergileri, televizyonları genç bir yazarı eleştirmek ve uyarmak yerine, yanlışta ısrar etmesini sağlayacak bir yaklaşımla övgüyle karşılar yazdıklarını? Sağduyu eksikliği mi, piyasa ilişkilerinin gereği mi, umursamazlık mı, yoksa acıların ardından tuttuğumuz yas mı gerçek değil?

Irmak Zileli – edebiyathaber.net (19 Eylül 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Tayfun Topraktepe - 19/09/2012 - 16:13

    Yavuz Ekinci’nin öyküleri iyi miydi ki, romanı iyi olsun?
    Cümle tekrarları, sözcük tekrarları, birbirine benzeyen hikayeler… Onlarca iyi öykücü varken, Ekinci’nin bu kadar parlatılmasını anlayamıyordum, hâlâ da anlayabilmiş değilim. En azından Irmak Zileli, “Kral Çıplak” deme cesaretini gösterdi.

    Bu romanını henüz okumadım ama, yukarıda bahsedildiği kadarıyla Ayhan Geçgin’in “Son Adım” romanındaki kurguyu çağrıştırdı bana.cevaplakapat

  • Erte Oyar - 19/09/2012 - 16:18

    Bu kadar kötü yazılmış,edebiyatı olduğu kadar bu önemli konuyu da hafife alan bir kitap neden önemsenir anlamadım.Bu nedenle Zi-leli’yi eleştiriyorum.cevaplakapat

  • Erte Oyar - 19/09/2012 - 16:24

    Yanlışlıkla Zi-leli yazdığım için, Ümit Zileli’den özür diliyorum.Saygılarımla.cevaplakapat

  • Mehmet Deniz - 19/09/2012 - 20:25

    Daha vahim hatalar var kitapta: “Hastanede çalışan doktorlar” diyore romanın bir yerinde.cevaplakapat

  • ali bedirxan - 28/01/2015 - 22:35

    Irmak zileli dogu perincekci sosyal fasist bir yazar. Onun sosyal soven kemalist irkci miliyetci kafa yapisi bi kurd yazarini anlamaz…cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z