Masthead header

Yaşasın video öykü! (5-uygulama)

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Videoöykü uygulamamızda yayınlanmak üzere “beş” kısa öykü seçtik. Öyküsüyle katkıda bulunan herkese teşekkür ediyoruz.

İÇ KAPALI
Nur Çalışkan

usul usul inandım güzelliğin hatırına yağan
yağmurun üstümüzde hakkı vardır, inandım
uzak bir mavi kızın gözlerindeki bulut
burada içimize yağacaktır, inandım, mavi
bir yağmurluğun da olsa şiirden ıslanırdın!
Haydar Ergülen-Mavi.

görmediğine inanmak kolay

Önceden de hissederdim. Bilirdim, sezerdim. Bir keresinde en yakın arkadaşım gelip anlattı ağlayarak. Bir kadınla görmüş Erkan’ı. İnandım. Tabi arkadaşıma renk vermedim. Yanlış görmüşsündür, benzetmişsindir dedim. Erkan’a da bir şey belli etmedim. Söylesem, ima etsem üste çıkardı kesin. Amigo ne de olsa.
Ama şimdi durum farklı.

Bazen üstü kapalı konuşurduk. Cinsel özgürlük, çok eşlilik, kıskançlık gibi şeyler. Üniversite yıllarında feminist bir grupla takılmıştım, fanzin filan çıkarttık birkaç sayı: Mor İsyan. Gençlik işte. O zamanlardan aklımda kalan birkaç lafla gözünü korkuturdum Erkan’ın. Bizde öyle şeyler olmaz, diye dellenirdi. Onda öyle şeyler olurdu, bizde olmazdı.

Geçenlerde ben söyledim. Git dedim. Boşan benden. Git, hayatını yaşa. Hasta karısına bakan mutsuz koca öyküsü. Ne sıkıcı, ne klişe. Klişe olmayalım dedim. Bırak beni. Zarıl zarıl ağladı. Gidemez biliyorum. Tıptaki değil ama halk arasındaki adıyla: ne derler sendromu. Bari, dedim git başka kadınlar…cümlemi tamamlatmadı. Ama rahatladığını fark ettim. Bana bir zamanlar okuduğu tek şiiri okudum ona: Üstünde yağmurdan başka…

gördüğüne inanmamak zor

Gençler’in kupa maçındaydım. Kapalının iç taraflarında. Gençler uğruna ölmeye hazırdık, ah bir de şampiyon olsaydık. Bu ihtimal Hamide’nin iyileşme olasılığı kadardı. Aslında duruma alışıyorduk. Neyse ki çocuğumuz yok. Hamide evden ayrılamıyor. Geçenlerde bana söylediği şeyden sonra çok düşündüm. Birkaç numara buldum internetten. Kendi evinde çalışan kadınlar. Ertesi gün için randevulaştık.

Kurtuluş’un arka sokakları. Köhne bir apartman. Daha önce de başka kadınlarla oldum ama parayla seks. İlk defa. Hamide’nin görüntüsü gitmiyor gözümden. Yine de gittim. Saçma sapandı, yarım saat içinde çıktım. Ozan aradı, Hamide fenalaşmış. Eve gittiğimde her yer ıslaktı. Banyo edeyim derken su basmış her tarafı. Sanki mavi değil de kara-kırmızı bir şey yağıyordu. Gök delinmişti de kusuyordu sanki. Mavi, sarı olmuştu. Başka yerlerin yağmuru gelip içimize oturmuştu.

Razı olduk.

 

DAMLALAR
Büşra Bölükbaşı

Uyuduğumu sanıyorsun; dinlendiğimi, belki iyi olmaya çalıştığımı. Her şeyin kötüye gittiğini ikimiz de biliyoruz oysa birbirimize söylemiyoruz yalnız. Göz kapaklarım, açılan perdeye inat günü örtüyor. Kendimi yemenin eşiğinde, kendimden geçiyorum. Bulutlar, yağmuru getiriyor. Toprağa değil suya gömülmek istiyorum.

Kayboluşumuzun izini sürerken fotoğrafların sahteliği yüzüme vuruyor. Omzuma dokunuyorsun, ürperiyorum; elinin sıcaklığına ölümün soğukluğu geçmiş. Gülüşünle ısınıp elindeki ıhlamurun kokusunda seni arıyorum.

Damlalar düşüyor.

Beni beklediğini biliyorum, ayak seslerimi takip ettiğini. İçim sıkılıyor. Aynada kendimi arıyorum, biliyorum, sen de kendini arıyorsun. Yüzündeki kırışıkların ötesinde bir yalnızlığın var.

Yola birlikte çıkıyoruz. Daha fazlasını hissedemeyip acının ötesinde hayat bulmaya benziyor. Seni seviyorum. Ellerim, gözlerim, nefesim seni seviyor. Sıcaklığını, kokunu, sana dokunduğumda kapanan gözlerini seviyorum. Gidiyorsun. Arkana bakmamaya çalışarak gidiyorsun. Baktığın ben değilim, dokunduğun…

Işıltılı kırmızıları, göz alıcı saç ve makyajları geçip sana benzeyen bir bedenin karşısında duruyorum… Ağlıyorsun, duyuyorum, yutkunup kendine sarılıyorsun. Kaskatı oluyor bedenim. Soyunmak istemez gibi soyunuyor, sana koşmak için giyiniyorum.
Sabahki gücüm yok. Hafifleyeceğim yerde ağırlaşıyorum tükendikçe. Demek, tükenmişliğin tükenmek bilmeyişi diye bir şey varmış. Göğe bakıyorum, hiç kuş yok. Bulutlar kaplamış her yanı. Yağmur, bir yağsa tenin yine sen kokacak sanki.

Damlalar düşüyor.

Hiç durmadan damlalar düşüyor.

Islanıyoruz kendimizden geçmişliğimizle. Bardağı taşıran son noktada kendi içimizden taşıyor, anıların ve anların kurumuşluğunu yok etmeye çalışıyoruz. Bize ait olan yüzüyor tüm hafifliğiyle. Her şey su yüzünde. İki fincan olup yağmurla doluyoruz. Hemen yanımızda, dipdiri duran hayat… Soluyoruz.

 

BULUTSUZ ADAM
Aslıhan Dönmez

Sabahın ilk sigarasını yakıyordu iki elini kullanarak. Ellerinde birer yüzük, tırnakları uzamıştı. Günler kısalıyordu, akşama duyduğu hasret artıyordu. Karanlık basıncaya kadar gökyüzüne bakmazdı. Bulutlar sanki oradan oraya hüzün postacılığı yapıyordu. Gözlüğünü arandı, uzun da sürmedi bulması. Temkinliydi, çünkü onu nereye koyduğunu unutunca soracak birini bulamıyordu yanında. Bir şeylerle meşgul olup zamanın aktığına inandırdı kendini. Saat ve takvimi ise çoktan çıkarmıştı hayatından. Baktı, kapıların buzlu camlarına baktı. Ardını göremediği için onun orada olduğunu umabilirdi. Zaten başka bir şey de gelmedi elinden. Oysa çayını yine sevdiği kadın demliyordu, çiçeklerin suyunu vermeyi de aynı kadın unutuyordu. Bunları iliklerine kadar bildiği için tedirgindi. Ayakkabılarını giyerken tedirgindi.

Köşe başını dönerken gözlerini kısarak bir nefes çekti bilmem kaçıncı sigarasından. Ne zaman sokağa çıksa bir kadında onun gözlerini, ötekinde onun saçlarını, bir başkasında onun kaş çatmasını görebiliyordu. Hangisiyle sevişirse sevişsin, gözlerini kapattığında yine onu bulacaktı. Tüm otobüs duraklarına sinmişti onun kokusu. Fakat bakamıyordu işte gökyüzüne. Bulutlarda onun kırgınlığını, küskünlüğünü, masumluğunu görmeye dayanamazdı. Kaldırımları kullanmıyordu, neye başkaldırdığını bilmeden. Geçti sokakları bir bir, kimin ayağı olursa olsun, onun izini bırakıyordu hepsi.

Kendine rağmen kendinden kaçarak yine döndü evine. Anahtarı deliğine sokarken hiçbir şey hissetmiyordu. Zili çalmamayı uzun süre önce kabullenmişti. Duygulanacak bir şey aradı, onu da bulamadı. Eşikten geçerken fark etti bu evi yabancıladığını. O kadın olmadan hiçbir şeye aşina olamazdı, kendine bile. Gökyüzü artık mavi değildi. Ne zaman balkona çıksa hep kirpikleri üşüdü. Anlam veremedi, aynı ‘ölümü ölseler’ olmaz mıydı?

 

BAŞKA BİR GÜN
Nur Kalyoncuoğlu

Bana doğru düzgün bakmamıştı bile, kapıma yöneldi. İndim ‘sahne’mden. Odaya girdik. Başı önünde duruyordu. Benden tarafa bakmıyordu hala. Çekingenlik miydi bu? Hayır, tereddüt vardı. Her an gidecek gibi oluşundan duyduğum rahatlık ve rahatsızlık. Engel olmak işimdi. Üstümü çıkarmaya başladım. Fark edince eli montuna yöneldi. Bana döndü. Gözlerini yavaşça kaldırarak yüzüme baktı. ‘Karım’ dedi durdu, gözlerini indirdi. Duymaktan en nefret ettiğim kelimeydi bu, çoğu bu şekilde hitap ederdi. ‘Arabada bekliyor şu an.’ Tüylerim ürperdi. ‘O.. ölmek üzere.’ Sadece ona bakıyordum. Yatağın ucuna oturdu. ‘Bana, beni düşün, dedi. Benimle gibi. Eski günlerdeki gibi.’ Hareketsiz öylece duruyordum. ‘O… ölmek üzere.’ Başı düştü önüne, ağlamaya başladı. Yanına oturdum. Elini tuttum. Bana döndü. Sarıldık. Ağladı. Yalnızca ağladı. Tüm yüreğiyle ağladı. Hıçkırıklar eşliğinde, boğulurcasına. Bir çocuğun bile beceremeyeceği şekilde. Omzumda, yerde, sıktığı yumrukları gözleri üzerinde. Bir yarım saat geçti belki. Kalktı. Teşekkür etti, parayı bıraktı ve gitti. Derin bir nefes verdim, kalbim hızla atıyordu. O kadın olmak istedim. Şu hayatta birkaç dakikalığına bile olsa, ölmek üzere olan o kadın olabilmek…

 

YAĞMUR

Armağan Işık

Uyandığında ılık sonbahar gününün güzelliğini görebilecek hâlde değildi. Uzun zamandır bağlı olduğu bu oksijen tüpünün sesine bir türlü alışamamış, gece boyu sürekli sıçrayarak uyanmıştı. Daha fazla bu uyumaya çalışma işkencesine dayanamadı ve kalkıp cama doğru yürüdü. ‘’Sanki güneş son iki yıldır hiç parlamıyor.’’ diye mırıldandı belli belirsiz. Vücudundaki inanılmaz acıyla savaşarak, zorlukla salona yürüdü. Adam oradaydı. İki yıldır güneşle anlaşmalı olan, eskiden çok yakından tanıdığı ama son yıllarda yabancısı olduğu o adam. Onu fark etmemişti. Kendisi bile yaşadığını hissetmezken kızamazdı ki ona.

Her zamanki gibi bir gün olacağı belliydi günün başlangıcından. Derin sessizlikler arasında, ölüme yaklaştığı bir gün daha. Her şey gitgide aynılaşıyordu. Aynı olaylar, aynı suskunluklar, aynı kırgınlıklar… Eskiden böyle miydi? Günler daha heyecanlı başlar, soluksuz sevişmelerle sona ererdi. Neden bu hâle gelmişti, neden bu hâle gelmişlerdi? Eskiden onu aşk dolu sözlerle uyandıran adam suratına bile bakmaz olmuştu. Onu suçlamalı mıydı? Bu düşünceleri aklından kovmaya çalışır gibi elini iki yana yavaşça salladı. İki haftadır okumaya çalıştığı ama bir türlü başaramadığı kitabını aldı ve yatağına uzandı. Bu deneme de başarısızdı, kafasındaki sesler kitapta anlatılanlardan daha ağır basıyordu.

Gözü komidinin üzerinde duran küçük aynaya ilişti. Aynayı eline aldı ve kendine baktı, hiç olmak istemediği kendine. Önceden de böyle buğulu mu bakıyordu gözleri? Yüzündeki bu renk daha ne kadar sararacaktı? Bu hortum daha ne kadar acıtacaktı ruhunu? Belki de adam haklıydı. Kim isterdi ki yavaş bir ölümü görmeyi? Bilse ki kadın ne kadar çok isterdi ilk öpüştükleri günkü yağmurda boğularak can vermeyi.

edebiyathaber.net (23 Eylül 2012)

 

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z