Masthead header

Üç İstanbul: Bir Dönüşüm Romanı | Emel Bayrak

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

1938 tarihli Üç İstanbul romanı edebi bir tür olarak roman kavramını Türk romanı adına karşılayan ilk yapıtlardan biri. Bugün, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş bir dönemin politik, sosyal ve toplumsal gelişmelerini, geçen yüz yıla rağmen benzerliğini koruyan, para, güç ve iktidar ilişkilerinin  sahnelendiği olay ve mekan kurgusuyla anlatan bir dönem romanı. Roman karakterlerine ait düşünce yapılarının ve ilişkilerin ayrıntılı tasviri, psikolojik çözümlemeler, aynı zamanda romana sosyal ve psikolojik bir roman olma özelliği katıyor. Ait olunan sınıf, geçirilmiş çocukluk ve varoluşun insan davranışı üzerindeki üstesinden gelinmesi güç etkisi, romanın sonunda akılda kalan gerçekliklerden biri.

Hukuk doktorasını yeni bitirmiş, aynaya baktığında ‘’vatanın ıstırabını yazan bir sanat adamı’’ gören Adnan, ‘Yıkılan Vatan’ adını verdiği tarihi romanını yazmaya çalışmaktadır. ‘’Hastalığın, açlığın ve vatan toprağının hududunun olmadığı ‘’ Doksan Üç Harbi’ni yazdığı sırada Üç İstanbul başlar ve romanın sonuna dek, otuz beş yıl boyunca Yıkılan Vatan’ı tamamlamaya çalışır. Romanın sonlarına geldiğindeyse sanatı bir kayaya, kendini Sysifos’a benzetir. Zaman zaman yazarın roman kahramanına, roman kahramanının yazara dönüştüğü anlatıda Adnan’ın başkalaşan, dönüşen yaşamının üç İstanbul’u anlatılır. Yıllar içinde değişen sadece Adnan’ın yaşamı değildir.

Adnan bir muhacir çocuğudur ve bu ezilmişlik tüm yaşamı boyunca peşini asla bırakmaz. 93 Harbi muhacirlerinden söz ederken: ‘’Muhacir, gideceği yer olmadan biteviye yürüyen hayalettir, adını bilmediği bir başka hayaletin ekmeğini yiyecektir… Her çocuk bir parça şair, biraz romancıdır. Gözünde masalların umacıları hokkabazlaşır; korkuyla oyuncak gibi vakit geçirir. Uyurken, anasına:  ‘Beni korkut !’ diye yalvaran çocuk vardır. Heyecanı para ile satın almak için kaplan avına giden büyük para zenginleri gibi, çocuklar da hayat ve hayal milyonerleridir. Fakat bu talihli çocukların yanına, yaşlı insanlar kadar bedbaht olan çocuklar da vardır: Muhacir çocukları! Bir cılız çocuğu bir devlet, bir ordu kovalar… Anasının elini tutarak kaçan bu bir damla insan anlar ki bunlar masalın değil, tarihin umacılarıdır…’’ Tarihin umacılarıyla çocukluğunda tanışmış, babası Doksan Üç Harbi’nde şehit olmuş, verem hastası olan annesi ile birlikte İstanbul’a gelmiştir ve nihayetinde yalnız tesadüflere inanır. Yazar, Adnan’ın tesadüflerle ilişkisini şöyle anlatır; ‘’Ailesinin, memleketinin, mektebinin Allah’larını birer birer atarak kendine bir put yaratmıştı: Tesadüf! Yüzü karanlıklarda kaybolan bu putun karşısında ödü kopardı. İnsanların taptığı şeylere bile başka türlü inanıyordu. Fazilet, tesadüftü; namus insanı rahat ettiren manevi konfordu. Abdülhamit bile tesadüftü. Yalnız 25 milyon tahammülün tesadüf olmasına inanmıyordu…’’

Üç İstanbul boyunca Adnan, insana ve yaşadığı topluma ait kültürel ve toplumsal kavramları yeniden ele alıp düşüncelerini özellikle Batılı yazarların fikirleriyle destekler;  ‘’Düşündü, Victor Hugo’nun sözünü hatırladı:  ‘’Faziletle fezahat arasında kalın bir duvar varsa bu duvarda da bir insan geçecek kadar büyük bir delik var’’dı. En fena adam bu delikten fazilete, en iyi adam da yine bu delikten fezahate geçebilirdi. (Bu insanlar fazileti başkalarında sevenler, fazileti işleyecekleri zaman değil, konuşacakları zaman sevenler değil midirler ? Hangi insan yalnız kaldığı zaman faziletlidir ? Yanında başkası yoksa, insan faziletinin bir ağacın bir yaprağı kadar olsun sesi çıkar mıydı ?..) ‘’

Üç İstanbul’da Doğu-Batı ikilemi                                        

Yazar, toplumun ileri kesiminde döneme damgasını vuran, yüzü Batı’ya dönük modernizm akımının bir Janus başı gibi düşüncelerine, yaşam tarzına ve toplumsal ilişkilere nasıl etki ettiğini anlatır. Bir diyalogda ‘’senin ‘medeniyet’in meşe odununa saplanmış oduncu kaması gibi yalnız insanların beynindedir; yüreğine, asabına, vicdanına girmedi’’der. Ve yine bir başkasında ‘’zulüm eskiden el işiydi şimdi makine işi’’.Üç İstanbul romanı, geleneksel kuralların dışına çıkarak, gerçeğin biçimini bozarak anlatıyı öznel duygulara dayandıran dışavurum akımının da özelliklerini taşımaktadır. Aynı dönemlerde yazmış Fransız yazar Yvan Goll’ün ‘’Dışavurumculuk devrim ve savaşın edebiyatıdır, aydının güçlüye karşı direnmesidir; vicdanın, körü körüne boyun eğmeye karşı başkaldırmasıdır; kalbin ezilmişlerin sessizliğine karşı haykırışıdır” tanımı Üç İstanbul romanını da anlatmaktadır.Romanın yazıldığı dönemde Türk Romanı Batı’nın, özellikle Fransız Edebiyatı’nın etkisindedir.Adnan, dönemin Türk aydını için anlamını, toplumsal yaşamdaki değişimi, düşünce ve kimlik arayışlarını, entelektüel huzursuzluğu ve bunalımı yazan Namık Kemal’e olan hayranlığını sık sık ifade eder.

Üç İstanbul’un anlatıldığı üç dönem; 93 Harbi’nin yaşandığı 1877 yılından 1908’e dek süren, II.Abdülhamit’in 1.Meşrutiyet sonrası uyguladığı baskıcı ve yasakçı İstibdat dönemi; 24 Temmuz 1908’de gerçekleşen ihtilalle İttihat ve Terakki’nin yönetime geçtiği, iki büyük savaşın (Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı) yaşandığı Meşrutiyet dönemi  ve 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayıp Mudanya Mütarekesi ile sona erdiği kabul edilen, işgal ve Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı Mütareke dönemidir. Her üç dönem üç farklı konağın çevresinde geçer. Adnan’ın etrafındaki karakterler dönemden döneme değişir, başkalaşır, dönüşür.

Üç dönem de değişen mekanlarda geçer. İstibdat döneminde, doktoralı bir hukukçu olarak verdiği tarih ve edebiyat dersleri ile yaşamını güçlükle idame ettirmeye çalışır. Veremli annesi ile birlikte çok zor koşullarda yaşamaktadır. Sağlığı giderek kötüleşen annesini görmeye gelen mahalle hekimi, Heybeli’de bir ev kiralamalarını önerdiğinde içerisinde bulundukları durumu şöyle anlatır; ‘’Adada ev tutmak için verem olmak kafi miydi ? Bu doktorlar insanları hasta olunca zengin oldu sanıyorlardı. Bir anda fukaralığından ziyade hekime düşmandı…’’

Kuntay, romanında, gericiliğe karşı bilimi savunan, yer yer ‘filozof Haldun’ olarak adlandırdığı doktor Haldun karakteriyle başlayarak sık sık dönemin hekim algısından söz eder. Gittiği bir cenaze evinde insanların iyi yürekli görüntülerini, ‘’bir curnalle tıbbiye talebesini Trablusgarp’a sürdüren adam bile bu cenaze çıkacak evde ne kadar masum yüzle oturuyordu’’ sözleriyle anlatır. Dönemin hekimlerini zaman zaman ucuz hekim, pahalı hekim olarak sınıflar; ‘’ve pahalı doktor, kendisinin hastaya sık gelmesine evin vaziyetini müsait görmeyerek, mahalle hekiminin reçetelerini beğendi…’’ Hekimlerle olan ilişkisini şöyle özetler: ‘’Hekimlere bir zamandan beri –yani verem olduğu zamandan beri – müthiş düşmandı. Zaten hastalık hekim bakacağı için korkunçtu. Zaten bizim memlekette hekimler cahildi. Ya mühendisler ya avukatlar, muharrirler, avukatlar? Yook onlar değildi; yalnız hekimler! Çünkü Adnan’a ‘Hastasın !’ diyorlardı. Hem de veremsin demek isteyerek!..Halbuki Adnan, halsizliğinin sebebini biliyordu, Edirne’de çocukken sıtma olmamış mıydı o ? Elli sene sonra da nüks etmez miydi sıtma ? İşte Adnan onun için sarıydı, onun için ateşi vardı. Yedi yaşındaki malarya, Adnan’da bu yaşında yine başlamıştı. Sigarayı bırakmadığı için de öksürüyordu…’’

Abdülhamit döneminin Üç İstanbul’u konağının çevresinde geçen, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek rütbeli devlet adamlarından Hidayet, 27 yaşında, Abdülhamit’in sarayın sırlarına hakim,yakın adamlarından birinin yeğeni ve evlatlığıdır. Konağındaki bir yemekte, Fatih Sultan Mehmet’ten övgüyle söz eden Doktor Haldun’a ‘’ben Fatih’i matihi anlamam, benim mizacıma Sultan Süleyman uygun gelir. Perikles asrında Atinalı, Marcus Aurelius ahdinde Romalı, On Dördüncü Louis devrinde Fransız olmak isterdim; Sultan Süleyman zamanında da Osmanlı’’diyen, ‘’her koltuğu başka milletin başka asrın olan konağı, memleketin tarihini okkayla, bayrağını arşınla satabilecek adamlarla dolup taşan’’Hidayet’e Adnan’ın verdiği yanıtsa, istibdat döneminin vatansever, idealist Adnan’ını anlatır; ‘’Ben taş devrinde Türk, tunç devrinde Türk, altın devrinde Türk olmak isterdim. Bütün hilkat devirlerinde Türk, devirsiz hayatlarda Türk, hayatsız devirlerde Türk!..Türk olmak, Türk ölmek Türk, Türk, Türk!..’’.

Adnan dönemin Maliye Nazırının kızı Süheyla’ya edebiyat hocalığı yapmaya başlar. Süheyla’nın ‘’bir erkeğe yetecek kadar malumatlı’’oluşu, Hidayet’in konağındakilerle karşılaştırıldığında, ‘’gürültüsüz patırtısız irfanındaki bir çiçeğin boynunu bükmesi kadar güzellik’’, Maliye Nazırı’nın ‘şehirsiz bir toprak gibi temiz konağı’, döşemelerindeki namus, Süheyla’nın ‘’gözlerinde, saçlarında, çehresinin keskin çizgilerindeki faziletin güzel inadına benzeyen güzellik’’, Adnan’a Süheyla ile evlenme kararı verdirtir. ‘’Bu Adnan, bu İstanbul’daki Hidayet’in konağında,tunçlu koltukların, sırmalı kitapların, tek gözlüklerin, yemek listelerinin sahte, yalınkat, boyadan ibaret Avrupa’sından – kendi de farkında olmayarak- bıktıkça Şair Raif’in Koca Ragıp Lahdi’nin içindeki gizli şarka kaçardı. Şimdi bu şaire, bu kabre bir dost daha ilave etti: Maliye Nazırı’nın kızı Süheyla’yı’’.

Şair Raif, Dağıstanlı Hoca ile birlikte Adnan’ın okul yıllarından, roman boyunca çizgilerinden vazgeçmeyen, dürüst, namuslu arkadaşlarıdır.Şair Raif, Kuntay’ın yakın arkadaşı olan Mehmet Akif Ersoy’u romanına kattığı roman karakteridir. Her fırsatta onu över, ondan çekinir ve bu durum zaman içinde ondan uzaklaşmasına sebep olur.Kuntay, ayrıca bir Mehmet Akif Ersoy biyografisi yazmıştır.

Adnan, Süheyla’ya olan edebiyat hocalığının yanında Hidayet’in tavsiyesiyle Erkanı harp Müşiri’nin* kızı Belkıs’a da tarih dersleri vermeye başlar. Mermer Yalı’ ya ilk gidişinde,’’ hiç görülmemiş bir işkence kadar çok başka güzel’’ olduğunu düşündüğü Belkıs’ın yanından ayrıldığında Süheyla ile evlenmeye nasıl razı olduğuna acı bir hayret duyar, artık gözünde Süheyla bütün kızlardan biridir. Süheyla’nın da Adnan’a olan sevgisini, onunla teklifsiz evlenme isteğini düşündüğünde  artık Süheyla Adnan’ın gözünde ‘kadını yüzünden önce güzel yapan gururdan, dünyada erkek namusundan daha güzel olan yegane şey  kadın gururundan mahrum, avucunun içindeki manasız dişidir’’.

Ve bu dönemdeki Adnan’ı yazar şöyle tanımlar: ‘’Belkıs’a koşuyor, Süheyla’dan kaçıyor, anasının verem döşeğine eğiliyor, roman yazacağım diye sanata tırmanıyor, Hidayet’i hem beğenmiyor hem onun gibi olmak istiyor, Şair Raif’i beğeniyor onun gibi olmak işine gelmiyor, çırpınıp duruyordu…’’

Üç İstanbul bir dönemin panaroması

Yazarının tek romanı Üç İstanbul, bir dönem romanı olarak, bir asır öncenin insanının yaşayış biçimini, güç, iktidar ilişkilerini anlatsa da -kadına bakışı hariç-insana dair anlattıklarıyla süresiz bir başyapıt olarak kalacaktır. Kadını cinsiyetçi bir bakış açısıyla değerlendirmekten kendini alamayan, ‘’Süheyla’nın bir erkeğe yetecek kadar malumatlı oluşu’’,’’ imlayı bir erkek kadar biliyor oluşu’’,’’erkek namusundan önce güzel olan kadın gururu’’ vurgusu, Adnan’ın ilişkide olduğu kadınları anlatımındaki cinsiyetçi yaklaşım, kendisini görene kadar evlenmek istediği Süheyla’yı hatırladığında Belkıs’ın tahammül edilmeyecek kadar güzelleşmesi, Belkıs’ın, ’’insana hakaret eden güzelliği, sesinin yanında kendi sesini insanın bayağılığını anlatan bir tek kelime gibi adi bulması, onun yanında kendi gözlerine kendi ellerinin, yanaklarının kasap dükkanının çengellerinden sarkıyor görünmesi ‘’ Üç İstanbul romanını varoluşsal temasından ayrı tutacak kadar ayrımcı ve cinsiyetçi kılmıştır. Öte yandan üçüncü İstanbul’da tüm serveti yerle yeksan olan Adnan ancak kendisi ile evlenen Süheyla’nın maddi desteğiyle ayakta kalabilmiş ve Süheyla ‘iyi bir kadın olarak’bu tutumundan dolayı yüceltilmiştir. Ek olarak romanda geçen eşcinsel ilişkilerdeki anlatım doğallığı günümüz romanlarında kendisine aynı oranda yer bulamayabilmektedir.

Belkıs’ın babası, Erkanı harp Müşiri romandaki pek çok karakterin arasından bu incelemeye alınmaya değer niteliktedir. Belkıs’a tarih dersi için gittiği bir gün Adnan’la aralarında geçen diyalog şöyledir;

‘’Adnan düşündü: Bu saray adamı, sakalsız ve binbaşı iken Midilli’de Namık Kemal’in arkadaşıydı, üç Avrupa dili biliyordu. Mekteplerde riyaziye okutmuştu. Şimdi bu adam, Abdülhamit’in önünde parmaklarını omuzlarına yapıştırıyor, göğsünde çapraz iki kolla yirmi beş kurbanlı mihraba tapıyordu.

Belkıs Illustration’dan başını kaldırdı, ‘Baba Koch, Nobel mükafatını almış dedi.’

Müşir cevap verdi: ‘Layıktır herif.’

Adnan Koch’un başına gelen bu iltifata içinden güldü.

Düşünüyordu: ‘Koch’u beğenen bu adam, Goethe’yi, Fichte’yiAlmanca’sından okuyan bu adam, mahlüldenbinalar almak için Cuma selamlıklarında Abdülhamit’in pabuçlarını öpüyordu.’

‘Ne yaparsanız yapın’ diyordu, ‘bu memleket adam olmaz; İşkodra’da Cambridge, Basra’da Oxford açın; yine eski hamam, eski tas…Bu memlekette adam çıkmaz!’

Adnan bu yalıdan kovulmayı da göze alarak Paşa’nınkine müsavi sesle cevap verdi, ‘Adam tabi yok Çünkü istibdat var !’ dedi. Erkanı harp Müşiri, karşısında insan istiklaliyle oturan Adnan’ın önünde birden küçüldü; bozuk sesle, ‘İstabdat mı ?’ dedi, ‘Rusya’da istibdat yok mu ? Fakat Rusya’daki istibdatın içinden bir Tolstoy bir Dostoyevski çıktı. Siz de onlar gibi yazın zarar yok, biz burda yasak edelim, Avrupa’da, Amerika’da okurlar. Bir Anna Karenina yazdınız mı ?‘

Fakat Tolstoy’un yazdıklarını Çar’ın karısı ağlayarak okuyordu. Tolstoy Sivastopol Hatıraları’nı yazdığı vakit Rusya’nın büyük çocuğu harpte kaza kurşunlarıyla ölmesin diye Çar irade etti,Sivastopol’da askerlik eden Tolstoy’u cephe arkasına aldılar Paşa Hazretleri!’’

Romanda sıklıkla Batı edebiyat ve düşünce adamlarından söz edilir. İlk sözü geçen isimlerden biri Hidayet’in saraya yazmayı planladığı layiha için çevirisini yaptırdığı Buckle’dır. ‘’Suçu toplum hazırlar suçlu işler’’diyen tarihçi yazar. Ve Marcus Aurelius, Voltaire, Rousseau, Tolstoy, Victor Hugo, Nietsczhe, Freud…

İttihat ve Terakki’ye katılan Adnan bir yandan avukatlık yapmaya çalışmaktadır, Meşrutiyet’in ilanı ile hızlı bir sıçrayış yakalar ve sınıf atlar.’’Her ceketin başka bir kravatı olduğunu Meşrutiyet’in ilanından sonra öğrenen Adnan terziden çıktığında nikbindi; Epiktetos gibi, ‘insan isterse karga bile fal-i hayırdır!’ ve Spinoza gibi, ’muvaffak olduğum için memnun değilim; memnun olduğum için muvaffakım’. Ancak yazar ilerleyen sayfalarda, ‘’Mermer Yalı’da Belkıs’a Yeniçerileri anlatan tarih hocasının buruşuk pabuçlarını Beyoğlu’nun bütün kunduracıları Adnan’ın ayaklarından çıkaramamıştı’’diyerek Adnan’ın ruh halini betimleyecektir. Meşrutiyet’te, açıklanması güç bir servete bir anda sahip olan Adnan’ın ruh halinin, iç görüsünün ve dönemin tasviridir ( uzunca sayılabilecek bu alıntı, olduğu gibi alındığında bugünün Adnan’larını anlamamızda yardımcı olacaktır ).

‘’Karısına adını rengini bilmediği hediyeler alıyordu: Blue Blanc tek taşlar, kırmızı inciler, lacivert elmaslar.Muharebe bitince karısıyla Avrupa’da nerelere gideceklerini şimdiden biliyorlardı; Adnan’da zenginlerin coğrafyası, milyoner komisyoncuların arkeolojisi; Belkıs’ta zengin sahne artistlerinin tuvalet masasındaki kimya vardı; bir damlası elli şişe ilaç fiyatında lavantalar, bir ponponluğu beş çuval un fiyatında pudralar. Kimsenin doğrusunu bilmediği kadar zengindi. Hükümetin içinde değildi hükümetti; altı seneden beri her lakırdısı doğruydu. 10 Temmuz’dan beri ona kimse itiraz edemiyordu. Açlara sanki bir locadan bakıyordu, bir piyes seyreder gibi… Aksaray’daki küçük evinde kalan tabii omuzlarını bir türlü bulamıyordu. Fakat kabahat onda mıydı ? İnsanlar onu tabii yüzleriyle dinlemiyorlardı ki. Her gün ondan borç istiyorlardı: Harb-i Umumi’nin böyle mahzurları vardı. Kazanıp sırıtanlar, kazanmayıp somurtanlar… Harb-i Umumi’de Türkiye’nin tarifiydi.

Kendi kendini yaratmayı bilmeyenleri, bir haliyle muhtaç olanları affetmiyordu. Onu kim yaratmıştı ? Kendi. Servetini onun cebine kim koymuştu? Zekası. Kımıldamak için başkasının kolunu bacağını isteyenler, bu kadar sakat olanlar, ölünceye dek yaşamakta ısrar etmemeliydiler, intihar böyle insanlar içindi…

Her gün bir parça daha zengin oluyordu. Dahiliye Nazırı’yla köprüye beraber indikleri her gün Adnan’ın Eminönü’ndeki yazıhanesine birkaç kocaman dava geliyordu: Saray kadar, çiftlik kadar memleket kadar büyük davalar. Salonunda bilardo, parkında tenis oynayacak kadar ucu bucağı görünmeyen davalar.. Fakat o temiz avukattı. Ona Ceza Kanunu’nun bir tek kelimesini en usta hakim tatbik edemezdi. Yalnız insanlar kıskançtılar. Servetinin kendisi değil, miktarı cürümdür diyorlardı. Halbuki bu temiz adamın günahı yoktu. Memleketin havasında her işi onun yazıhanesine atan bir rüzgar vardı. Her büyük dava mutlaka Adnan’ın yazıhanesinden geçecekti; bu bir tabiatı eşya idi. Ve bu acayip tabiatı eşya Adnan’ı her saat zengin ediyordu.

Adnan aylar geçtikçe servetine alıştı. Halbuki bu sabah kalktığı vakit servetinden kudurmuş köpek görmüş gibi korktu. Kendisine manalı manalı bakan insanları hatırlıyordu, bu gözlerin önünde ‘maznun’ muydu yoksa Nietzche’nin fevkalbeşer’i** mi ?…Hayır, biliyordu maznundu ! Kızdı: Kendisinin bulunmadığı her yerde konuşulan bu servetin hesabını vermeye hazırdı fakat insanlar bu servetin meçhul kalmasını, müphem kalmasını istiyorlardı; bu onların işine geliyordu ve Adnan’a büyük parasının sebeplerini sormuyorlardı. O da nasıl zengin olduğunu sormayanlara anlatacak kadar kendinden şüphe edemezdi. Fakat bu ‘’serveti’’ne bu ‘’gizli’’ce yan bakan gözlerden o kadar bıkıyordu ki istiyordu bu servet çöksün ve Adnan’ın tarih hocalığına gene nasıl başlayabileceğini herkes görsün; fakat zengin olduğu günden beri kötürümdü. Hamlesi yoktu; ona yalnız hekim sağ derdi.Şimdi bu ölü, çalışabileceğini sanıyordu. Fakat önündeki çizginin bir ucunda Belkıs vardı, öteki ucunda Aksaray’daki merdiveni tahta öten ev. Belkıs’la bu ev yan yana durunca bu korkulu rüyayı görmemek için gözlerini dört açıyordu; hayır hocalık edemezdi; o halde avukat olacaktı. Fakat şimdiki gibi iş avukatı değil, dava avukatı. Herkes görecekti ki Adnan İttihat ve Terakki’siz de bu konakta oturabilir.

Büyük servetler Hugo’nun eserleri gibi tezat doludur ! Para maddi mesafeyi azaltırken manevisini çoğaltıyordu. Adnan istediği yere beş dakikada giriyordu, her istediği şeybeş dakikada cebinde midesinde kollarındaydı… Fakat memleketin felaketleri ondan kaçıyordu, uzakta duruyordu; İstanbul’un kapısında üst üste yığılan genç ölüleri, Çanakkale’de balya balya şehitleri – sanki Çin’de vebadan ölenlerdi – uzaktan seçemiyordu.  Memleketin ıstırabına resmini çekecek gibi, hesaplı mesafeden bakıyordu: Rahattı. Cebindeki servetine bir de uzaktan bakayım dediği anda ürktü. Ancak bu serveti, bu kabahati diyelim ki o kendisi yapmıştı. Fakat onun gerçek mevkiini, o yapmıyor, insanlar yapıyordu, Resmi adam değildi; gene onun her bayramını elçiler tebrik ediyorlardı; sokakta kendini belli etmeyerek yürürken polisler kolları ve bacaklarıyla selam kesiliyorlardı. Ve fakat tüm bu iç konuşmalarının sonunda geldiği nokta; mesut olmak istiyor musun, saadetini muayene etmeyeceksin. Gözlerini kapamazsa, kimse hayatta güzel rüya göremezdi…’’

İttihat ve Terakki döneminde ‘’bir taksim üç İttihat ve Terakki’’ olarak servet sahibi olan Adnan, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve mütareke döneminin başlamasıyla evsiz ve muhtaç kalacak kadar yoksullaşır.Adnan, dönemi, Yıkılan Vatan romanında şöyle yazar: ‘’Vatanı varsa tek insan yirmi beş milyon insanla beraber yürür, beraber oturur, beraber yatar kalkar. 1918 mütarekesi demek yirmi beş milyon insan kollarını uzattıkça birbirlerinin ellerini tutamayacaklar demektir.’’

Kuntay, üçüncü İstanbul’da mütareke dönemi olarak geçen Kurtuluş Savaşı’nı ve Mustafa Kemal’i şöyle anlatır:

‘’Üç gün sonra Adnan’ın baktığı duvarda 19 Mayıs 335 durdu. Rakamın altında ehramlaşan duvar, memleketi kurtarmaya Anafartalar’dan başlayan Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığının tarih yaprağıydı.

Şimdi vatan bir insan gibi ölürken bir insan bir vatan gibi ayaktaydı: Mustafa Kemal ! Mustafa Kemal ayağa kalkınca yeryüzüne vuran gölgesine bütün bir memleket sığıyordu. Mustafa Kemal ayağa kalktı demek, on beş milyon muztaribin altında duracağı bir bayrak vardır demektir…

Bunları söylerken, gözleri doluyor, yüzü güzelleşiyordu. Bir milletin çehresine dar gelen büyük sevinç onun gözlerine sığıyordu: Bu gözyaşları Adnan’ın gururuydu.

Fakat insanların yalnız heyecandan ibaret olması ne kadar fena… Aylar geçiyor, Ankara’dan onu çağırmıyorlardı…’’

Ve Adnan yaşamının sonuna dek Ankara’dan çağrılmayı bekler, kirasını ve giderlerini Süheyla’nın karşıladığı yazıhanesinde, kendisini bekleyen büyük ‘tesadüfle’ avukatlığı, kısa süre sonra da yaşamı son bulur.

Herkesin kendine ait bir yıldızı var. Herkesin kendine ait bir de inancı. Bense yalnızca tek bir

şeye inanıyorum: Çöküşe. Uçuruma doğru giden bir arabadayız ve arabayı çeken atlarsa

alabildiğine ürkmüş. Bizler çöküyoruz; hepimiz ölmeliyiz ve böylelikle yeniden doğmak

zorundayız da. Büyük dönüm noktası geldi çattı bizler için. Bu her alanda yaşanıyor: Büyük

savaş, sanattaki büyük değişim, batı devletlerinin büyük yıkılışı. Köhne Avrupa’da yaşayan

bizlere iyi olan, bize özgü olan her şey öldü. O güzelim aklımız çıldırıyor. Paramız kağıt parçası

artık. Makinelerimiz ise yalnızca kurşun atmakta. Sanatımız bir intihar. Çöküyoruz dostlar, bu

apaçık ortada…”

Herman Hesse ‘Klingsor’un Son Yazı’, kendini dışavurumcu olarak tanımlayan roman kahramanının, 20. yüzyılın başında yaşanan atmosferi anlatımıdır. Aynı anlatımı Üç İstanbul’da Adnan bizim için yapıyor, eksiği olmadan, fazlası ile. Her okuyuşunuzda başka bir ayrıntıya rastlayabileceğiniz bir Türkiye edebiyatı klasiği. 

*mareşal

**Nietzche’nin üstün insanı; ‘Yeryüzünün anlamı olacak İnsanötesi! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere!’”bütün tanrılar ölmüştür. Şimdi istiyoruz ki üstinsan yaşasın.”( Böyle Buyurdu Zerdüşt)

edebiyathaber.net (24 Temmuz 2018)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z