Masthead header

Tanıklık sorumluluğu ve “hiçlik”ten umut devşirmek | Emek Erez

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

emek-erezKötü günlerden geçiyoruz demenin hafif kaldığı zamanlar yaşıyoruz. Ne desen tam söylemiş olmuyorsun sanki her söylediğin eksik her söylediğin çaresizlik üretiyormuş gibi. 15 Temmuz gecesi tanıklık ettiğimiz onca şeyin etkisi haftalarca, aylarca geçecek gibi değil. Tanıklık yükü de oldukça ağır bir yük özellikle bizim gibi belleğine her gün inatla acı tohumları ekilen bir toplum için durum travma boyutunda. Kendisini yazarak ifade etmeye çalışanlar için ise vaziyet farklı bir hâl alıyor. Bir yandan düşündüklerini ifade etmek isterken diğer yandan yazsam ne değişecek çıkmazına düşülebiliyor. Ama tanıklık önemli bu nedenle düşünmek, fikir üretmek bir şekilde iletişim kurmak için sanırım yazı kendisini onunla ifade edenler için hayati bir önem taşıyor.

Kişisel tarihimde ilk kez bir darbe girişimine tanıklık ediyorum. Ancak seksenlerde doğmuş birçok insan gibi, darbenin anlamını yakınlarımın hâfızalarından biliyorum. Bize ölü kuşak derler bilirsiniz. Bunun nedeni darbelerin izleriyle ve darbe sonrası politikalarla büyümüş olmamızdır, bir araya gelen aile eşrafının o günden kalan bellek yaralarına tanıklık etmemizdir. Hani o bilindik ülke kurtarılan masalar vardır ya onlar bir açıdan tanıklık masalarıdır. O masalarda umutlarını gece sonları tuvalete kusan, güzel günlere duydukları hayali, isimlerle çocuklara yükleyen insanların kırıklıklarını görürsünüz. Ben de o çocuklardan biriyim mesela adım Emek yüklenen umutların yüküyle var olmaya çalışıyorum.

Hiçbir darbeye olumlu anlam yüklenemez, kesinlikli kurabileceğim nadir cümlelerden birisi bu olabilir. Belleğim anneannem ve babaannemin babamın kitaplarını nasıl yaktıklarını anlattıkları, sokaklarda umutlarını duvara yazarken katledilen aile dostlarının hikâyeleriyle doluyken darbe nasıl olumlu bir anlam ifade edebilir ki.  Bu nedenle bizim gibi iç yakıcı öykülerle büyümüş çocukların “öcüsüdür” darbe kelimesi.

15 Temmuz gecesi her şeyden önce bu anıların depreştiği bir tanıklık gecesi oldu benim için. Özellikle yaşadığım şehir olan Ankara’dan uzakta olmam algımın Ankara’yı seçtiği üzücü demek yetmez korkutucu haberlerle doldu. Tankların insanları ezdiği haberleri, sokaklarda cesetler, Ankaralı arkadaşların patlayan bombalara dair yazdıkları dehşet verici bir tanıklıktı. Sabah olmuyordu, zaman durmuştu sanki. Normalde sabahları sevmeyen ben güneşi bekledim çünkü hava aydınlanınca sanki o karanlık bitecek her şey daha görünür olacaktı. Öyle de oldu ama güneş iyi şeylere doğmuyordu. Onlarca ölümden söz ediliyor, insanın dilini tutuk bırakan, kelime yutturan ölüm, şiddet ve linç görüntüleri yayılıyordu. Umutsuzluk bedenleri esir almıştı. Dünyada tüm düşünürler tüm olumsuz analizlerini sanki o sabah için yapmışlardı. O sabah geçmedi, geçmiyor maalesef ki o sabaha benzer pek çok sabahı aylardır yaşadığımız bir coğrafyada var olmaya çalışıyoruz zaten.  O sabahtan beri ama her şey sanki daha daha kötü, olumsuzluktan olumsuzluk seçmek gibi bir şey yaşadığımız. O nedenle kelime cümleyi tamamlamıyor ama düşünmek ve ne yaşadığımızı iyi anlamak gelecek için, kendimiz için olmasa bile bu coğrafyanın çocukları için elzem.

15 Temmuz gecesi yaşananlar Agamben’in deyimiyle “istisna hâli”nin yürülükte olduğu bir durumun karşılığıydı denilebilir sanırım. Ancak sonrası yaşananlar bu hâlin süreklileştiği, kurumsallaştırılmaya çalışıldığı, hukukun askıya alındığı bir noktaya da çıkarabilir bizi. Bu anlamda gerçekliğin neredeyse kaybolduğu, kime nasıl tavır alacağımızı bilemediğimiz bir ortamda tanıklık sorumluluğunu iyi yüklenmek gerekiyor. Çünkü bu “istisna hâlinin” kurumsallaşması bir günah keçisi yaratılarak tüm topluma özellikle de devlet iktidarının tahakkümüne hapsedemediklerine acı faturalar ödetebilir. Bu nedenle de işte tanıklık ve görüneni birinci ağızdan aktarmak gibi bir sorumluluğumuz var.

Edebiyat, sinema, sanatın tüm dalları ve sosyal bilimler gibi pek çok alanı içine alan bir sorumluluk bahsettiğimiz. Çünkü böyle yıkım etkisi yaratan olaylar karşısında mağdur olanın dilini konuşturabilmenin yolunu bize ancak bahsettiğimiz alanlar sağlayabilir.

Kötü günler evet ama belki bu kötülüğün bile bize göstereceği sezdireceği bir şey vardır diye de düşünmeden edemiyorum. Ve aklıma Baudrillard geliyor çünkü ona göre kötülük tek ve kesin bir tanıma sahip değil ve bu anlamda kötülüğün bir misyonu da hakikati ortaya çıkarması o bu konuda şöyle düşünüyor: “Hakikatin dokunduğu ve insanları etkilediği bir hassas nokta varsa bile paradoksal bir şekilde bunun ortaya çıkmasını sağlayan şey kötülüktür.” Bize devlet veya ordu tüm kurumların yaşattıklarına bakınca kötülüğün böyle bir işlevi olabileceğini görebiliriz. Mesela son yaşadığımız darbe girişiminden ki kuşkusuz kötü bir olay, anti militarizm ve vicdani ret mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırlamamız, kötülüğün bu hakikati ortaya çıkarıcı anlamlarından birisiyle bizi karşı karşıya getirdi.  Çünkü yine Baudrillard’a atıfla söylersek: “Hakikatin beklenmedik bir şekilde ortaya çıkıp gücünü göstermesini sağlayan şey kötülüktür.”

Tüm bunların dışında son günlerde yaygın bir umutsuzluk içerisinde olduğumuz doğrudur. Bu kadar olumsuzluk karşısında umutsuzluk ve mutsuzluğun doğal olduğunu da fark etmek gerekiyor bana kalırsa. Kendimizi veya dünyayı “hiç” olarak görmek de insani bir davranış. Çünkü bir distopya öyküsünün kahramanları gibi hissettiğimiz çok zor ve acılı zamanlar yaşıyoruz. Böyle durumlarda mutsuzluğu bir çıkışsızlık olarak algılamamalıyız belki de. Çünkü mutsuzluk normalleştirilemeyenlerin duygusudur bence. Aylardır tanık olduğumuz onca olayı yaşayıp, normal bir şekilde devam ediyor olsaydık asıl sorun bu mutluluk hâli olurdu. Çünkü normal olmak aynı zamanda ölü, biçimlenmiş, denetimli bir bedene dönüşmektir benim fikrimce. Hâlâ yaşananlara anlam yükleyebiliyorsak, ölümün acısını duyabiliyorsak bu bizi dönüştürmek istedikleri pasif, içine dönmüş insan yığını olmanın dışında tutar. Bu nedenle Carl Einstein’ın söylediği gibi; “Eğer bolluk gelecekse, sadece hiçlikten ve gerçekdışından gelebilir. Geleceğin tek güvencesi budur.” Hiçliğimiz bir gün bize bolluk getirebilir çünkü hiç hissetmek bir şekilde bizi etkin kılacak bir duygu durumuna taşıyabilir. Her şeyi hiç olan insan kaybedecek bir şeyi kalmayan insandır. Ve deliliğe yatkındır. Aklının dışına çıkan deli ise kendisine yaşatılanlara karşı direnebilecek en yetkin varlıktır benim düşünceme göre.

Bugünlere dair düşündüğümde tanıklığın ve mutsuzluğun getirdiği hiçliğin bir gün işlevsel olabileceğini düşünerek umudumu canlı tuttuğumu fark ediyorum. Ayrıca kötülüğün egemen olduğu bir çağda hakikate ulaşmak için “kötülüğü” iyi tahlil etmek gerektiğini düşünüyorum. Tanıklık sorumluluğunun bilincinde olduğum için kendimi şanslı sayıyorum ve tüm yaşananları bellek defterime yazıyorum. Mutsuz bir coğrafyanın hiçlikten umut devşirebilen insanları olabileceğimiz o günlerin geleceğine de inanıyorum çünkü birey kendisi olabildiği sürece her şey mümkün.

Yazıda geçen alıntılar için bkz.

Baudrillard, J., (2012), Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, “Kötülük ve Mutsuzluk”, (Çev. Oğuz Adanır), İstanbul: DoğuBatı.

http://www.edebiyathaber.net/carl-einstein-hiclik-ve-gercek-disindan-gelen-umut-emek-erez/

http://www.edebiyathaber.net/buyuk-kapatilma-devam-ediyor-emek-erez/

Emek Erez – edebiyathaber.net (20 Temmuz 2016)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z