Masthead header

Susan Sontag’ın son günlerine dair… | Şule Tüzül

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Diyelim ölümcül bir hastalığa yakalandınız. Doktorlara göre pek umut yok. Doktorların ve yakınlarınızın bunu size söylemesini mi isterdiniz, yoksa saklamasını mı? Size nasıl davranmalarını isterdiniz? Diyelim durumun ümitsizliğini öğrendiniz, son günlerinizi nasıl yaşamayı tercih ederdiniz?

Şimdi de olaya başka bir pencereden yaklaşalım. Siz değil de çok yakınınız ölümcül bir hastalığa yakalandı. Sizce hangisi doğru; ona gerçeği söylemek ve hep yanında olarak son günlerini iyi geçirmesine yardımcı olmak mı, gerçeği kendinize saklayarak son anına kadar ona yaşama umudu vererek son günlerini iyi geçirmesine yardımcı olmak mı? Bir yakınınız yanınızda günden güne ölürken siz nasıl bir yaşam sürerdiniz?

Haklısınız, çok zor, hiç aklımıza getirmek istemediğimiz sorular. Kimimiz bu soruları en çarpıcı hali ile deneyimledi belki. Kimimiz çevremizde tanık olduk, tanık olurken belki bir süre düşündük, sonra günlük koşturmalarımız içinde unutup gittik, tekrar karşılaşana kadar.

Susan Sontag, hayatının büyük bölümünde kanserle mücadele etti. Deneyimlerinden yola çıkarak sağlık sistemine, doktorlara ve topluma oldukça sert eleştiriler içeren bir de makale yazdı: Metafor Olarak Hastalık. Ama kanser hücreleri onunla savaşmaktan vazgeçmedi, 70 yaşında MDS olarak adlandırılan ölümcül bir kan kanseri olarak çıktı karşısına.

Bir yakınınızı, hele ki yaşamınızın vazgeçilmez insanlarından birini kaybettiğinizde tüm kelimeler anlamını yitirir. Söz biter gerçekten. Buna rağmen, Susan Sontag’ın oğlu David Rieff, annesine MDS teşhisi konması ile başlayan süreci, annesinin son anlarını ve sonrasında hissettiklerini müthiş bir içtenlik ve cesaretle yazmış. Ölüm Denizinde Yüzmek, Susan Sontag hayranlarına Sontag’ın ne kadar müthiş bir yazar, düşünür ve ne çok “insan” olduğunu bir kez daha altını çizerek anlatırken, bir annenin ölüm sürecinde bir oğulun yaşadıklarının içten paylaşımı ile, benzer süreçleri yaşayan pek çok insanın deneyimini dile getiriyor.

Susan Sontag, çocukluğundan itibaren günlük tutmuş. Bu günlüklerin bazıları Türkçede de yayınlandı. Çocukluğunda günlüğüne şöyle yazmış: “İlk çocukluk kararım, Tanrı biliyor ya, beni ele geçiremeyecekler.”

Tutkulu bir Susan Sontag hayranı olarak, kitabı okumak benim için hiç de kolay olmadı. Onu, yıllar önce, Fotoğraf Üzerine isimli kitabı ile tanımıştım, fotoğrafın kutsal kitabı hala baş ucu kitabım ve Sontag o günden beri fotoğrafın tanrıçası benim için. Sonra kitaplarının kadim okuru oldum. Bu nedenle, bu yazıyı kaleme alırken bile gözlerim yine doluyor. Kitabı hazırlarken David Rieff’in ne halde olduğunu tahmin etmek güç. Aynı durum kitabın çevirmeni Pınar Savaş için de geçerli olmalı. Kitabı Türkçeye kazandıran Agora Kitaplığı kadar, kitabın başında bu çeviriyi hastalığıyla mücadelesini Sontag’ınkine benzettiği annesinin anısına yaptığını belirten çevirmen Pınar Savaş’a özel bir teşekkürü borç bilirim.

Metafor Olarak Hastalık’da Susan Sontag, kanserle mücadelesinde ve hastalıklara bakış açısındaki sarsılmaz gücü, dik duruşu, doktorlara, tıbba ve topluma kafa tutuşu ile, bir kez daha hayranlığımı kazanmış, bu konulardaki bakış açımı değiştirmeme neden olmuş ve bana da güç vermişti. Ölüm Denizinde Yüzmek’te oğlu David Rieff, Sontag’ın mücadelesinde kimsenin görmediği, çünkü onun kimseye göstermediği, insani zayıflıklarını, çaresizliğini de anlatıyor. Susan Sontag, yazıları ile okurunu kendine yakınlaştıran, her yazısı ile eski bir dostla dertleşmenin hazzını ve huzurunu hissettiren bir yazar. Rieff’in anıları, Sontag okurlarını ona daha da yakınlaştırıyor. Tüm güçsüzlüğüne, çaresizliğine rağmen son anına kadar Sontag’ın yaşama umudunu kaybetmemiş olması, yaşama tutunması ile okurlarına yine önemli bir ders veriyor.

“Bu onun ölümüydü, benimki değil. Annem de konuyu açmadı. Bunu yapmak ölebileceğini kabul etmek anlamına gelirdi, ki annemin istediği hayatta kalmaktı, yok olmak değil; ne olursa olsun hayatta kalmak. Yaşamaya devam etmek: belki de onun ölme biçimiydi bu.”

Kitap boyunca, Susan Sontag ve David Rieff’in yukarıda yazdığım sorularla nasıl baş ettikleri, çelişkileri, buldukları çözümler, hayatın ve kanserin onlara biçtiği rolleri oynarken gösterdikleri çabaya tanık oluyoruz. Rieff, annesinin tedavisi boyunca ve hatta son anlarında ona gerçeği olduğu gibi söylemekle, onun mücadelesini yıpratmamak, umudunu zedelememek, yaşama tutunuşuna zarar vermemek adına gerçeği nasıl yumuşatarak verebileceğinin yollarını arar. MDS’nin belirtilerini neden daha önce anlayamadıklarını, daha önce anlasalar, tedavi daha önce başlasa annesi kurtulur muydu, karar verdikleri tedavi yöntemleri doğru muydu, gibi sorularla boğuşur. Tüm bu deneyimi paylaşırken gösterdiği içtenlik ve itiraflar kitabı özel bir yere taşıyor.

“O ölürken bizler de onun yanında, onun ölümünün denizinde, onun ölmesini izleyerek yüzdük. O öldü. Kendi adıma konuşursam, ben hala o denizde yüzüyorum.”

Susan Sontag için her zaman “Gelecek her şeydi. Yaşamak her şeydi.” Rieff, kitabın bir yerinde “annem dünyaya doyamazdı” der.

Sontag şimdi, Simon de Beauvoir, Samuel Beckett, Emile Cioran, Sartre, Raymond, Aron ve Baudelaire ile birlikte Montparnesse Mezarlığı’nda yatıyor. Bu bilgiye sahip pek çok kişi ile aynı düşünceleri paylaşıyor olmalıyım: bir yerlerden dünyanın haline bakıp ne de güzel kaynatıyorlardır!

Sontag, günlüklerinde kendine sık sık öğütler vermiş. Meme kanseri olduğunda, tedavisi sırasında şöyle yazmış kendisine: “Neşeli, kedere karşı kayıtsız ve sakin ol. Hüzün vadisinde kanatlarını aç.”

Ne zaman gökyüzüne baksak o kanatların sesini duyacağımız yazarlardan o.

Anısına saygıyla…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (8 Ağustos 2017)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z