Masthead header

Stefan Zweig’ın Son Günleri | Serap Çakır

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Yeni bir yüzyılda neler olur peki, devrim yapılabilir mi diye sormuştum yazarın birine. “Bilemiyorum, bu dünyanın var olup olmayacağından bile emin değilim” diyerek cevap vermişti bana.

Ekolojik kaygılarla verilen bir yanıttı ama ben içinde o cümlenin hiç umut pırıltısı görmemiştim. “Karamsar bir yazarım” diyerek eklemişti off the record. Belli ki geleceği çoktan silmişti.

Oysa size yani genel olarak insanlara bakıyorum. Hali giderek kötüye giden bir dünya tezahür etmedikleri belli. Sanki her şey daha da güzel olacakmış gibi davranışlar. Öyle varsayıyorum çünkü çocuklar geliyor dizi dizi dünyaya. Çocuk, umut demek ve gelecek. Öyleyse geleceğe dair güzel beklentiler mi var? Bir toplumun panik halinde yaşaması beklenmez elbette. Ama gelecekte savunulacak topraklar için çocuk doğurması da düşünülemez. Yanlış mı? Mesela on beş yıl vadeyle alınan evler… Nasıl bir güvencenin eseri geleceğe dair? Geleceğin hangi kıyısına tutunarak alınan böylesi büyük bir karar? On beş yıl daha yaşayacak mıyım?

“En azından bu topraklarda savaş yok” diyeceğim demesine de kimi kandıracağım? Her gün tane tane ölüler… Adeti, ismi, memleketi verilen ve sonra, gömülen ve bir daha belki birkaç haber sonra adet olarak geçmişe dönülünce kullanılan tane, tane, taneler… Kaçma isteği bu topraklardan, haberleri izlememe,  yok sayma olanları, hep bir gitme isteği… Önce aydınlıkları vurur…

Stefan Zweig  ülkesinden kaçmaya karar verdiğinde doğduğu topraklarda yani Avusturya’da Hitler’in yaklaşan sinsi adımları kendini hissettirmeye başlamıştı. Önce bir meydanda toplanıp SS askerleri aydınların kitaplarını yaktılar diri diri. Sonra da evini bastılar bir gece vakti Zweig’ın. Mister Stefan Zweig evinde göz hapsine alınmıştı. Konutunun etrafında en fazla5 miluzaklaşma hakkı vardı. Goebbels, “Almanya’nın 1 Numaralı İstenmeyen ve Sakıncalı Yazarlar Listesi”ni yayınlamıştı, içinde Zweig’ın da olduğu. Ülkesini uzaklardan hayal ettiği bir gün içten içe haykıracaktı:” Kendi dilinde artık okunmaz olduğunda hala bir yazar sayılabilir mi insan?”

Kaçışlar

Ülkesine dair içinde umut kalmadığında kaçmaya karar verdi. Londra’ya gitti, bir süre kaldı kalmasına ama oturma vizesi alamadı. “Yabancı düşman” damgası vurdular pasaportuna. Londra’dan ayrıldığında yanında ilk karısı Friderike yerine ikincisi, Lotte’si vardı. Amerika tüm ihtişamıyla karşıladı önce onları. Her şey bir süreliğine ama kısa, yolunda gitti. Ancak New York, ne Lotte’nin astımına ne de ruhlarına iyi geldi. “Besbelli ki Amerika, iddia edildiği gibi vaat edilmiş bir ülke değildi.” Derlenip toparlandılar güneye Brezilya’ya doğru…

Savaşın izlerinden kaçmaya çalışıyordu Zweig. Radyo dinlemiyor, gazete okumuyordu. Olabildiğince gerçeklere kapatıyordu penceresini. Ama haber kapıdan giremese bacadan geliyordu evlerine. “Haber getirenlerin ağızlarından kan akıyordu.” Öyle tabir ediyordu Stefan Zweig habercileri. Tüm ailesi, sevdikleri, tanıdıkları ve anıları kocaman adımlı kara giysili adamların işgaline uğramıştı. “Romanlarının kahramanları kavrularak can vermişlerdi.” Kaçmak, duymamak en iyisiydi gerçekleri yazar için. Ama nereyi sustursa kendi içini susturamıyordu.

Sesi Laurent Seksik veriyor

İçini susturamıyordu çünkü kaçtığını biliyordu. Sevdikleri Avrupa’nın sokaklarında çığlıklar atarken o, Brezilya’nın pembe güneşinin tadını çıkarabilirdi istese. Laurent Seksik, yazarın iç muhasebesini yaptığı, huzursuzluğunun doruğa çıktığı son altı ayını anlatıyor Stefan Zweig’ın Son Günleri‘nde.

Savaşın ağırlığı ve çirkinliği altında ezilen bir adamın ruhunun gün geçtikçe nasıl eridiğine şahit oluyoruz. Seksik’in aklından bir ara şöyle geçiyor: “O Viyana dünyasını, o merhum Orta Avrupa kültürünü o kadar özümsedin ki Naziler onu ortadan kaldırmakla seni de mahvettiler.” En çok sevdiği yazar, ressam, müzisyen her kim varsa arkadaşı ya da tanıdığı onların ağırlığını kaldıramıyor. İntihar ettiklerini hatırladıkça yaşamaktan utanıyor ve ölen Yahudilerin haberlerini aldıkça da… Savaşın çığlıklarını duyup, hiçbir şey yapmadığı, sadece kaçtığı için hissettiği vicdan azabı…Erwin Rieger, Ernst Toller, Walter Benjamin ve Ernst Weiss, dostları, canına kıyan… Goethe’ye, Balzac’a sığınıyor, Montaigne, Homeros, Shakespeare’den medet umuyordu. Kafasında hep Kleist’ın karısıyla kendisine layık gördüğü son!

Stefan Zweig’ın Son Günleri, bu önemli biyografi yazarını, ünlü eser Satranç’ın yazarını tanımak ve karar kıldığı  sonu biraz olsun anlamak adına önemli bir eser. Laurent Seksik, mümkün olduğu kadar Zweig’ın ruhunu sermek istemiş gözler önüne. Satranç’ı yazdığı günler, Balzac ve diğerleri canlanıveriyor insanın karşısında. Karısı Lotte’nin çıplak bırakılmaması, içinin doldurulup ruhuyla, kanıyla ortaya serilmesi de Seksik’in başarılarından birisi olmuş. Bir ailenin günden güne nasıl dibe vurduğunu anlayabiliyoruz böylece. Aynı zamanda Seksik, bu kitabı kaleme almak için pek çok belgenin de izini sürmüş. Yazışmalardan, mektuplardan, günlüklerden yararlandığını söylüyor kitabın sonunda ki bu da eserin gerçekçiliğini daha da artırıyor. Ama bana sorarsanız neresinin kurgu, neresinin gerçek olduğu pek de önemli değil. Ortaya gerçek ya da değil bir eser konmuş, bu eserde önemli bir şahsiyet, tarihin en çok merak edilen yazarlarından biri iyi bir üslup ve çabayla anlatılıyor.

İkinci dünya Savaşı’nın sürdüğü yıllarda yaşananlar, perde arkasından sürekli aktarılıyor. Bunun yanı sıra o dönemin yazarlarına da kısa kısa merhabalar diyorsunuz. Ha bir de ne yaparsam yapayım, kitapta yarattığım Stefan Zweig’le gerçek hayattaki fotoğrafı birbirine uymadı. Kitabı okumadan önce de sonra da. Bakalım sizde de aynısı olacak mı? İyi okumalar…

Serap Çakır – edebiyathaber.net (18 Eylül 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z