Masthead header

Soykırım, sömürü, zulüm: Latin Amerika | İsmail Gezgin

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

ismailgezginyeniUluslararası işbölümü sonucunda bazı ülkeler kazanırken bazı ülkeler de kaybediyor: Hep kazananlarla hep kaybedenler. Bizim bugün Latin Amerika diye adlandırılan toprağımız, kendini hep kaybetmeye adamış durumda. Rönesans Avrupalılarının dişlerini boğazımıza geçirmek üzere okyanusa atıldıkları uzak çağlardan beri böyle bu. Yüzyıllar geçti aradan. Ve bütün bu süre boyunca Latin Amerika, işlev ve görevlerinde her gün biraz daha gelişip yetkinleşti. Fetih ganimetleri, altınla örülü vadiler, gümüşle kaplı dağlar karşısında hayal gücünün şaşkınlığa düştüğü o eski harikalar diyarı değil artık elbette. Ama bölge hizmetçi durumunu koruyor. Yabancı gereksinimlerin hizmetinde olmaya devam ediyor. Dışarısı için tükenmez bir petrol ve demir, bakır ve et, meyve ve kahve, hammadde ve zahire kaynağı ve yedek ambarı olmaya devam ediyor. Ve zengin ülkeler bunları tüketirken, Latin Amerika’nın bütün bunları üretirken kazandığından çok daha fazlasını kazanıyorlar…

Kesik damarların ülkesidir Latin Amerika. Keşfedildiği günden beri burada her şey, önce Avrupa, daha sonra da Kuzey Amerika sermayesine dönüşmüş ve uzaktaki iktidar merkezlerinde öylece birikmiştir… Biz kaybetmişizdir, başkaları kazanmıştır. Ne var ki başkaları sırf biz kaybettiğimiz için kazanmış durumdadır.”

Nüfusunun üçte ikisinin yoksul üçte birinin varsıllık içinde yaşadığı bir dünya düzeninin kurulmasında kırılma noktalarından birisi Amerika’nın “keşfi”, yağmalanması, sömürülmesi, insanlarının öldürülmesi olmuştur. 1492 yılında Kolomb’un tesadüfen keşfetmesiyle başlayan süreç katliamlar ve hatta soykırımlarla devam etmişti. İspanyol Pizarro’nun 168 adamıyla, İnka hükümdarı Atahualpa’yı ve 80 bin kişilik ordusunu, nasıl da bir kaç saat içinde katlettiğini anlatan “gurur” metinleri bulmak mümkündür. Bu bir başarı öyküsü olarak algılanıyor, Latin Amerikalıların insan olmadıkları bile tartışılıyordu: “17. yy’da, rahip Gregorio Garcia, yerlilerin de Yahudi soyundan geldikleri savını ortaya attı. Onlar da tıpkı Yahudiler gibitembeldi, İsa’nın mucizelerine inanmıyorlardı ve İspanyolların onlara yaptıkları iyiliklere minnet etmiyorlardı’. Hiç olmazsa bu papaz, yerlilerin de Adem ve Havva’nın soyundan geldiğine inanmıştı. O dönemde din ve felsefe bilginlerinin çoğu, Papa III. Paulus’un 1537’de yayımladığı bildiriye karşın, yerlilerin “gerçektumblr_n5m17oHNzo1r65v2ko1_500insanlar” olduğuna inanmıyordu.Bu yüzden de “Batı Uygarlığı”, kıtanın keşfedilmesiyle karşılaştıkları bu insanları yok etmekte beis görmemişti. Öldürmediklerini ölümcül çalışma koşullarında kullanıyorlardı. Öyle ki, çalıştırıldıkları altın ve gümüş madenlerindeki koşullar yerlileri toplu halde intihara sürüklüyor, bu koşullarda çalışmaktansa ölmeyi tercih ediyorlardı. Şu cümle soykırımın boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir: “Yabancı fatihler ufukta göründüğünde Amerika’daki yerlilerin toplamı en az yetmiş milyondu. Bir buçuk yüzyıl sonra toplam yerli nüfusu üç buçuk milyona düşmüştü.” Sömürgeciler yaptıklarını haklı çıkaracak açıklamalar bulmaya çalışıyor, katliamı bir hayırseverlik gösterisine dönüştürüyordu. Örneğin dönemin Eski Dünyalı Meksika valisi, yerlilerin “ruhundaki kötülükle” savaşmanın tek yolunun onları madende çalıştırmak olduğuna inanıyordu. Böylelikle yerliler ruhlarındaki kötülüklerden kurtulacaktı.

Bütün maden yataklarını ve tarım alanlarını talan eden, insanları öldüren veya ölümcül koşullar altında çalışmaya zorlayan “uygar dünyanın” bu büyük “keşfi”, Latin Amerika halkına ölüm ve acıdan başka bir şey getirmezken, Avrupa’da Rönesans patlaması yaşanmaktaydı. Latin Amerika’dan getirilen altın ve gümüş, başta İngiltere olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinin kalkınmasına yol açmıştı. İngiliz Sanayileşmesi başladığında, sadece Londra’ya giren Brezilya altını, haftada 25 bin kiloya ulaşıyordu. Uygar dünyayı sanayileştiren bu altın Amerika yerlilerine uygarlık adına, hastalık ve ölüm getiriyordu. Rönesans’ın, reformların, sanatın, sanayi “devriminin”, kısacası Avrupa kapitalizminin yükselişinde Latin Amerika maden yatakları, tarım alanları ve elbette insanların maruz kaldığı zulüm vardı.

Galeano, kitabının yayımlanmasından yedi yıl sonra şunları söylemişti: Kitaba en coşkulu tepkiler gazetelerin edebiyat sayfalarından değil, günlük hayattaki bazı olaylardan geldi. Örneğin Bogota’da bir otobüste kitabı yanındaki arkadaşına okuyan genç kız, sonunda, yüksek sesle bütün yolculara okumaya başladı. Şili’de Santiago katliamından kaçmakta olan bir kadın, bebeğinin bezleri arasında kitabın bir kopyasını da kaçırdı. Bir öğrenci, bir hafta boyunca, Buenos Aires’te Corrientes sokağındaki kitapçıları tek tek dolaşarak kitabı parça parça okudu, çünkü satın alacak parası yoktu.

Aynı şekilde, en olumlu yorumlar da ünlü eleştirmenlerden değil, kitabı yasaklayarak yücelten askeri diktatörlerden geldi. Latin Amerika’nın Kesik Damarları, ülkemde, Uruguay’da ve Şili’de yasaklandı. Arjantin otoriteleri, televizyon ve basında kitabın gençliği zehirlemeye yönelik bir araç olduğunu açıkladılar. Blas de Otero, “Yazdıklarımın görülmesine izin vermiyorlar, çünkü gördüklerimi yazıyorum” demişti”.

Eduardo Galeano, “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” hakkında bir söyleşisinde, genç yaşta yazdığı bu kitabın oldukça keskin olduğunu ima edip bir daha onu okumayacağını ifade ettiği söylenir. Ben de diyorum ki, Galeano varsın bir daha okumasın ama bu kitabı, dünyada okuma yazma bilen herkesin en azından bir kere okumasında büyük yarar var.

İsmail Gezgin – edebiyathaber.net (11 Şubat 2015)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z