Masthead header

Sırlarla büyüyen yalnızlık: Gündönümü | Funda Dörtkaş

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Doğum ile ölüm arasında insana ayrılan zamanın gerçekliği, biteviye bir anlam arayışının çaresizliği ile kesişir. Tıpkı Cioran’ın dediği gibi hayatın bir mucizeyi işaretlemediği ve tedirginliğimizi heba oluşumuza kadar vardıran âna ve hayatın devimine yönelik hayranlık yok olduğunda, her şeyle aramızdaki deneyimi tökezleten yalnızlık başlıca inancımızın sahibi olur[1]. Yalnızlık, tekinsiz hayatın en güçlü unsuru olan hakikati karşımıza kabulleniş kisvesi altında çıkarır. Hayat anlatır. Oysa insan, hayatın ona gösterdiklerini anladığını zanneder. Bu bölünmüş kavrayış insana bahşedilen zamanı sırlarla örer. Anlamın, yalnızlığı sırlarla kapladığı geniş alan, biçimsiz bir değişkenlikle bölünür.

Şüphesiz insan varoluşunun birbirine içkin her bir dizgesi, yalnızlığın onulmaz yönüyle birleşir. Çünkü “istemekle olmak, hayal etmekle yaşamak arasında kapanmaz mesafeler” olduğunu bilmek hayatın mânâsına mağrur bir dokunuştur. Yeryüzünün aslî sahibi adaletsizliğin imlediği her şeye, her ilişkiye, birinin, diğerinin can çekişmesiyle beslenen varlığına, kader denen sahibi bilinmez yasa eklenir[2]: Mağlup olanların başının üstünde harelenen bu yasa, her yinelenişinde merhamet duygusunu açığa çıkarır. Başımıza gelenleri isteyen kaderse, olan biteni kabul etmek -yaşadığımız dünya bile henüz yerini bulamamışken- acı verir ve bu acı bizi o sonsuz girdabın içinde sürükleyendir. İnsanın karşı duruşu ise dünyanın girdabı kadar kötü ve çaresizdir. Çaresizliği adlandıran kader, kelimenin sığındığı merhamet ile insanın başına gelenleri hafifletir. Diğer insanlar tarafından terkedilmiş olmak değildir esas yalnızlık, o insanlar arasında çekilen acıdır.

İnsan kaderini değiştiremediğinde kendinden ve yaşamından daha da nefret ediyordu. Yüz bin tane keşke ayaklanıyordu içinde. Ta her şeyin ilk başından itibaren… Geriye dönememek ne kötü… İnsanı asıl çaresiz kılan şey bugünü değil, geçmişiymiş; geçmişte olup bitmiş hiçbir şeyi değiştirememesi…”

Kerim Özcan, İletişim Yayınları tarafından basılan Gündönümü adlı ilk romanında böylesi bir çaresizliğin ortasında kalmış insanların anlam arayışına korkular, tedirginlikler ve sırlar arasında tozlanan karanlık içinden bakıyor. Yersiz yurtsuzluğu, köksüzlüğü, mahremiyeti, aileyi insanı huzursuz eden küçük alanından alıp anlatısının sahiplerine, romanın karakterlerine emanet ediyor. Kendini imha eden duyguların cüretkârlığına ve hakikat karşısında incinenlerin hayatın kesinliklerine tahammül edemeyişlerine hatırlamanın kırılgan tarafını ekliyor. İnsan ruhunun içinde barındırdığı karşıtlıkları, sırları ve hayal kırıklıkları karşısındaki şaşkınlığı, yalnızlığın trajedisiyle mağlup olanların kederiyle anlatıyor.

Hayat bizi sürekli kandırıyor. Ne zaman bir yıkım yaşasam, ne zaman mücadele etme arzumu yitirecek olsam sanki başka bir yaşam varmış gibi, sanki güzel günler görecekmişim gibi sineye çekiyorum; bu acılarla dolu hayat gerçekte var olan hayatım değilmiş gibi, ikinci bir hakkım varmış gibi “Olsun, boş ver,” diyorum. Ayakta durabilmek için var kalma içgüdümüzün bilinçaltımıza ikram ettiği bir teselli olmalı bu.”

Yaşadıklarıyla hayatından bahtiyar olup olmadığını bilemediğimiz imam Bahtiyar Hoca’nın sabah ezanına gittiğinde gasilhanede bir kadın cesedi bulmasıyla başlayan roman; hocanın ölünün çantasında bulduğu defterle değişen yaşamına, cami avlusuna bırakılmış Cemre’nin terkedilmişliğine, yalnızlığına ve köksüzlüğüne, yetiştirme yurdundaki en yakın ve tek arkadaşı Yeliz’le yıllar boyu süren kader ortaklığına, tanıklıklarına, evlatlık verildiği ve fakat sonrasında onu yurda geri veren aileyle yaşadıklarına, Atıf babasına olan sevgisine, sevgilisi Melih’le adı konulamayan, tedirginlik ve güvensizlikle beslenen gel-gitli ilişkisine, esasen insanın görünenden çok karanlıkta kalan hakikatlerine odaklanıyor. Kendi hayatının suyuna, havasına, toprağına can verememiş romanın ana karakteri Cemre’nin teselliyi kendi Tanrı’sını aramakta buluşu, “kimseye değmeden, hiç bağ kurmadan, kimselere yaklaşmadan, kök salmadan” şehirlerarası otobüslerde, otogarlarda, otel odalarında nefeslendirmeye çalıştığı günleri, “en çirkin günahların” yeri olarak gördüğü bedeniyle yüzleşmesi, sırları, kırgınlıkları, hatırladıkları, unutamadıkları, yorgunluğu, hüznü ve melankolisi varoluşunun sessizliğinde ve suskunluğunda parçalanıyor.

Kaçış ile yüzleşme arasına sıkışan hayatlara tanıklıkla hemhal olan Gündönümü, insanın iç dünyasına ait sıkıntıları ve çıkmazları yerinde kullandığı metaforlarla (Cemre’nin kuşu Maviş’in kafesi, bir kaçış unsuru olarak yol) betimliyor.   Durağanlıktan uzak, polisiye türünün nitelikleriyle örülmüş kurgusu (ve fakat başlı başına da polisiye roman şeklinde tanımlamak doğru olmayacaktır) ile Gündönümü, roman karakterlerinin kendilerini ve hayatlarını anlattıklarını da çerçeveleyecek şekilde, gerilimi ve merak duygusunu belirli bölümlerde yükselten anlatı yapısına sahip. Gerçekçiliğinin teşhirden çok anlatının hakikatiyle örtüşmesine yönelik olduğunu söyleyebileceğimiz roman, zamanın akışını geriye dönüşlerle durduruyor. Geçmiş ile şimdi arasında bu sayede kurulan bağ, roman karakterlerinin sırlarını ortaya çıkarmak ve yalnızlıklarını detaylandırmak adına olanak sağlıyor. Kerim Özcan, doğum ve ölüm arasındaki zamanı ve insan hayatının mahremiyetini odaklayan anlatısına yer yer Cemre’nin günlüğüne yazdıklarıyla ara veriyor.

Dağların yüksekliğini, ağaçların rengini, ateşin sıcaklığını, ekmeğin tadını, sevişmenin hazzını bilmek zorunda değildim. Hiç bilmemek bilip de mahrum kalmaktan daha kolay olmalı. Ben ne kolayı biliyordum ne de zor olanı. Çünkü ben, ben olmamıştım o zaman. Yaşadıkça öğrendim. Öğrendikçe katlanılmaz oldu her şey. Öyle bir yere geldim ki artık, bütün bildiklerimi unutma arzusuyla doluyum. İçimin geçmişte zaman zaman başka duygularla, türlü isteklerle dolup taştığını inkâr edemem.”

Romanın mekânsal sürekliliğini, Cemre’nin anlam arayışına içkin yolculuklarıyla bölen Özcan, şehirlerin her birinde, anlatının içine hayata tanıklığın da uzun bir yol olduğu detayını ekliyor. Geri dönüşlerle bölünen zaman ve mekân algısını parçalayan, süreksizleştiren yolculuklar, romanı durağanlıktan uzaklaştıran özelliğe sahip. Bu sayede anlatının zaman-mekân bağlamı, karakterlerin hikâyelerindeki boşlukları roman tamamlanana kadar okurun doldurmasına yardımcı oluyor. Kaybettiklerini umutsuzca aramak yerine, kendine kızgınlığıyla öz benliği arasındaki mesafenin boşluğunda kalanların yanılgısını, yalnızlığı ve kederi, sırları ve hakikati, sessizliği ve suskunluğu, varoluşu ve ölümü hayatın hakkını yine hayata teslim ederek anlatan bir ilk roman olarak Gündönümü, Kerim Özcan’nın yeni kitabı için merak uyandırıyor.

Funda Dörtkaş – edebiyathaber.net (27 Aralık 2017)

[1] Cioran, E. M. (2011), “Çürümenin Kitabı”, Çev: Haldun Bayrı, syf. 36-37, İstanbul, Metis Yayınları.

[2] A.g.e, syf. 41-43.

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z