Masthead header

Sevin Okyay: “Beni asıl sevindiren, arkadaşlarımın kitabı okurken kendilerini arkadaşlar arasında hissetmeleri oldu.”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Söyleşi: Adalet Çavdar

Sevin Okyay’ınAra Sıra ve Daima” kitabı ON8 Kitap tarafından yayımlandı. Okyay daha önce gazetede yazdığı porteleri kitabı için yeniden derlemiş. 72 kısım tekmili birden kültü sanat camiası içinde olan dostlarını, tanıdıklarını, onlarla anılarını yazmış Okyay. Bir şekilde takip ettiğimiz insanlara dair ince ayrıntılar sunuyor kitap. Bir de artık göçüp gidenleri içimiz biraz cız ederek biraz gülümseyerek yeniden anmamızı sağlıyor. Sevin Okyay’ın canlı hafızanın izlerini taşıyor. Arkadaşlık, vefa, hatırlamak kelimelerinin anlamlarını yeniden hatırlatıyor.

Sevin Okyay ile kitabını ve dostluklarını konuştuk.

Öncelikle ilk sorum elbette bu kitabın ortaya nasıl çıktığı? Bu portrelerin bir kısmı daha önce gazete yazılarınız içerisinde yer almıştı diye hatırlıyorum.

Evet, 2003 ya da 2004’te başladı. Radikal’in Cumartesi ekinde. Beş yaşındaki Utku’nun Ornette Coleman konserindeki hali çok hoşuma gitmişti. İlk onu yazdım. Onu Haluk Bilginer izledi (Daha önceki bir söyleşi de vardı elimde). Sonra da arkası geldi. Bir baktım, Radikal Cumartesi’de portre yazıyorum. Başka yerlerde çıkan yazıları da ekledik.

Kitabın içerisine aldığınız ya da almadığınız, alamadığınız insanlara nasıl karar verdiniz?

Önce çok sevdiğim portreleri aldım. Sevildiğini düşündüğüm kişileri de… Aslında Müren’le birlikte seçtik. Bir tür bütünlük oluşturmaya çalıştık. Sonra yirmi tane de yeni portre yazdım. İçlerinden örneğin Yalçın Granit portresi, bu kitaba katabildiğim için çok memnun olduğum bir portredir. Beni asıl sevindiren de, arkadaşlarımın kitabı okurken kendilerini arkadaşlar arasında hissetmeleri oldu.

Ailenizden kişileri de yazmışsınız? Onların tepkileri ne oldu?

Hiçbiri fikir beyan etmedi. Zaten üçü, artık bizimle birlikte değil. Kutlukhan, gazeteye yazarken onu yazmamamı söylemişti. ON8 blog yazarı olduğu için bu sefer kaçamayacağını kendisine zevkle bildirdim ama okuduğunu sanmam.

Portreler içinde kaybettiğimiz pek çok insan da yer alıyor. Ne çok ne çabuk terk-i diyar eylemişler. Onların metinleri üzerinde çalışırken ne hissettiniz? Kaybettiğimiz insanlara yazdıklarınız biraz mektup misali okunuyor.

Gazetecilik insanı böyle kayıplara bir ölçüde alıştırıyor. Siz bir türlü hazmedemeseniz de. Zaten çoğunu da öldüklerinde yazmış olmam gerekir. Gazetecilik insanı güncellik kıskacına hapsedebiliyor çünkü. Mektup misali okunması doğrudur, çünkü bizi bırakıp gidenlere böyle ulaşmak istiyorsun.

Portreleri okurken sizin hafızanızın ne kadar kuvvetli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Ne çok biriktirmiş ne çok gözlemlemişsiniz? Peki siz insanları, onlar hakkında düşündüklerinizi anlattınız ama insanlar sizce sizin için ne düşünürler?

Hafızam sandığınız kadar da kuvvetli değil. Bu kitapta portresi olanlardan bazıları olayları benden çok daha iyi hatırlar. İnsanların benim için ne düşündüklerini, kendileri söylemediyse eğer, bilmiyorum. Genelde olumluymuş gibi görünüyor.

Neşenize, bilginize, görgünüze hayran olmamak elde değil. Öyle ki çevrenizin de bunda payı var. Geçmiş zamanda ve bugün de arkadaşlık ne manaya gelirdi, ne manaya gelir oldu?

Teşekkürler. Bilgim ve görgümde (böyle bir şey varsa eğer) en büyük pay annemindir. Neşemi ise kendi haneme yazabilirim. İkinci bölümü ayrı bir soru olarak alırsam, eskiden dostluğa daha fazla güvenirdik. Bugün daha çok ‘iyi gün dostu’ mânâsına geliyor sanki. Ama o ‘bilgi ve kültür’ birikimi dediğinizde bazı arkadaşlarımın da büyük payı vardır.

72 kısım tekmili birden bir kitabın içine sığdırmışsınız. Bu kitap portrelerden ziyade bir hatırat gibi aynı zamanda. Okurlarınız sizinle ilgili pek çok anıyı bu metinlerden öğrenebilirler. Metinlerinizin neş’esi ise bir başka. Her şeye rağmen bunca anı, bunca kayıp, hele de içinde bulunduğunuz sektörün garipliklerine rağmen hayatla olan bağınız hiç kopmamış, hiç umutsuzluğa kapılmamış gibisiniz? Nasıl başarıyorsunuz?

İçinde bulunduğumuz sektör hiçbir zaman dikensiz gül bahçesi olmamıştı. Ama bugünkü durumu önceden tahmin etmek de imkânsızdı tabii. Biz gene de kültür-sanat gibi yangında ilk atılacak eşya durumundaki bir serviste olmanın görece koruması altındayız. Ayrıca kültür-sanat, ümitleri kırmaya kapalı konular içerir. Ben şahsen, edebiyat ve müziğin hep bizimle kalacağına inanıyorum. Neden hepsi kalmasın diyeceksiniz. Bunun için mücadele etmeyeceğimizi kim söylüyor ki? Neşem, ilgilendiğim konuların içerdiği güzellikten olduğu kadar, bugün de çok iyi insanlarla karşılaşma şansının mevcut olmasından geliyor. Umutsuzluğa kapılmamak imkânsız. Ama yeniden umuda erişmenin sırrı da ilgi alanlarımın içinde gizli.

Bu portrelerin bir yandan da benim için anı defteri görevini yerine getirdiği ise doğrudur.

Bu kadar çok insanı tanımak aynı zamanda çok unutmak demek. Kimi zaman olur, birisiyle karşılaşırız iki dakika sohbet ederiz ama arkasını döndüğünde bu kimdi diye düşünmeye başlarız? Unuttuğunuz ve sonrasında hay allah dediğiniz sizce en önemli isim kimdi?

Buraya dahil etmeyi unuttuğum mu? Kendi insanlarımı seçmeye çalıştım, hayli de başarılı sayılırım. Unutmaya gelince, yukarıda hafızamı methettiğiniz halde çok seçici bir hafıza bu. Çok şeyi unutuyorum. Hele Politika gazetesinde 1977 yılında 5-6 serviste çalıştığımdan ve birçok yeni insan tanıdığımdan beri, gerçekten kuvvetli olan hafızama da darbeler yedim. Kızımın bir arkadaşı onu tanımadığımdan şikayet ediyormuş. Oysa sevdiğim bir insandır. Bir kez daha yakınınca Elif dayanamamış, “Sen ne diyorsun? İki kere beni tanımadı,” demiş. Utanarak söyleyeyim ki, doğru. Arkadaş olduğum, oturup ciddi ciddi konuştuğum insanları unutmam. Genellikle, diyelim. Önemli isim derken, buraya koymayı unuttuğum bir isimden söz ediyorsanız, bu ancak yeni yazılanlar için söz konusu olabilir. Ötekileri mevcutlardan seçtik zaten.

Kitabın sonunda kendinizle ilgili yazdığınız yazıyı okuyunca öğrendim ne kadar çok okuldan atıldığınızı. Ve kendinizle eğlenmeyi bu kadar keyifli kılmak ne büyük güzellik. Bir sadece lise mezunu olarak kendimi sayenizde bir kez daha sevdim. İnsan sadece lise mezunu olup, çok çalışarak da istediği şey olabilir değil mi?

Aslında üniversiteye gelene kadar çok iyi bir öğrenciydim. Üniversitede ise sadece İngiliz Filolojisi ile İktisadi Ticari İlimler’den atıldım. Ama galiba ikisinden de ikişer kere ve hepsi devamsızlıktan. Çalışmak zorundaydım çünkü. Akşamları da çeviri yapıyordum. Filolojiyi seviyordum ama pek de dertlenmedim. Kolejin iyi bir döneminde orada okumuştum. Daha öncekilerle birlikte artık bazı kitapları üçüncü kez okuyordum. Bence sadece lise mezunu olmanın bir sakıncası yok. Akademik kariyer peşindeki arkadaşlarımızın küçümser bakışlarına aldırmazsanız tabii.

Canlı tanıklık niteliğinde kitap, bir yönüyle edebiyatçı arşivi niteliğinde, Türkiye’de unuttuğumuz isimler var mı bu arşivsizlik yüzünden?

Arşivi bilmem ama, gayet güzel portre kitapları var. Bu döneme ait olmadıkları için ne yazık ki yararlanamadım. Ayrıca benim kitap yapmaya niyetim olmadığı için, portre kitabı yaptığımı da düşünmedim hiç.

Edebiyatın birçok alanında üretimleriniz var yazar, çevirmen vs, şimdi de edebiyat arkeologluğu. Sırada ne var? Osmanlıca öğrendiğinizi okudum ama kim bilir daha nelerle etrafınızdaki insanları şaşırtmaya niyet etmişsinizdir.

Edebiyat arkeologluğu ile ilgim yok. Zaten kitapta edebiyat dışında kalan, hatta kültür-sanat dışında kalan insanlar var ki, sonradan onlardan küçük hikâyeler yazmadım diye pek hayıflandım. Osmanlıca’ya da YKY’nin kursunda başladım. Kutlukhan’la birlikte gitmiştik. Sonra o el yazısı kursuna kaldı, ben kalmadım. Tek istediğim çevrilmemiş kitapları, özellikle polisiyeleri okumaktı zaten. Kimseyi şaşırtmaya niyetim yok.

Sizi yakalamışken yayıncılık sormamak olmaz. Polisiye ve fantastik bilimkurgu alanlarında önemli katkılarınız oldu, genç nesil yazar ve çevirmenleri nasıl görüyorsunuz? Yayınevlerinin alternatif türlere yaklaşımları nasıl?

Genç nesil yazarların umut verdiklerini düşünüyorum, özellikle fantastik edebiyat ve bilimkurguda. Polisiyede de iyi yazarlar var, ama iyi polisiye yazmak göründüğü gibi kolay değil. Çevirmenlik için de aynı şey söz konusu. Yayınevleri daha az para vermek için genç çevirmenlerle çalışıyor, onlara olgunlaşma şansı vermiyorlar. Alternatif türlere de pek olumlu yaklaştıkları söylenemez. Tanınmış yabancı yazarların elinden çıkmış olanlara iltifat ediyorlar ama, bizim artık hayli yetkin olan genç yazarlarımıza, örneğin bilimkurguda pek itibar etmiyorlar.

edebiyathaber.net (5 Aralık 2018)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z