Masthead header

Seri katilin zeki olması imkansız

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Türkiye polisiye edebiyatı, yeni bir kahraman daha kazandı. Adı Süreyya Sami. Kadınlara karşı zayıf ve çaresiz, hayata karşı sarsak bir erkek, sistemle arası bozuk bir polis eskisi. Moda deyimiyle tam bir ‘looser’. Yani kaybeden. Ama okudukça bağlanacağımız tiplerden çünkü çözdüğü olaylarla değil çözmedikleriyle sevimli, ipuçlarını bir araya getirmekteki çakallığıyla değil dürüstlüğüyle göze giren bir detektif. Zaten ‘Feriköy Mezarlığı’nda Randevu da alışılageldik türden bir polisiye değil. Sebebi Uykusuz’daki köşesinden de tanıdığımız yazarı Barış Uygur’la söyleşide anlaşılıyor. Uygur, bildik tüm klişeleri sırasıyla bozuyor.

Emine ÖZCAN: Feriköy Mezarlığı’nda Randevu ilk kitabınız. Yazma süreci nasıl gelişti?

İlk önce sonunu ve başını yazdım. Hep bir romanın ilk cümlesini yazmakla ilgili bir dert olduğu söylenir, benim öyle bir sıkıntım olmuyor. Son cümle tam tersine çok daha önemli geliyor.
– Ben de zaten kitabın sonunu konuşmak isterim. Polisiyenin beslendiği pek çok efsane var. Kusursuz cinayet yoktur gibi. Detektif ipuçlarını bir araya getirip olayı çözer. Ama bu kitabın sonunda okur ters köşeye yatıyor. Aslında Türkiye’de polisiye olacaksa böyle olur fikri oluşuyor kitabın sonunda. Gerçekçilik payı yüksek yani.
Evet, pek çok efsane var. Mesela seri katillerin zeki olduğu gibi bir inanış söz konusu. Halbuki seri katilin zeki olması imkansız. Cinayetlerin çok büyük bir kısmında katil ve maktul arasında bir ilişki vardır. Örneğin bir kadın öldürülmüşse ilk şüpheli kocasıdır. Seri katillerin yakalanmama sebebi de zekilik değil delilik. Yoldan geçen birini çekip vurduğunuz zaman, kolay kolay yakalanmazsınız. Yakalandıklarında o yüzden komşuları ‘Normal biriydi. Ondan beklemezdik’ der. Çünkü ortada patolojik bir durum var. Zevk için insan öldürmek. Bu o kadar büyük bir hastalık ki. Vicdani olarak da çok ağır bir yük. Açıkçası seri katil hikayeleri beni rahatsız ediyor. Bir methiye sezmemek elde değil seri katiller üzerine yapılan işlerde. Halbuki tek bir cinayetin bile insan ruhunda nasıl yaralar açabileceğini Suç ve Ceza’da net bir şekilde okumuştuk.
Diğer yandan kusursuz cinayet olur mu? E olur tabi. Niye olmasın. Olduğunu da herhalde en çok biz görüyoruz. Kusursuz cinayet, failin meçhul kalması, ceza almaması demek diye düşünüyorum.

ACIMASIZ DÜNYA
– Gazetelerin 3. sayfalarını takip eder misiniz?
Çocukluktan kalan bir alışkanlık. Kim kimi öldürmüş diye bakıyorum.
– Hatırınızda kalan, etkilendiğiniz çarpıcı bir olay hatırlıyor musunuz?
Suçun tekniğinden değil de koşullarından etkileniyorum. O suça konu olan dünyayı anlamlandırmaya çalışıyorum. İnsanlar arasındaki ilişkilerin genel geçer kabul ettiğimiz orta sınıf ahlakının nasıl da dışında olduğunu görüyoruz. Gazeteler üst sınıfın haberlerini magazin sayfalarında, alt sınıfın haberlerini de üçüncü sayfada kullanır. Saçma bir şey. Çünkü gazeteleri orta sınıf insanlar alıp okuyor. Ve orta sınıfın kendine has bir ahlakı var. Dünyayı öyle zanneden bir ahlak. Tabi artık orta sınıfı da tanımlamak zor Türkiye’de. Üçüncü sayfada işlenen suçların tekniğinden ziyade daha sosyal bir gösterge olmalarıyla ilgileniyorum.
– Mesela Münevver Karabulut cinayetinden sonra vücut bütünlüğünü ihlal ederek cinayet işleme vakaları arttı. Eskiden çok yoktu.
Canavarca hislerle öldürme
–  Evet.
O hep tartışmalı bir konu ama. Buna mean world syndrome deniyor. Herhalde adi / acımasız dünya sendromu diye çevirebiliriz. Dünyamız gittikçe daha kötüye gidiyor diye bir algı. Halbuki bu kadar kötü gözükmesine rağmen dünyamız daha iyiye gidiyor. Sadece biz çok daha kötü olduğunu görüyoruz. Bunun da sebebi var. Hepimiz küçükken, bilhassa bu haberler bizden daha fazla gizlenirdi. İkincisi biz ülke olarak kitle iletişim araçlarıyla geç tanışıp kullanmakta abartmış bir ülkeyiz. 1990’lara kadar tek televizyon kanalı vardı. 1985’e kadar renkli televizyon seyretmedik. 10 yıl gibi kısacık bir sürede tek kanallı siyah beyaz televizyondan belki de Avrupa’nın en fazla kanallı ülkelerinden biri haline gelip çok yoğun bir enformasyon bombardımanına maruz kaldık. Kitle iletişim araçlarının büyümesiyle birlikte Türkiye’nin her tarafından haber almaya başladık. Eskiden de şiddet vardı şimdi daha çok görünmeye başladı. Hatta eskiden belki de çok daha kanlı olaylar yaşanıyordu. Ama artık 3. Sayfalar sadece İstanbul’dan değil bütün Türkiye’den ve hatta dünyadan gelen haberlerle besleniyor ve bu da bize ‘her şeyin kötüye gittiğini’ düşündürüyor. Bu bahsettiğim sendromu ortaya atan akademisyenin ‘televizyon şiddeti icat etmedi, sadece montaj masasına yerleştirdi,’ diye bir sözü var. Şiddetin kendisinden çok görünürlüğü arttı yani.

MEDYA GÜNAH KEÇİSİ
– Görünür olması artırmaz mı?
Televizyon ya da bilgisayar oyunlarındaki şiddetin istatistiki olarak anlam ifade eden bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Cengiz Han Country Strike oynamıyordu. Charles Manson seri katil filmleri seyretmedi. Karındeşen Jack sinemadaki şiddetten etkilenmedi. Şiddet hep vardı. Patolojik bir şey ve elbette TV falan tetikliyor olabilir. Ve bu da pozitif bilimlerin konusu sanırım. Çocuk elinde silahla liseyi tarıyor. Bilgisayar oyunundan deniliyor. Bilgisayar oyunları 1950’lerde yine bu şekilde işlenen cinayetleri açıklamıyor ama. Medya, TV, Bilgisayar oyunları bu anlamda bizi rahatlatan birer günah keçisi.
– 2004’te yazmışsınız kitabınızı. Son dönemde de bir polisiye sevdası başladı memlekette. Behzat Ç. akımın öncüsü. Siz nasıl buluyorsunuz bu ilgiyi?
Aslında hacimsel bir artış yok. Türk polisiye yazarlarını say deseniz oturur sayarım. ABD’li polisiye yazarlarını say deseniz sabaha kadar bitmez.
– O halde geç kalan bir ilgi mi?
Belki de geri dönüş var. 60’larda Kemal Tahir’in yazdığı Mayk Hammer’ların çok okunduğunu biliyoruz. SAS kitapları çıkardı, beyaz diziyle birlikte. Kötü olabilirlerdi ama polisiyeydi onlar da. SAS’ların kapağında dizüstü çoraplı kadınlar olurdu. O da niye öyleydi. Aklıma takılır hep. Neyse tüm gazete bayilerinde bulmak mümkündü. Demek ki satıyordu.
– Araya ne girdi de bu ilgi azaldı? Darbe vs?
Tek parametre olamaz. Belki mizah dergilerinin başına gelen gelmiştir. 1980 sonrasında 450 bin satışa ulaştılar. Ama tek kanal vardı. Zeki Alasya Metin Akpınar skeci izlemek için yılbaşını beklemek gerekiyordu. Kemal Sunal filmleri sadece bayramda yayınlanırdı. Mizaha ulaşmak zordu. İnsanların kültür sanata ayırdıkları bütçe de bir gerçeklik. O ihtiyaçlarını ücretsiz olarak evde televizyon ve şimdi de İnternetle karşılıyorlar. Yani polisiyeye ilgili özel televizyon kanallarının patlamasıyla düştü bence.

Eskiden polisiyede kadın güçsüzdü
– Süreyya Sami’yi bana sevdiren yanları savruk olması, düşünerek hareket etmemesi. Kendini az yoruyor. Kadınlara karşı çaresiz.
Gerçek bir erkek yani (gülüyor)
– ‘Eskiden polisiyede kadın güçlü değildi ama artık güçlü’ diyorsunuz.
1950’lerdeki kadın figüründen 2000’lerdeki kadın figürüne temel dönüşüm ana etken. Bugün bilhassa orta üst sınıf dünyada kadınlar elbette hala daha az maaş alıp erkek muadillerine göre daha az tercih ediliyorlar falan ama güçlüler. Süreyya Sami orta alt sınıf bir adam ve orta üst sınıf kadınla arasında sınıfsal bir eşitsizlik var. ’50’lerin polisiyelerinde kadınlar güzellikleriyle detektiflerin hayatlarına girip sonunda kurşunu yiyorlardı. Mayk Hammer’ın öldürdüğü kadın sayısı erkeklerden fazla olabilir. Ama bugünün dünyasıyla bu çok örtüşmüyor.

Lawrence Block okudum ve…
– Polisiye yazmaya nasıl karar verdiniz?
Hep yazma işiyle uğraşıyordum. Polisiye esansı vardı sanırım ama bilinçli değildi. Tamamen ilk kez Lawrence Block okumamla oldu.
– Nasıl bir etkiydi bu?
‘Kipling’den Alıntı Yapmayı Seven Hırsız’ diye bir kitap gördüm . Kipling tartışmalı bir figür, şaşırdım. Ne olabilir diye aldım. Ve çok beğendim. Hemen diğer kitaplarını da aldım. Sonra yayına hazırlananları beklemeye başladım. Bir kere  dilini, duruşunu çok sevdim. Çok soğukkanlı. Dayanamadım. İngilizce orjinalleri aldım. Kafa göz yara yara okumaya başladım. Biraz İngilizce biliyorsam yarısını Block kitaplarına borçluyum. Bahsettiği diğer yazarları da takip etmeye başladım. Donald Westlake, Raymond Chandler, Dashiell Hammett… Kitabı yazarken de Block’la iletişime geçtim. ‘Ben sizden esinlenerek bir şey yazıyorum’ dedim.  Çok olumlu karşıladı. Kitabı da gönderdim. Mutlu olduğunu iletti bana. Tabi okuyamadı. Türkçe sonuçta.

İkinci kitap yolda
– İkinci kitap ne zaman geliyor, ipucu alabilir miyiz, ne anlatacak?
Ben ilk iki kitabı yazıp bitirmiştim zaten. İlki 2004’te geçiyor. İkincisi 2009’da geçecek. Süreyya Sami’nin polislik yaptığı dönemi ve kadınlar karşısındaki savsaklığının, hayata dair mutsuzluğunun nedenlerini de anlatacak. Süreyya Sami, çok daha çetrefilli bir işte bulacak bu kez kendini. İlk kitapta şiddet yok ama ikinci kitap biraz daha yüksek tempoda olacak ve şiddet içerecek. Kahramanımız bütün varlığını adayacağı bir işle karşı karşıya gelecek. Fena da olmayacak bence. Aldığım tepkiler de o yönde yayınevinden. Sanırım yıl sonuna kadar o da yayınlanacak.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Emine Özcan – Akşam (26 Ağustos 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z