Masthead header

“Sen benim güneşimsin, ışıldıyorsun!” | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

“Sevenlerin kavmine iniyor gözlerim:

Birbirimize bakıyoruz,

karanlık şeyler söylediklerimiz,

Karanlık şeyler söylediklerimiz,

gelincik çiçeğiyle hatıraların birbirlerini  

sevmeleri gibi

seviyoruz birbirimizi,

istiridyelere sızan şarap,

ay ışığında yüzen deniz gibi uyuyoruz.”

Paul Celan / Çev.: Ahmet Cemal

Dezsó Kosztolányi’nin “Tarlakuşu” romanında anlattığı bir kızkurusunun öyküsüne dönünce, nedense, Celan’ın bu şiirini hatırladın. Sonra bir şiirsel mektuba dökülen şu sözleri:

“Sen benim güneşimsin ışıldıyorsun,

Isıtıyorsun beni zerrelerime dek, sarıp sarmalıyorsun sıcaklığınla..

Bende senin ayın olmalıyım.

Güneş bitkileri besler büyütür

Ay ışığı da lezzet ve rayihasını verir.

Biz bu olmalıyız.”

Bu sesi alıp Celan’ın, ötedeki Furuğ’un sesinin yanına koyuyorsun:

“sesimi taşlar gibi dinliyorsun

taştansın ve duymaksızın unutuyorsun

 

ilkyaz sağanağı gibisin ve pencerenin uykusunu

vesvese darbeleriyle darmadağın ediyorsun

 

okşayışın yeşil dalı elimi

ölü yaprakların kucağına atıyorsun

 

şarabın ruhundan daha sapkınsın ve gözü

aleve kesip kendinden geçiriyorsun

 

ey kanımın bataklığının altın balığı

sarhoşluğun hoş olsun zira beni içiyorsun

 

sen gurubun menekşe rengi vadisisin ve gündüzü

göğsüne bastırıp söndürüyorsun

 

senin Furuğ’un gölgelerde kaldı soldu

onu neden Saye ile karıştırıyorsun”

Furuğ Ferruhzad/ Çev.: Makbule Aras Eivazi

“Tarlakuşu” olarak ünledikleri kızlarının bir bakıma hayatını karartan Akos ile Anne çifti, kendi sıradanlıklarını mutluluk diye algılamalarının öyküsü buruktur aslında. Taşraya sıkışıp kalmış insanların öyküsü iç içe geçen sıradanlıklar içerir. Sevgi adına sevgisizlik örgüsünü dolamaları ise tam bönlüktür aslında. Gene de anlatıcı o sıradanlığın anlatımında yaşamla barışık bir karakter çizer bize “Tarlakuşu”yla.

Sahi, çirkinlik nerede; içte mi dışta mı?

Nasıl yaşıyorsak öyle düşünür, öyle hissederiz. Sevmelerimiz de, bağlılıklarımız tutkularımız da böyledir. Yazarken de ister istemez o benlere daha uzaktan bakmayı yeğleriz.

Eğer yazıdaki hayatı yaşamdaki hayatla karşılaştırırsak hiçbir zaman iki aşkın gerçekliğin uyuş(a)madığını gözleriz.

Romanda “Tarlakuşu”nun hünerini hiçbir şey gölgeleyemez iki kişi dışında.

Asıl körlük nerede başlar bunu gören/gösteren anlatıcının romana yansıyan bakışı ister istemez insan ilişkilerine nasıl bakmamız gerektiğini de sorgulatıyor.

Romanda insanın insana bir şans vermesinin kaçınılmazlığının altı çizilirken, itirazları olanla olmayanın yüzleşmesine de kapı aralar.

Seni burada durduran romandaki hayatın sıradanlığı değildi kuşkusuz; güzeldeki çirkinle çirkindeki güzeli gören gösteren bakışının nedensellikle ilintisi…

***

Öyledir aşk gelir, ruh eşiniz bir yerdedir.

Zamanın karanlık ve aydınlık yüzü gibidir o bir görünüp bir yok olan. Sonra, zaman uğunuşlarına bürünür varlığınız. Bir serap sanırsınız ilkten. Yedi derviş, yedi sabır ilmiğini gösterir size rüyanızda. Der ki en bilgesi:

  • Uğuntu gerek âşığa, eğer ki maşukunun suretindeyse aklı fikri. Ve görmeden yürümüşse içindeki nefes, birlik yoluna ilk adımını gözleriyle atmışsındır demek. İçine doğan da sırlı güneştir, ayını saklı tutan gece gibidir.

“Kederlenmeyecek kişiler için kederlenme,” diye fısıldıyor sana.

“Bir kere anlaşıldı mı asla unutulmaz o.” Romandaki cümlenin sana fısıldadığı da buydu aslında. Sonra dönüp okuduğun “Tarlakuşu”nun anne babasına yazdığı mektuptaki saflığın çağrısı umursamazlıktı. Bir keder çağrısı gibi gelen o mektup ise yazgının ne olduğunu anlatıyordu aslında. Oysa, aşksızlıktır çirkinliği var eden, “daha kötü” deneni var eden sevgisizliğinin ırmağının aralarında aktığını gören bakış ise bönlükten başka bir şey değildi.

Romanı sonluyorsun. İçindeki ışıltılı sözlere dönüyorsun şimdi. “Ayinler&Sureler”de yazdığın bir dörtlüğü kitabe gibi ezberinde tutuyorsun:

“yüzüm renk değiştiriyor sana baktıkça,

ellerim taşıyor unuttuğum zamanı sana;

öyle bir sev ki, cenk edilmeye değsin,

sözcükler de yaban kalsın, yaralar da.”

İzdeş olmanızı gönüldeş olarak kazıyorsun kalbine. Açıp okuyorsun bilmediğin bir kutsal kitabı. Şu sözler karşılıyor seni:

“Gerçek olmayanın varlığı yoktur ama gerçek hep vardır; bu ikisinin gerçeği, görebilen kişilerce kavranmıştır.

Şunu bil ki herkesin içinde bulunan öz ölümsüzdür; hiç kimse ona bir son veremez.” (Bhagavadgitã)

Sonra şunu yazmıştın sen de: “Öyle gel ki mevsimi geçmesin aşkın.” Bir de epigraf yapmıştın şu sözleri:

“Duyularını kontrol etmeyen kişi bilgi edinemez; derin düşünemez.

Derin düşünemeyen huzuru bulamaz, o zaman da sevinç bulabilir mi?”

Şimdi durup durup “ruh eşi” dediğine de  Sadi’nin bir meselini anlatıp sözünü şöyle bağlıyorsun:

“Aşk savaşında elinden geldiğince diren. Sadi de, aşk uğrunda öldüğü için diri sayılır.”

O ise; yetinmiyor bununla sana şunu ezberinde tutmanı söylüyor:

  • Adamın biri bir meczuba:

“Cehennemi mi istersin, cenneti mi?” diye mektup yazdı. Meczup cevap verdi:

“Bu işi benden sorma. Tanrı bana neyi lâyık görürse makbulüm odur.”

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (24 Eylül 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z