Semih Gümüş,12 Eylül’ün edebiyata yansımalarını anlatıyor

Nisan 10, 2012

Semih Gümüş,12 Eylül’ün edebiyata yansımalarını anlatıyor

Semih Gümüş, Türkiye’nin önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden. Yazar ve yayıncı. 12 Eylül döneminde Türkiye İşçi Partisi’nde mücadele veren Gümüş’le, darbenin edebiyata yansımalarını konuştuk.

– Kendinizi 12 Eylül mağduru görüyor musunuz? 
– 12 Eylül’ün mağduru değil, tarafıyız biz. 12 Eylül’e giden yıllarda siyasal savaşım içinde bulunan genç kuşak, sosyalizm değerleriyle 1960’lardaki çocukluk yıllarında tanışmıştı. Daha ortaokul yıllarında kendimizi nasıl görüyorsak, lise yıllarında da sürdü bu. Sosyalisttik işte, sanki öyle doğmuştuk. 1971’de girdiğim Ankara Fen Lisesi’nde, tamamı yatılı 300’e yakın öğrencinin birkaçı dışında bütününün demokrat, önemli bir bölümünün de sosyalist olduğunu söyleyebilirim. Böyleydi o yıllar. 

– Sonrasında… 
– Sonra da tam üniversite yıllarında, 1974-1980 arasında, bu ülkenin tarihinde devletin yürüttüğü en pis savaşlardan birinin içinde, yenilmeye mahkûm, çok sert bir siyasal çatışma içinde yaşadık. 12 Eylül sabahında korkunç bir hayal kırıklığı yaşadık elbette; ama ilk günden başlayarak, 12 Eylül faşizminin aşağılık terörüne karşı yeraltına çekildik, 1990’a dek öyle kaldık. 

‘GÜÇSÜZDÜK YENİLDİK’ 

– Ne gibi?.. 
– Hiçbir zaman 12 Eylül’ün mağduru olarak görmedim kendimi. Askeri cunta insanlık düşmanı bir rejim kuruyordu, biz de ona karşı duruyorduk. Resim buydu. Hep olduğu gibi, biz güçsüzdük ve o gün yenildik, sonunda bugün, pek çok şey kazandığımızı düşünmüyorum. 

– 12 Eylül darbesinin şiddeti, edebiyat dünyasının üzerinde nasıl bir etki oluşturdu? 
– Edebiyat dünyası da yaşadığımız toplumun parçası. Herkesi nasıl etkilediyse, edebiyat dünyasınıda öyle etkiledi. Başka türlü düşünemeyiz. Şu farkla: Edebiyat dünyası dediğimiz dünya, bizim ülkemizde asıl olarak ilerici, demokrat, sol bir dünya görüşü içinde yaşıyordu. Dolayısıyla 12 Eylül’ün şiddeti onu da ezmeye başlamıştı. Yazar örgütleri kapatıldı, dergilerin yayınına son verildi. Gelgelelim, sosyalist ve devrimci örgütler üstündeki şiddetle aynı ölçüde değildi bu baskı. 

EDEBİYATIN İŞLEVİ 

– Edebiyat dünyası sizin için, tarih sahnesinde 12 Ey lül’e karşı duruşuyla aklanır mı? 
– Aklanacağından hiç kuşkum yok. Niçin aklanmasın ki. Sizi anlıyorum, edebiyat dünyasının edilginliğinden söz edenler çok oldu, ama bir yanda edebiyat, öbür yanda bir terör mekanizması gibi çalışan askeri cunta. Kaldı ki durun biraz. 

– Buyrun. 
– Edebiyata doğrudan siyasal işlevler de yüklemeyelim. Bütün bir Cumhuriyet dönemi edebiyatı toplumsal sorumluluğunu fazlasıyla üstlenmiş, kurucu bir edebiyattır ve bu özelliği yüzünden olabileceği kadar çok yönlü olamamıştır. Edebiyatın ülkelerin sıcak dönemlerinde insanların sesi olup olmadığı her yerde tartışılır. Daha yenilerde, 11 Eylül saldırısından sonra Birleşik Amerika’da bile edebiyatın yaşanan acının sesi olup olmadığı tartışması yaşandı. Edebiyat, hiçbir zaman tarihin ya da siyasetin doğrudan işlevi gibi işlevler taşıyamaz, onun sırtına görevler yüklenemez, ama uzun zaman içinde de, onun yeri başka hiçbir şeyle doldurulamaz. 


– “12 Mart kendi edebiyatını yarattı” denirken 12 Eylül için aynını söylemek olası mı? 
– 12 Mart’ın kendi edebiyatını yarattığı bugün söyleniyor. İçindeyken böyle düşünülmüyordu. 12 Mart’ın hemen ertesinde de edebiyatın 12 Mart faşizmini tam anlamıyla yansıtmakta yetersiz kaldığını düşünen pek çok kişi vardı. Yani “12 Mart edebiyatını yarattı” sözünün içinin dolu olduğunu düşünmüyorum. “Hangi romanlar?” diye sorulduğunda hep aynı romanlardan söz edilirdi. Erdal Öz’ün “Yaralısın”, Sevgi Soysal’ın, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” ve “Şafak”, Adalet Ağaoğlu’nun “Bir Düğün Gecesi”, Pınar Kür’ün “Yarın Yarın”, Füruzan’ın “47’ler”, Çetin Altan’ın “Büyük Gözaltı” romanları… Sayıca zenginlik yoktur.

'SUDAKİ İZ' SOLDAN NİYE TEPKİ GÖRDÜ?

– 12 Eylül sonrası kaleme alınan, Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” romanı o dönem sol çevrelerden tepki görmüştü. 
– “Sudaki İz” roman sanatımızın 1980’lerden sonraki verimi içinde kayda değer bir roman sayılmaz. Bunu irdelemek varken, romanı siyasetin diliyle karalamak gereksiz bir tutum. 

– ‘80 sonrası Sinan Çetin’in çektiği, sol değerleri eleştiren “Prenses” filmini, o zamanın içerisinde nereye oturtursunuz? 
– “Prenses”, her şeyden önce çok kötü bir film. Bir sanat yapıtı için “kötü” kelimesini kullanmam, ama Prenses bir sanat yapıtı değil. Bir sinema filmi mi? O da kuşkulu. Kötücül bir niyetten çıktığı izlenimini veren, niteliksiz bir iş.

“DARBE SONRASI 4 GENÇ ROMANCI ÖNE ÇIKIYOR”

– 1980, edebiyat dünyasının bir kara deliği olabilir mi? 
– 1970’ler çok zengin bir dönemdi. Nasıl olmasın. Ülke tarihinin en hızlı ve sert dönemiydi o dönem. Siyasal ve sınıfsal uzlaşmazlık hiçbir dönemde o kertede yaşanmadı. Sokaklarda 5 bin kişinin öldüğü 1974-1980 arasında, edebiyat da en verimli dönemlerinden birini yaşadı. Kaçınılmaz biçimde siyasallaştı, bunun olumsuz etkiside oldu. Bu arada çok yaygınlaştı, çok okundu, bu da önemliydi. 1980’lerin hemen başında 4 genç romancının, Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu, Latife Tekin ve Ahmet Altan’ın birden bire ortaya çıktığını ve çok okunup çok tartışıldıklarını unutmayalım. 

– Bir rastlantı mıydı bu? 
– Birbirine benzemez bu 4 romancıyı bir anda buluşturan, ama önemliydi. Orhan Pamuk’un “Sessiz Ev”i 12 Eylül ruhunu yansıtır. Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır” romanı bir başına çok önemli bir 12 Ey lül romanı olarak da okunabilir. Kaan Arslanoğlu’nun “Devrimciler” i ve sonraki romanları… 1995’ten sonra 12 Eylül’ü anlatan romanların sayısı çok arttı. Mehmet Eroğlu “Yüz: 1981” ve sonraki romanlarında dönemi çeşitli yanlarıyla anlattı. Hüseyin Kıran’ın “Resul” adlı bir romanı vardır ki, olağanüstü bir 12 Eylül alegorisidir, okunmazsa olmaz. Oya Baydar 12 Eylül rejiminin sonuçlarını anlatan romanlar yazdı.

“AYDINLAR DİLEKÇESİ DÖNÜM NOKTASIDIR”

– Edebiyat dünyasının darbeye tepkisi nasıl olmuştu? Mesela Aziz Nesin’in çabasıyla oluşturulan Aydınlar Dilekçesi ne anlam taşır? 
– Aydınlar Dilekçesi bir başına önemliydi. 1984’te, 12 Eylül’ün en karanlık günlerinde, önemli sayıda aydının Cumhurbaşkanlığı’na ve Meclis’e verdiği dilekçe, içeride ve dışarıda büyük bir yankı yaptı. Dönüm noktalarından biridir. Aziz Nesin’in öncülüğünde, artık aydınlar seslerini duyulacak ölçüde çıkarmaya başlamıştı. O günlerde çok heyecanlanmış, ümitlenmiştik. 

– Bu dönemde İslamcı ve muhafazakâr edebiyatçılar nasıl bir pozisyon aldı? 
– 12 Eylül’de İslamcı ve muhafazakâr ya da siyasal sağcı olarak görülebilecek yazarlardan öylesine uzaktık ki, onların tepkisini ne düşündük, ne de izledik. Bir tepkilerini görmedik de. Bugünden bakınca da durum farklı görünmüyor. Ama 12 Eylül’ü destekleyen de olmadı. Sonunda, bütün baskılara karşın Anayasa referandumun da ret oyu veren yüzde 8 içinde, elbette bizden başka birileri daha vardı, bizim bütün ülkede oylarımızın da en çok yüzde 3, bugün de neredeyse yüzde 1 olduğu düşünülürse.

“ÇANKAYA'DAKİ DAVETİ KABUL EDEN SANATÇILAR”

– 1989 yılındaEvren’in Çankaya Köşkü’ne daveti, yine sanatçılar arasında tartışmaya neden olmuştu. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal davete katılmayı reddederken, Gülriz Sururi, Ali Poyrazoğlu, Sezen Aksu davete katılacaklarını açıklamıştı. Buna “90’lara gelirken aydınlar arasındaki ilk ayrışma” denebilir mi? 
– Ülkeyi acıya boğmuş askeri cuntanın yaptığı çağrıya hiçbir aydının ve sanatçının olumlu karşılık vermemesi gerektiği bugün tam anlamıyla görülmüştür. Ama bunu 90’larda da herkes biliyordu. Nasıl bir duygu ve düşünceyle kimi sanatçılar darbeci bir generalin çağrısına olumlu karşılık vermiştir, anlamaya çalışsak da, kabul edilemez. Ve sizin de dediğiniz gibi, Aydınlar Dilekçesi’nden sonra yaşanan dönüm noktaları arasında Evren’in çağrısına verilen karşılıklardaki kesin ayrışmada vardı. Özal dönemide, 12 Eylül’ün suç rejiminin parçasıydı. Evren Cumhurbaşkanı’yken Özal Başbakan’dı. Daha ne!..

Söyleşiyi gerçekleştiren: Kutlu Esendemir – haberturk.com (10 Nisan 2012)

Yorum yapın