Masthead header

Sahne Dışı Sokak Tiyatrosu: “Sözü olduğu kadar mekanı da seçmeye karar verdik”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

|Emrah Polat|

Ankara merkezli ama ayağını ve gözünü başka kentlerin sokaklarında da gezdiriyor Sahne Dışı Sokak Tiyatrosu. Sokağı tercih etmeleri sahne bulamama gibi “teknik” bir zorunluluktan değil. Tercihlerinin ardında tiyatroya başka bir yerden bakmaları yatıyor. İnsanlara “gel” demiyorlar, “gidiyorlar” ve yaptıkları her şeyi inceden inceye tartışıyorlar. Umarım birileri politik tiyatro ile kimi benzerlikleri ve ayrımları olan bu birikimi “görür” ve Sahne Dışı Sokak Tiyatro’sunun belgeselini yapar. Zira bu deneyimi geleceğe taşımak elzem. Gerekli hammaddenin ne denli hazır olduğunu sorulara verdikleri yanıtlardan anlayabilirsiniz.

Sahne Dışı Sokak Tiyatrosu ne zaman kuruldu ve amacı ne?

16 Haziran 2008’de kuruldu denebilir. Tarihi bu kadar net biliyoruz çünkü o gün Tuzla Tersaneleri’nde grev vardı ve biz orada bir sokak oyunu oynamıştık: “Hepimiz Aynı Gemideyiz, Grev Bizim Grevimiz”. ‘Denebilir’ diyoruz çünkü henüz ne Sahne Dışı olduğumuzu biliyorduk ne de bundan sonra sokak tiyatrosu yapacağımızı. Grev günü orada olmak istedik ve tiyatrocu olduğumuz için de bir oyun hazırladık. Ama çok çarpıcı bir deneyimdi. Sözün muhatabıyla aynı zeminde olmak, tam da söylemek istediğimiz şeye, grev bizim grevimiz, ölenler “onlar” değil, bizden ayrı değil; bu sistemin çarklarında ufalanan hepimiziz sözüne, oyun alanından kaynaklı, öyle bir derinlik, çarpıcılık ekleniyordu ki… Bir çoğumuz bu deneyimin peşinden gittik. Ankara’ya döner dönmez sokakta ne yapabileceğimizi konuşmaya başladık.

Biz konuşup dururken, Tez-Koop İş buldu bizi. İlk kez bir yapı markette sendikalaşmaya gidiyorlardı. Üye olan işçilerin üzerinde yoğun bir baskı vardı ve bunu bir basın açıklamasıyla duyurmak istiyorlardı. O oyunu tartışırken sokakta politik tiyatro yapmanın uçsuz bucaksız ufkunu gördük. Mesela seyirci… Sendikalaşmak isteyen işçilere oynamayacaktık oyunu. Oysa politik tiyatro yapıyorsanız genelde “destek olmak, moral vermek, haberdar olduğunuzu bildirmek” amacıyla doğrudan mağdur olana oynayabilirsiniz. Mesela bu örnekte, işvereni zaten geçelim, o marketin müşterileri muhatabınız değildir doğrudan. Elbette sahnede yapacağınız bir oyuna oranın müşterisi olan birileri gelebilir. Ama söz dağılır, muhatabı belirsizleşir. Sorunu yaşayanlar, o veya bu düzeyde, ötekileşir. Seyirci,  “onların” sorunlarından haberdar olur ve iyi ihtimalle “duygudaşlık” geliştirir en fazla. Oysa sahneyi yapı marketin önüne kurduğunuzda, az önce alışveriş yaptığı ya da az sonra yapacağı yerde çalışan işçilerin nasıl bir baskıya maruz kaldıklarını anlatıyorsunuz doğrudan. Az sonra onunla göz göze gelecek izleyen. Üstelik oyun içeriğiyle, işçilerin örgütlenmemesi konusundaki baskının bu meselede böyle açıkça ortaya çıktığını ama izleyenlerin üzerinde de falan masum uygulamayla işletildiğini söylediğinizde, az sonra karşılaşacağı işçiyle kader birliğini fark etmesi kolaylaşıyor. Bu deneyim, Tuzla’da hissettiğimize eklenince artık bir çoğumuz için vazgeçilmez olmuştu sokak tiyatrosu. Bir sonraki adımda da, bir talep gelmesini beklemeden, söz söylemek istediğimiz konuda sokağa çıkma ihtiyacı duyduk. Çok uzun, ateşli tartışmalarımız oluyordu o zamanlar. Hiçbir şeyi kestiremiyorduk. Sokakta ne yapılmalı, doğru sözü üretmek için meseleye hangi taraftan bakılmalı, doğru teatral anlatım  nasıl bulunmalı… Maalesef bu alandaki deneyim birikimi çok sınırlı. El yordamı, deneye, yanıla bulduk ne yapabileceğimizi. Şimdi kendi biriktirdiğimiz deneyimle daha bilerek yapıyoruz oyunları.

Aslında nasıl başladığımızı anlattığımızda amacımız da kendiliğinden çıkıyor ortaya. Politik tiyatro yapmak istiyorduk ama sahneye kapandığımızda “seçilen” konumundan kurtulamıyorduk.  Sözü olduğu kadar mekanı da seçmeye karar verdik. Çünkü meselenin ne dediğiniz kadar, nerede dediğiniz, kime dediğinizle de ilgili olduğunu düşünüyorduk. Yani grubun amacının tarifine oyun içerikleri kadar seyirciyi de temel alarak yaklaştık. Mekanın söz kadar önemli olduğunu düşündük. “Gel” demek değil, “Geldim” demek istedik.

Tiyatro denilince akla gelen ilk sözcüklerden biri sahne oluyor, siz neden sokağı tercih ettiniz?

Hemen hepimiz daha önce tiyatro yapmıştık. Tabii sahnede ve çoğunlukla politik tiyatro. (Bu arada, politik olmayan bir tiyatro olabilirmiş gibi konuşmak da yanlış…) Özellike Tuzla’dan sonra Sahne Dışı’nda devam edenlerin rahatsızlıkları ortaktı bu konuda. Politik oyunlar, zaten politik olan insanlara oynanıyordu. Politik olmadığını iddia eden oyunlarsa ya biçimsel denemeler konusunda radikallik göstermekle yetiniyor ya da insanların sıkıntılarını, onlara hiçbir ufuk açmadan, hiçbir yeni bağlantı göstermeden boşaltıp rahatlayacağı oyunlar sunuyordu. Oysa biz öneri getirmek, kişisel gibi görünen sorunların toplumsal bağlantılarını göstermek istiyorduk. Bunu sahnede yapmak anlamsız geldi bir noktada. Yani mesela Tuzla tersanelerindeki ölümlere bakışınızı ve ancak genel grevle, yani üretimden gelen gücün kullanılmasıyla, işverenle elin eşitleneceğini sahnede anlatsanız kime anlatacaksınız? Söz doğruydu ama yerini, muhatabını bulamamış oluyordu. Ayrıca sahne demek, bir ilişkiler bütünü demek. Kiraladım, oynadım, çıktım diye bir şey yok yani. Oraya girdiğiniz an, o ilişkiler bütününün de içine giriyorsunuz. Peter Bürger’in Avangard Kuramı‘nda tarif ettiği anlamda bir “sanat kurumu” işliyor orada. Mesela seyirci bulmanız gerekiyor. Politik tiyatrolar seyirci bulmak için genelde politik gruplarla, sendikalarla ilişki kuruyor. Ve bu giderek kapalı devre bir dayanışma etkinliğine dönüşüyor. Diğer durumdaysa, yani politik olmadığını iddia edenlerinse, her durumda izleyicisi orta sınıf oluyor. Tek neden bilet fiyatları da değil. Tiyatroya gitme alışkanlıkları, bu tür etkinliklere ulaşabilme kanalları ve buna ayıracak zaman orta sınıf için söz konusu. Gelelim bize… Biz ne politik guruplara politik oyunlar oynamak istiyorduk ne de tiyatroyu sadece bir kültür etkinliği olarak görenlere vakit geçirtecek oyunlar. Elbette, bugün sahnelerde sadece bunlar yapılıyor demiyoruz. Çok farklı ve önemli arayışlar var sahnede de. Ama bizim aradığımız sahnede aranabilecek bir şey değildi.

Tüm bu rahatsızlıklarla basit bir akıl yürütmeye vardık: Eğer eski seni kesmiyorsa, boğuyor, bunaltıyorsa yeni olan kıpırdanıyor demektir. Başka bir biçime ihtiyaç belirmiş demektir. Gözümüzü kapatıp Brecht’in “En kötü yeni, en iyi eskiden iyidir.” sözünden aldığımız cesaretle denemeye karar verdik. Yani bir farklılık arayışı değildi bizimki. “Bir de sokakta yapalım bakalım, nasıl oluyor?”demedik. Mekan, biçim ve içerikte sahne-dışı olmak bir ihtiyacın sonucuydu bizim için. “Bu değil! Bu değil!” diye diye tiyatro yapmaya devam eden insanlar bir araya geldik ve denemeye başladık.  Hala deniyoruz, her oyunla öğreniyoruz. Ama asıl bağın nereyle kurulması gerektiğini unutmadan. Bizim muhatabımız artık yeni bir şey doğurmaya gücü kalmamış orta sınıf değil, yeniyi bağrında taşıyan işçi sınıfıdır, ezilenlerdir. Onları yeniye doğru yönlendirecek, kendi talepleri için ayağa kalkışlarını sağlayacak şey elbette sadece tiyatro değildir. Sanat olsa olsa bağlantıları gösterir. Bizim amacımız da bu. Kişisel olduğu sanılan sıkıntıların nasıl sisteme bağlı olduğunu ve nasıl geniş bir kesimce paylaşıldığını göstermek… Ve bunu davet ederek değil, doğrudan yanına giderek dillendirmek.

İsmimizin ilham kaynağı da olan, Tekinsiz Teatrallik/Sahne-dışı’nın Temsili: Eurydike Olarak Beckett Oyunları makalesinde Beliz Güçbilmez sahne-dışı için şöyle diyor: “Sahne-dışı bir yer değil, bir düşüncedir. Sahneyi tersinden referans göstererek varolur. Sahne, gerçekçilerin istediği gibi “yaşamdan bir kesit”i gösterdiğinde, sahnedışı, bu kesit hariç, bütün yaşamdır. Öyleyse şöyle de denebilir; sahne-dışı dünyadan sahneyi çıkardığımızda geriye kalandır, “yüzölçümü” aşağı yukarı bütün bir evreni kaplar. Zamanı, zaman eksi şimdidir.”

Sahne-dışı’ndan sadece mekansal bir reddedişi anlamıyoruz. İçeriğe dair de bir dışardalık tarif ediyoruz. Sahnede pek söz konusu edilmeyen, edilse bile kabalaştırılarak anlatılan, asıl karakterin hikayesinin süsü olarak kalan öyküleri anlatmaya çalışıyoruz. Aslında sahnede olup biten her şeyde  belirleyici olan ama iyi ihtimalle şöyle bir değinilip geçilen toplumsal/politik sorunlar söz konusu etmek istediklerimiz. Mesela dilini konuşamayan çocuklar, arkadaşlarının cenazesini alamayan Tekel işçileri, kot kumlama işçileri, yaşadığı yerden sürülmeye çalışılan insanlar, tutuklu öğrenciler… Meseleleri sayınca hızlı olmamız gerektiği de çıkıyor ortaya. Yani mesela Tekel direnişi için bir oyun hazırlayacaksak aylarca prova yapacak zamanımız olmuyor. Gündemdeki bir meseleyle ilgili söz üretebilmek için hızlı olmak durumundayız. Bu nedenle tek bir meseleye aylarca kapanmayı gerektiren sahne çalışmalarını da yapamıyoruz. Yine belirtmeliyiz ki, bu tür bir çalışmayı yanlış buluyoruz anlamında bir yaklaşım değil bu. Tiyatro çok geniş bir alan. Her grup kendi derdince bir ucunu tutup orada denemeler yaparak ilerliyor. Yani aslında her grup bir alanı denerken, toplamda büyük bir deneyim birikiyor. Biz denemek, derinleşmek ve imkanlarını araştırmak için bu tarif ettiğimiz sahne-dışı alanı seçtik. Sadece kendimiz için değil, toplam tiyatro deneyimi için de bir birikim yarattığımızı düşünüyoruz. Ve arayışı başka alanlarda derinleşen grupların deneyimlerinden çok şey öğreniyoruz.  Örneğin sahnede hikaye anlatmanın imkanlarını deneyen Seyyar Sahne, geleneksel tiyatro araçlarıyla modern bir anlatım kurma konusunda denemeler yapan Tiyatro Tem, seyirciye ulaşma ve sahneyi bir meseleyi tartışma alanı olarak kullanma konusunda denemeler yapan Duvara Karşı, performansın imkanlarını araştıran Domus Sanat Çiftliği ilk elde aklımıza gelenler. Tiyatronun en etkileyici tarafı kolektivizme olan kaçınılmaz bağlılığı. Sadece oyun düzeyinde değil, toplam tiyatro deneyiminin birikmesi anlamında da bir kolektivizm söz konusu. Biz derdimize, beklentimize en uygun olan bu ucu tuttuk ve olanaklarını deneme konusunda inat etmeye karar verdik.

Oyuncu biriktirememe sorunu yaşıyor musunuz? Sokak Tiyatrosu tutkusunun üniversite bitince, çoğu hoş şey gibi bittiği söylenir.

Açık bir grup yapımız var. Elbette sürekli vakit ayıran, öncelikli olarak Sahne Dışı’yla ilgilenen bir kadro var. Ama bunun dışında, oyunculuk ya da içerik hazırlama anlamında, oyun düzeyinde destek aldığımız arkadaşlarımız da var. Sürekli vakit ayıran arkadaşların çoğu öğrenci değil. Zamanla oluşmuş bir kadro bu da. Sokak deneyimini Sahne Dışı’nda kazanmış, düşünsel olarak onayladığı için kalmış insanlar. Biriktirme konusunda biraz bu seçilime güveniyoruz. Bir süre bulunup giden çok oluyor elbette. Ama kalan da kalıyor. Gidenler burada kazandığı deneyimi, sokak için olsun olmasın, kendi teatral deneyimine katmış oluyor, kalan da bizimle devam ediyor. Bu deneyime sadece sokakta tiyatro yapmış olmak dahil değil. Oyun üretimi konusunda da başka bir deneyim yaşıyor bizimle çalışan insanlar.

Oyunları nasıl hazırlıyorsunuz?  Metin bulmakta zorlanıyor musunuz?

Başta söz ettiğimiz, tiyatroyla ilgili dertlerimizi çözmeye çalışırken yine basit bir akıl yürütmeye vardık: Üretim biçimi değişmeden ürün değişemez. Alıştığımız, bildiğimiz oyun üretme biçimini kullanmamaya karar verdik.  Oyunun her aşaması birlikte hazırlanmalı, dedik. Çünkü mesele oyun üretmek kadar, oyunun konusu olan meseleye dair doğru bir yaklaşım geliştirebilmekti. O yüzden, biçimden içeriğe oyunun her aşamasını birlikte tartışarak kuruyoruz. Sahne Dışı’nda en önem verdiğimiz şeylerden biri emek türleri arasında ayrım yapmamaktır. Yani bizde yazanlar, oynayanlar, yönetenler yoktur. Herkes her aşamada çalışır. Hazır metinlerden yararlandığımız da oluyor tabii ama oyunlarımızı kendimiz yazıyoruz. İlk önce hakkında oyun yapacağımız meseleyi tartışıyoruz; hangi açıdan bakacağımıza, hangi yönüne ağırlık vereceğimize, oynayacağımız alanın özelliğine göre bu mesele hakkında ne söylemek gerektiğine karar veriyoruz. Sonra bu çerçeveye uygun bir oyun metninde neler olmalı, biçimi ne olmalı, onu tartışıyoruz. Metni hazırladıktan sonra provalarda uygun görsel anlatımı bulmaya çalışıyoruz. Oyunlardan sonra da uzun tartışmalarımız oluyor. Ne yaptık, nasıl yaptık, yanlış olan, doğru olan neydi, ne işledi, ne işlemedi. Bizim için önemli olan, oyun içeriğinde bağlantıları gösterebilmek. Bu ara sinir bozacak kadar sık kullanılan bir ifadeyle,“münferit” meselelerin nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunu, kişisel sandığımız sorunların nasıl sistemsel altyapıları olduğunu göstermek. Tek bir meseleyi ele aldığımız pek olmaz. Örneğin gecekondu yıkımını konu aldıysak sadece konutun, barınmanın değil, sağlığın, eğitimin paralı hale gelişine de değiniriz. Ve ele aldığımız meselelerde mutlaka sınıfsal bakışı açığa çıkarmaya çalışırız. İçerikte bunu sağlayabiliyoruz ama biçimde hala çok şey öğrenmemiz gerekiyor.

Sahne Dışı’nın Ankara dışındaki illerde de toplumsal etkinliklere katıldığı oluyor mu?

Evet katılıyoruz. En son Van’a gittik. Bir çocuk şenliği yaptık orda Van Gönüllülerini Arıyor ve Felsefe Okumaları Grubu’yla birlikte. Daha önce Diyabakır’a, Hopa’ya, İzmir’e, İstanbul’a da gittik.

Önemli bir deneyim sizinki. Bunun kaydını yarınlar için tutuyor musunuz; örneğin görsel-işitsel bir arşiviniz var mı?

Bu konuda çok dikkatliyiz. İyi bir arşiv oluşturmaya çalışıyoruz. Biz bu alandaki deneyimlere ulaşmak konusunda çok sıkıntı yaşadık o yüzden elimizde aktarabileceğimiz bir şeyler olsun istiyoruz. Oyun metinlerimiz, fotoğraf ve video kayıtlarımız yanında, oyunlardan sonra yaptığımız değerlendirmeleri de arşivliyoruz. Ki bizden sonrakiler her şeyi en baştan denemek durumunda kalmasın.

Çalışmalarınıza katkıda bulunmak isteyenler sizinle nasıl iletişime geçebilirler?

Sokakta karşılaşabiliriz ya da internet üzerinden bağlantı kurabilirler.

Ayrıca facebook üzerinden de iletişime geçebilirler.

edebiyathaber.net (2 Ağustos 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z