Masthead header

Proustçu anlatı ve Oğuz Atay romanı | Feridun Andaç

Marcel Proust’un romancı belleği günümüz romancısının en çok gidip başvurabileceği bir kaynaktır bence!

Kurduğu anakronik roman yapısı içinde bizlere gösterdiği dünya evet çok ilginç tanıklıkları içerir. Bir yüz yıl biterken, dönem Fransası’nın ihtişamının nasıl yaşandığı; ama bunun içinde barındırılan bütün hayatların döngüsünün  hangi ırmaklarda nasıl/ne yönde aktığını incelikli biçimde yansıtan Proust, burjuvazinin ve aristokrasinin ironik eleştirisini yapar.

Bir ruh durumundan yola çıkan romancı, kendi bedensel sanrısının zihnindeki sinir uçlarını öylesine kıvılcımlaştırarak açıp o dünyalara bakar ki; sanırsınız Proust, tüm bunları yazabilmek için kendini yatağa bağlamış, bedenine bunca dert edinmiştir.

Kuşkusuz bu yaratıcılığın bir yönü.

James Joyce da buna benzer sanrılar içindeydi. Proust kendini yatağa bağlarken, Joyce de Dublin’den sürgün ediyordu ruhunu. Öyle ki; “gitmesem yazamazdım,” diyecek denli kararlı ve sanrılıdır.

Her ikisin ruh arayışındaki huzursuzluk bir yere bakma biçimini doğurmuştur üstelik.

Bu biçim, bu yerdeşlik bilinci ve yurtsama duygusu romancı için önemlidir elbette.

Sanırım buna bir de “ruh arayışı”nı katmak gerek. Romancının bunu vardırdığı nokta bir yanıyla tarih bilinci, diğer yanıyla da çağını okuma düşüncesidir. Yani çağının çağdaşı olmak için kaçınılmaz olan. Ve elbette ki, vicdan duygusu.

Günlük yaşamın deneyimlerine bakan romancının üst-bilincinin izlerliği gözlemlerine yansıyanları, alt-bilincinin kavrayışı ise toplumun/insanın ruh durumunu anlatır. Bu ikili buluşmadan doğar bir romanın duygu/düşünce aurası, tözü. Burada anlatıcının kendi olma soyluluğu ise başattır elbette. Dili, kültürü, tarihsel toplumsal birikimi, yaşanılan/anlatılan coğrafyanın gerçekliği vazgeçilmezliğidir.

Buradan bakınca, Marcel Proust’un anlatıcı bilinci/belleğinin romancığımızda etkileyici bir kaynak  olduğunu söyleyebiliriz.

Yakup Kadri’den Tanpınar’a, Oğuz Atay’dan Orhan Pamuk’a uzanan roman seyrimizde üstelik yönlendirici bir kaynaktır Proust.

Onun zaman kavramına bakışı/algısı; insan toplum gerçekliğini bilinç/bellek/varlık ekseninde sorgulayışı; zamanın ruhunu anlatma düşüncesinden kaynaklanır.

Bu yanıyla Proustçu anlatının Oğuz Atay’ın romancı kimliğinde etkileyici bir kaynak olduğunu gözleriz.

Proust, duyumsanabilir bir bakışın anlatıcısıdır.

Sezginin de ötesine geçebilen bir bakış… İçgöz’ün taşıdığı gerçekliklerde kurulan dünya varolan ama görüp hissedemediğimizdir.

Ondaki “kayıp zaman” imgesini, “yakalanan”/”hatırlanan”/”yaşanan zaman” olarak nitelendirmek gerekir.

O, bize, yazmanın bir hatırlama eylemi, bir tür bellek yolculuğu olduğunu gösterir.

Bu anlamda taşıdığı zamanların içerdiği göstergeler, Proust da, yalnızca romana/roman türüne dair imleri içermez; bir metnin kurucu unsuru düşle düşüncenin, anlatıcı sesin zihninin buluşma noktalarını da anlatır bize.

Yaşamdır yazıya yön veren, yazarın yaşantı gerçekliği de bunu ortaya    çıkarandır. Proust’un ya da Joyce’un yaşama seyrinin yansıları onların romancı dünyalarını var etmiş, oradaki roman düşüncesini biçimlemiştir.

Günlük’ün de roman üzerine düşünceleri kadar yaşantı gerçekliğinin izlerinden/yansılarından da sık sık söz eden Oğuz Atay; niçin ve nasıl yazması gerektiği konusunda da kendisini birçok sorgudan geçirir. Birçok yazar/yapıt, düşünce, duygu ikliminde gezinir.

Yaşadığı coğrafyadaki sorunsalları (kendi deyimiyle “mesele”leri”) romanının tözünü kurmada öne alır.

Tutunamayanlar ile Tehlikeli Oyunlar’ın, yarım kalan Eylembilim romanlarının çıkış noktası budur. Ama nasıl anlatılmalı sorusu/sorunsalı 1960’ların düşünce/edebiyat iklimimizde Oğuz Atay’ın en temel kaygısı olur.

Bugün, postmodern anlatı dediğimiz biçimin kurucu düşüncesine varmadan, o, modern anlatının yolunun klasik anlatıları okumak/çözümlemek/irdelemekten geçtiğinin bilincindedir. Dostoyevski’yi  irdeler, Joyce ve Canetti’yi dillerinden okur. Proust’u etkilenmek/esinlenmek için didikler. Türkiye’nin ruhu üzerine düşünür, Kemal Tahir’le buluşup ayrıştığı düşünce ikliminin ne anlama geldiğini sorgular sürekli.

 “Yerli roman” düşüncesindense, “nasıl roman”ı önceler. Bunun da kendi çağına/insanına/toplumuna bakma biçimiyle mümkün olabileceğini dillendirir az da olsa.

“Biz insanı anlatıyoruz, biz çıkmazı çözümlüyoruz. Onu seviyorsak, çizdiğimiz resim biraz aydınlık getirir. Biz onu olduğu gibi sevimli buluyoruz. Nasıl olduğunu seziyorsak inandırıcı bir resim çizeriz. Bir köşesinde biz yer alırız. Burada insanı çok tezatlı yönleriyle belirtmek önem kazanıyor.” (*)

Oyun ve yaşam düşüncesinin ekseninde kurduğu roman dünyasının izlerine dönünce, ister istemez Proustçu anlatının Atay’ın roman dünyasında derin izler bıraktığını da gözlüyoruz. Konuyu biraz daha irdelemeye çalışacağım sevgili okurum.

(*) Günlük, Oğuz Atay; 1987, İletişim Yay., 281 s.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (31 Aralık 2019)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r