Masthead header

Parçalı denemeler: Şimdi ve geçmiş arasında bellek | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

“Belleğimiz bizim uyumumuz, varlık nedenimiz,

davranışlarımız ve duygularımızdır. Biz onsuz hiçiz.”                               

Luis Buñuel

Yaşama alanlarına bakmadan belleğin çarşılarında dolaşamayız.

Hatırlamak dediğimiz şey, eninde sonunda bizi bir mekâna götürüyor. Sonra, orada olup bitenlerin izlerini düşünüyoruz. Kalıcı olan ses/renk de bu hatırlananlardır işte.

Buna dair bir metni (*) önüme alınca, şunları okuyorum:

“Dünya, hem insan eliyle kurulmuş fiziki bir mekân olarak, hem de tekil ve ortak yaşantılarımızın içerisinde gerçekleştiği bir yaşama koşulu olarak karşımıza çıkar. Dünyaya ilişkin bu  ikili belirleme, nesnenin kendisinde taşıdığı kalıcılık sayesinde içerisindeki yaşantıları, bu yaşantıların aktarımıyla sağlanan bir kalıcılığı da olanaklı kılar. İşte dünyanın sürerliği ile sağlanan bu kalıcılık, mekânı; içerisinde yaşadığımız mekân olarak dünyayı anımsamamızın koşulu kılar. Öyleyse dünyanın inşa ediliş ya da tahrip ediliş tarzı ile insan belleği arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Böyle düşünüldüğünde dünyanın oluşturulduğu ilkeler yalnızca oluşturulduğu o ‘ilk anı’ yani şimdiyi değil, geçmişi ve geleceği de belirlemektedir.”

Hatırlama eylemi nesnelerin görüntüsü kadar, mekânların biçimi/rengi/kokusuyla ortaya çıkar; öyle çok da flu durmayan yaşamsal gerçeklik imleridir.

Kavrayıcı bilinç dediğimiz şey o hatırlananlarla kurulandır aslında.

Gözün karanlık örtüsünde saklananlar gibi. Hatırladıkça o görüntüler çıkar karşımıza.

Şu ân bu satırları yazarken; bir yüz  (Erol Çakmak, çocukluk arkadaşım), onunla gelen bir sokak/ev imgesi beni buluyor. Bu işaretlerle çocukluk kentime dönüyorum.

O mekânı hatırladıkça yer/renk/kokular, insan yüzleri çıkıyor karşıma. Varoluşumuzun anlamı ‘dün’de/’geçmiş’tedir, demiyorum. Ama oradan kopamadığımız da bir gerçektir.

Kavrayış ve yorumlama yetimizdir yaşatan, hatırlatan. Belleğin sırlı kapılarının ardındaki gerçeklik de böylesi bir bakışla açımlanıp değer/anlam kazanıyor.

Mekân, kalıcıdır aslında!

Onca yıkım, değişip, tahribata karşın; yerin değişmeyen özelliği insanın bununla ilişkisidir. Yıktıkça kurar, kurdukça da yıkar!

Bunu bir tür soysuzlaşma eylemi olarak almak ne ölçüde doğru!?

Durduğumuz yerde mekân duygusu hep vardı. Bağlı/bağımlı olduğumuzun yitirilmesi ve yok olması bizi sarsar. O kopuşla gelen yitiklik duygusu savrulmalara yol açar kaçınılmaz biçimde.

Mekânı, öte yanıyla, dünyayı kavrama/algılama yolu/durumu olarak alırsak; gene varoluşumuzun anlamını sorgularız.

Dönüşme durumları hatırlamanın barınağına götürebilir bizi.

Örneğin; o kopuş, uzaklaşma, yurdunu/yerini yitirme… Yaşananlar yalnızca hatırlananlarla vardır, karşınıza öyle çıkarlar.

İşte bellek dediğimiz şey burada varlığını gösterir.

Dünyanın algılanışı

Varoluşumuz, varlık ve zamanın ne’liğini anlatmaz mı? Yani, bir ölçüde, gidebildiğimiz kıyılarda hatırlananlarla içinde ve dışında olduğumuz zamana döneriz yüzümüzü.

“İlkin dünya, mekânda yer kaplayan kurulu yapıların bütünüdür, ikinci olaraksa dünya, içerisine yerleşilen, bu yerleşmeyle içinde tekil ve ortak yaşantıların gerçekleştiği, yaşamın bir bütünlük olarak bir nesilden ötekine aktarıldığı, böylece fiziksel olan dışında sürerliğin ve kalıcılığın sağlandığı bir mekân olarak karşımıza çıkar.” (agy.)

Hatırlarken bütünü parçalarız.

Önce durduğumuz yerin, şimdi’nin gerçekliği hatırlama ivmesini yaratır; sonra da oradan yola çıkarak parçalananlara bakarız.

Bir tür ayrıştırma eylemidir bu. Yani önce kendimize, kişisel tarihimizin izlerine döneriz, sonra da sürerliği/kalıcılığı olanın izlerine…

İşte mekân, kaçınılmaz biçimde hatırlamanın ivmesi olarak belleğe işlerlik kazandırır.

Zihinsel sürecin evrimini belirleyen mekân duygusu, nesnelliğin de bir göstergesi olarak çıkar karşımıza. Burada anlam üretiriz. Yaptığımız belirlemeler dünle/bugün arasındaki gel-git’e dönüktür.

Hatırlama bir anlamda belleğin karşılıklarını arama eylemidir.

Henry Miller, kendi “hatırlanan zaman”ını yazarken, biz onun ,“yaşadığım zaman” demese de; bellek zamanından geçerek /geçirerek yazdığını biliriz okur olarak. Hatta şu kaydı da düşer:

“Bakışlarım daha da derinlere doğru iniyordu. Her şey belleğin altın renkli demeti içinde yüzüyordu.”

Kaçışsız bir yolculuktur bellek yolculuğu üstelik. Bunu benlik sanrısı gibi görmek yanılgı, ama gerçeğin yanılsaması gibi de algılamamalı. Öyle ki unutuşa karşı hatırlama eyleminin yolu hep oradan geçtiğine göre; saf bilinç/saf akıl ancak yazarak yeniden var edebiliyor o ötede olanları…

Ansızın karşınıza çıkan bir kitap kapağının size hatırlattıkları, belleğinizin kapılarını açarak bir yere/zamana/mekâna/insana dönük yolculuğa çıkmanıza neden olabiliyorsa eğer; şimdideki geçmişin gücünü zihin haritanızda aramaz gerekir. Bunun da belleğin katmanlarından oluştuğunu sanırım yadsıyamayız!

Diyordu ya gene Buñuel, o olağanüstü güzel anılarını içeren “Son Nefesim”de:
“Kendini ortaya koyamayan bir akıl nasıl tam anlamıyla akıl sayılmazsa, belleksiz bir yaşam da yaşam sayılmaz.”

(*) “Anımsamanın Koşulu Olarak Mekân”, Sanem Yazıcıoğlu Öge

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (26 Kasım 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z