Masthead header

“Öyle Güzel Bir Yer ki” burası | Merve Koçak Kurt

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Yaşanan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu diye tanımlanıyor sözlüklerde “dejavu”. Anı daha önceden yaşamışlık hâli yani. “… bakkal dükkânının girişinde durmuş yıkımı izliyordum, daha önce yaşanmış olması imkânsız bir andı ama yine de kendimi o histen kurtaramıyordum. Bu anı daha önce yaşamıştım.” Murat Gülsoy’un Can Yayınları’ndan çıkan son romanı işte bu cümlelerle bitiyor. Kitabı okurken de kapağı kapattıktan sonra da okur olarak yaşadığınız his kimi zaman tam bir “dejavu” hissi…

Fırtınalı bir gecede Kerem’in dükkânında yıllar sonra bir araya gelen liseden altı arkadaş, geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar. Eski günler yâd edilir, geride kalan yıllar içinde neler yapıldığı anlatılır. Herkes kendi hikâyesini sürer ortaya; rüyalar paylaşılır, sırlar saçılır. Hesaplaşmalar yaşanır…

Kerem’in o geceki konuklarından biri de Hülya’dır.  Âşık Kerem’in Hülyası… “Sanırım aşk, gölgesi korku olan bir ağaç gibi büyüyor insanın içinde.” Aşkı tarif eder, kitabın birkaç yerinde Kerem: “Zaten aşk denilen şey insanın kafasının içinde çektiği bir film. Yönetmeni de oyuncusu da kendisi olan bir film. Bu kadar basit olabilir miydi? Yıllarca zihnimde büyüttüğüm Hülya bir hayal, bir resim, bir yalan olabilir miydi?” O yıllarda açılamamıştır bile. (Hülya: Tatlı düş, hayal… bkz. Türk Dil Kurumu)

Hülya şimdi yanı başındadır Kerem’in. Ancak aradan yıllar geçmiştir. Boynuna eflatun renkli atkılar sarıp dolaşan genç kız’ değildir artık Hülya. Değişecektir; değişmiştir de. Hülya’nın sözleri değil miydi o: Meğer her şey değişiyormuş…

Hayatı devinip duran mekân olarak hayat etmek

Murat Gülsoy, zaman içindeki değişiklikleri bir de mekânlar üzerinden anlatıyor Öyle Güzel Bir Yer ki’de. Önceki kitaplarından birindeki (Baba, Oğul ve Kutsal Roman) kahramanın sözleri aklımıza gelir: “Düşünün azizim! Hayatı zaman ile değil mekân ile idrak etmek! Hayatı akıp giden zaman olarak değil devinip duran bir mekân olarak hayal ediyorum.”

Son romanının bölüm başlıkları: “Dükkânda”, “Motelde”, “Parkta”, “Hastanede”, “Yıkımda”. Başlıklar tekrarlanıp durur roman boyunca. Yaşamın sorgulaması, geçmiş/şimdi/gelecek üzerinden yapıldığı gibi mekânlar üzerinden de yapılır. Çocukluk ‘bir eski yerli film’ gibi hatırlanır. ‘Kayıp zamanın peşinde’ koşarken Kerem, artık hayatta olmayan Yaşlı Yahudi’nin sorduğu bulmacalar aklına gelir, her seferinde bir ‘afferim’ alır.

Labirent ve aynalar

Kitabın daha ilk satırlarında korkular karşılıyor okuru. Terör mü, darbe mi, iç savaş mı yaşanıyor sorusunu sorduran siren seslerinin böldüğü gecede Kerem, Hülya’yla birlikte bir gelecek hayal ederken, tüm yaşamını bir mekâna bağlar; takılı kalır eskici dükkânına.  ‘Bir deney faresi gibi babasının fırsatları değerlendirerek oluşturduğu ucube labirent’ diye tanımladığı mekanın dağılıp un ufak olması ihtimali karşısında korku duyar.  Dükkân Yaşlı Yahudi’den kalmıştır. Eşyalar da ‘elden çıkarılan geçmiş’i hatırlatır her seferinde. “Cehennemin vestiyeriydi dükkân.”

Artık hayatta olmayan kapıcı babası da sürekli olarak karşısına çıkacaktır Kerem’in. Hem babasından emanet kimi tavırları, hem de Yaşlı Yahudi’nin babası tarafından verilen yüksek dozdaki ilaç nedeniyle öldürülmüş olabileceği şüphesi Kerem’i huzursuz eder.

Aynalar da eskici dükkânına gelenleri ürkütür.  Kulağımızda arkadaşı Ferhan’ın sözleri çınlar: “Aynalar korkutur beni Kerem… Hele böyle yan yana, karşı karşıya dizili olunca… Kaybolacakmışım gibi hissederim kendimi. İnsanın görüntüsü çoğalır ya.  Hangisinin kendisi olduğunu anlayamaz. Sonra bir bakmışsın gülüyorlar sana. Alay ediyorlar…”

Yazmak için yaşıyorum ben

Murat Gülsoy, okurlarla küçük oyunlar oynamayı seviyor yazılarında. En azından biz öyle hissediyoruz, eski metinlerini de hatırlayarak.

“Gerçek karakterler yazarın kendi iç karanlığından çekip çıkardığı gölgelerdir” tezini savunan yazar, diğer kitaplarındaki karakterlerin ölmediği gösterir gibi, sakallı köpek ve sakallı sahibini çıkarıp getiriyor Baba, Oğul ve Kutsal Roman’dan. Bu kez Gezi Parkı’nda karşımıza çıkıyor, sakallı köpek ve sakallı yazar. Hani şu yazar olan sakallı adam! Sakallı adam da Kerem’le birlikte ‘boşluğu yontan’ Pierrot’u izlemektedir kalabalığın arasında. Sonra bir tanıdık daha çıkacaktır oradan.

Sakallı yazar, Kerem’le konuşmasının bir yerinde “Her zaman içinde çalıştığım bir kitap vardır.” diyerek bir kez daha gerçek olduğunu (!) ispat eder okura.  Dikkat çekici bir sohbet gelişir aralarında:

-Onun gibi bir sanatım olsaydı ben de onun yaptığını yapardım. Dünyayı gezerdim. Baksanıza, nereye giderse gitsin hikâyelerini herkese anlatabilir. Boşluğa nasıl hükmediyor.
-Siz?
-Ben mi? Ben gidemem.

Neden gidemediğini öğreniriz sakallı yazarın. Cebinden bir defter çıkarır ve Kerem’e doğrultur: “Bu hep yanımdadır. Yazmak için yaşıyorum ben. Nereye gidersem gideyim Türkçe yazmak zorundayım. Edebiyat çok farklı. Resim ya da müzik gibi evrensel değil. Dile bağlı. Anadiline bağlı. İnsanın beyni bu dille kurulmuş oluyor bir kere. Dışına çıkamazsınız. Ben de bu dilin içinde hapsolmuş biriyim… Dil benim evim. Hapishanem. “

Bir yanda Hülya diğer yanda da Maral vardır. Kerem, kendisini seven Maral’la son konuşmasını bu mekânda, Gezi Parkı’nda yapacaktır. Yazar, satır arasında Gezi Parkı’nın eskiden bir Ermeni mezarlığı olduğunu bilgisini de veriyor okuruna. İşte o parkın yüksek ağaçlarının gölgesinde yürürken Kerem, arkasında bıraktığı Ermeni kızı Maral’a çektirdiği acıyı düşünür.

Oysa mümkün değildi

Murat Gülsoy, kitap boyunca okura sık sık déjà vu hissi yaşatıyor. Hem yinelenen başlıklar, hem de bazı ifadelerin kitap boyunca tekrarı bu hissi güçlendiriyor. Daha da kuvvetlendirmek için bölümlerden birine “Bu anı daha önce yaşamıştım.” diye başlıyor. Hemen ardından, “Oysa mümkün değildi.” diye devam ediyor. Durup kalıyoruz ikinci cümleden sonra. Ama daha önce yaşamıştık Kerem’le birlikte romanın pek çok yerinde aynı anı! Hemen bir Murat Gülsoy cümlesi geliyor aklımıza: “İyi edebiyat insanda déjà vu duygusunu uyandırıyor galiba.” Kerem ve Hülya’yla birlikte, motel odasında her seferinde kelebeğin nereye konacağını merak ederken de aynı his vardır içimizde.

Pek çok şeyi hatırladık/yaşadık Gülsoy’un kitabını okurken, peki ya Kerem ile Hülya’nın aşkına ne oldu? “Yıllarca zihnimde büyüttüğüm Hülya bir hayal, bir resim, bir yalan olabilir miydi?”

Cevabı şu satırlarda gizli belki: “Yıkıntılarda, metruk evlerde gizlenen hayaletler ancak benimle karşılaştırılabilirdi. Buradan ayrılamazdım. Eski eşyaların arasına sinip yıllarca beklemiştim ve sonunda gelmişti işte. Neler geliyordu aklıma, ne tuhaf şeyler… Hülya’nın bu kadar yakınımda olması aklımı, ruhumu, kalbimi başka türlü bir âleme sürüklüyordu. Bir şeyler olacaktı, kesinlikle…” Ne dersiniz? Okuyup görmeyi tercih ederseniz; “Öyle Güzel Bir Yer ki”… Sizi bekliyor olacak.

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (1 Aralık 2017)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z