Masthead header

Öykü: Vapur | Kemal Sümer

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Bir telefonun sesine uyandım. Melodisi çok da tanıdık değil gibiydi, acaba üst kattan mı geliyor diye düşündüm önce ama birkaç çalıştan sonra emin oldum, telefonumdaki melodiyi birkaç gün önce değiştirdiğimi hatırladım. Daha doğrusu, büyük oğlumu okul çıkışı aldığım bir gün heyecanla arabaya atlayıp melodiyi telefonuma kaydedişini. Rihanna bu, demişti, şarkının şimdi anımsayamadığım uzunca adını büyük bir ciddiyetle heceledikten hemen sonra. O an hoşuma gitmiş olacak, değiştirmeyi düşünmemiştim ama gecenin bu vaktinde (telefonumun ekranında saat üçü çeyrek geçeyi gösteriyordu) kulak tırmalayıcı geliyordu.

“Uyuyor muydun?” dedi, telefonun diğer ucundaki boğuk ses. Annemdi bu.

“Evet,” dedim, heyecanla. “Neler oluyor anne?”

“Ne olsun?” dedi ve uzunca iç geçirdi annem. Sonra anlaşılmaz sesler çıkarmaya başladı, karanlığın içinde gözlerinde biriken yaşları hayal edebiliyordum. Yüzünün aldığı şekli, duruşu, hepsi bir fotoğraf karesi gibi gözlerimin önünde beliriverdi. O an bu konuşmanın Sezer’le ilgili olduğunu anladım.

Sezer, benden altı yaş küçük erkek kardeşim. Eğitim sürecinde en son lise sıralarında görüldü, bir daha da uğramadı tahta sıralara. Ne iş yaptığıyla ilgili tam olarak bir şey söyleyemem. Bir sürü iş. O kadar çok ki, artık hiçbirinin bir önemi kalmadı. Bu durumu da alaya almayı başarır, “Ben,” der, zevzek bir gülümsemenin gerisinden, “bütün işleri yapan bir işsizim.” Ardından kafasını geriye atar ve boğazını temizler gibi coşkuyla güler. Galiba, içten içe, hayatta en kıskandığım da odur. Onun gibi olsam, diye düşünürüm, her an tüm hayatmış gibi.

“Sezer,” dedi, devam ederek.

“Yine ne yaptı?” dedim.

“Ortalarda yoktu bayâdır. Ne aramak ne başka bir şey.”

Telefonu diğer elime alıp diğer kulağıma götürdüm. Elimle duvarda ışığın yerini aradım bir süre ama uyku sersemi dengeyi sağlamak güç olduğu için vazgeçip mutfağa doğru ilerledim. Mutfaktaki dolap gözlerinden birine sakladığım sigara paketinden bir dal alıp ocakta yaktım ve balkona çıktım.

“Babanı zor ikna ettim de gitti baktı oraya buraya. Arkadaşlarına sordu. Yok. Sana da bir şey diyemedik. Günlerdir ne yiyip ne içer, artık aklım başımdan uçtu gitti valla. Neyse ki bu akşam aramayı aklına getirebildi seninki.”

“Nerelerdeymiş bari?” dedim ve sigaradan derin bir nefes çekip balkondaki sandalyelerden birine oturdum.

“Nerede olacak,” dedi, “orada burada işte. İşi bizi deli etmek ne de olsa. Seninki bu sefer de gemileri takmış kafasına, gitmiş bir belge mi ne almış bir yerlerden, garsonluk mu yapacakmış ne, gemilerle dünyayı gezeceğim işte, fena mı, diyor.”

“Anne,” dedim, sesimin şiddetini kontrol etmek için bir yandan da elimle ağzımı kapatarak, “bunun için mi bu saatte aradın beni? Ben de bir şey var sandım.”

“Seninki yolda,” dedi, beni duymamış gibi. “Gitmeden seni de bir görmek istemiş. Sabah erkenden inecekmiş gara. Hemen de geri dönecek. Yarın akşamına burada olması lazımmış, gemi kalkacakmış, öyle dedi.”

Mutfağa açılan geniş holden tıkırtı sesleri yükseldi bir süre sonra. Hemen ardından bir el holün lambasını yakıp ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Her hareketi, gecenin sessizliğinde her zamanki anlamından katbekat büyük bir sese dönüşüyordu.

“Gecenin bir yarısı burada ne yapıyorsun canım?”

Karım Nihal. Ellerini balkona açılan kapının pervazına dayamış, endişeli ve kısık gözlerle baktığı yönde benim olduğumu fark edince söyledi bu sözleri.

“Hiç,” dedim.

“Kimmiş arayan bu saatte?” dedi ve hemen yanımdaki sandalyeye ilişiverdi.

“Annem,” dedim.

“Kötü bir şey yok değil mi?”

“Yok, öyle bir şey değil,” diye atıldım telaşla.

“Ne peki?”

“Sezer, buraya geliyormuş, beni görmeye. Birazdan çıkmam gerekecek.”

Nihal, huzursuzca gerindikten sonra kollarını önünde kavuşturup göğün koyu karanlığına dikti gözlerini. Bakışları o kadar belirsizdi ki, aklından bir şeyi mi geçiriyordu, yoksa nedeni olmayan boş bir bakış mıydı bu, anlayamadım.

“Hayret,” dedi, neden sonra gözlerini yüzüme indirip. “Buraya he? O kadar yıldan sonra hem de.”

“Evet,” dedim, “o kadar yıldan sonra.”

“Hayret!” dedi yeniden ve gözlerini tekrar karanlık göğe kaldırdı.

İşte o an o gece geldi aklıma. Sezer’i gördüğüm son gece. Antalya’daydık. Konyaaltı Polis Karakolu’nun soğuk duvarları arasında sırtını sandalyenin arkalığına dayamıştı ve bana hüzünlü, kaçamak bakışlar atıyordu. Yakalanıp getirildiği karakolda henüz reşit olmayan bir kızı alıkoyup otele atmak, sonra da kaçırmakla suçlanıyordu. Karşımdaki sandalyede iki büklüm oturmuş, komiserin sorularını bir bir yanıtlıyordu. O gece karakolda ettiği iki cümle vardı ki, hâlâ hatırımdadır: “Seviyorum be abi,” demişti, gözyaşlarının arasından. “Namussuzum bak. Sevdik biz birbirimizi.”

Lisede okumak üzere geldiği Ankara’da henüz altıncı ayındaydı. Evde boş odalardan birini ona tahsis etmiş, bütün ihtiyaçları için düzenli olarak harçlık vermeye başlamıştım. Artık gözümün önünde olmasını ve hayatı bir yerinden yakalamasını istiyordum. Nihal, arada bu durumdan rahatsız olduğunu belli ediyordu ama onu duymamaya çalışıyordum. Ta ki Nihal’in bir akrabasının düğünü için gittiğimiz Antalya’da o hadise yaşanıncaya kadar. Sezer, düğün gecesi, Nihal’in lise çağındaki bir kuzenini törenin gerçekleştirileceği otelde kiraladığı bir odaya atmış, kızın anne ve babasının şikâyeti üzerine de yakalanıp karakola getirilmişti. O gece bindiği otobüsle de İstanbul’a doğru, annemle babamın evine gitmek üzere yola koyulmuştu. Bir daha dönmemek üzere tabii.

Tren garına vardığımda gökyüzü tümüyle aydınlanmıştı. Ağır adımlarla garın koridorlarında turlamaya başladım. Gar lokantası, bekleme odaları, tahta sıralar… nereye baksam orada değildi. Neyse ki trenle ilgili bilgi almak için danıştığım şişmanca, askılıkla tutturduğu geniş pantolonunu durmadan çekiştiren görevliden, trenin gara henüz gelmediğini, teknik bir arıza nedeniyle İstanbul’dan geç hareket etmek zorunda kaldığını öğrendim. Sonra da ağzının kenarında yakmadan beklettiği sigarasını ezerek ekledi görevli: “Ama neredeyse gelir.”

Etrafıma bir süre bakındıktan sonra gar lokantasına girip bir yere oturdum. Cam kenarında, kaloriferin hemen dibindeki bütün masalarda geceyi geçirmek için oraya sığınan evsizler vardı. Uzak köşede, duvar dibinde de koca valizleriyle günün ilk trenini bekleyen yolcular. Tam o sırada aradığım yüzle karşılaşmam da bir oldu, Sezer gar lokantasının buğuyla kaplanmış camekânının gerisinden benim olduğum yöne doğru bakıyordu.

Sıkıca kucaklaştık. Karşıma oturduktan sonra sustu bir süre. Görmeyeli seyrelen saçları kırlaşmaya başlamış, geniş alnı daha da açılmıştı. Öyle ki, geniş yüzünde küçücük kalan gözleri sanki bir başka bakmaya başlamıştı. Yüzünde derin bir pişmanlık ifadesi vardı. “Vay be abi,” dedi, “yıllar sonra, burada, böyle bir gece de yaşamak varmış kaderde demek.”

“Ee, anlat bakalım,” dedim, “ne var ne yok? Bir şeyler duydum, doğru mu? Gidiyormuşsun.”

Ceketinin cebindeki paketten aldığı bir dal sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı ve ceketinin öteki cebinden çıkardığı çakmakla yaktı.

“Aynen,” dedi. “Olmuyor be abi, biliyorsun. Mecbur, ne yapacaksın. Hem biraz iş biraz da macera benimkisi. İnsan sıkılıyor da zamanla, hep aynı hep aynı. Değişiklik de yapmak lazım bir yerde.”

Bir yandan da ince kabanını durmadan çekiştiriyordu.

“Yok be oğlum, ne gereği vardı şimdi?”

“Öyle abi öyle,” diye üsteledi. “Liseyi de bitiremedim zaten, kaldı öyle yarıda. Üniversite hayallerim de suya düştü böylece. Kısmet değilmiş be abi, ne yapacaksın. Neyse, dedim uzaklara gideyim, artık bir şeyler yapmamın zamanı geldi de geçti bile. Ben de attım çantamı sırtıma, düştüm yollara. Ama seni gördüğüm iyi oldu sahiden. Öyle gidemezdim çünkü. Hayat ne gösterir bilemezsin be abi, dönememek var, dönüp de bulamamak var, Allah korusun!”

Konuşmadan etrafımıza bakındık bir süre. Arada gözlerimizin buluştuğu da oluyordu ama yanlış bir şey yapmış gibi telaşlanıp hemen çekiyorduk gözlerimizi.

“Hatırlıyor musun,” diye devam etti, “çocukken yazları vapurla Yalova’ya giderdik.”

“O da nereden çıktı lan şimdi?” dedim.

“Hatta bir keresinde o vapurda ikimiz, aynı böyle karşılıklı oturmuş, gülmekten ölecek gibi olmuştuk.”

“Yok, hatırlayamadım.”

“Hatırlanmaz mı o gün be abi ya,” dedi, “çok gülmüştük hani. Sonra da babam bize yol boyunca kızıp durmuştu.”

“İnan, hatırlayamadım ya. Ee, ne olmuş ki o güne?”

“Geçen gün aynı ânı rüyamda gördüm de.”

“Hayırdır inşallah.”

“Hatta uzun süredir görüyorum aynı rüyayı. Her gece rüyamda. Hepimiz; annem, babam, sen, ben, yine vapurdayız, Yalova vapurunda. Güneş en tepede, cıvıl cıvıl kuşlar. Tam karşımdasın, karşı sıramda. Yine bir şeye gülüyoruz. Ne olduğunu bilmiyorum, deli gibi gülüyoruz ama.”

“Hayırdır inşallah,” dedim yeniden.

“Keşke o günlere geri dönebilsek be abi,” dedi. “Ne güzeldi o günler. Her şey o kadar masum, o kadar sahiydi ki. Geriye dönememek ne kötü, artık o günlere hiç dönemeyeceğini bilmek. Zaman zaman ne diyorum, biliyor musun? Keşke, diyorum, annem, babam, sen, ben, yine hep beraber olsak. Yine o vapura binsek ve Yalova’ya gitsek.”

Konuşmaya devam ettik bir süre daha. Zaman zaman gözlerimiz düşüyor, kimi zaman da araya yine sessizlikler giriyordu. Sonra da İstanbul’a gidecek ilk trenin hareket saati gelip çattı.

Eve dönüşte Sezer’i ve birlikte yaşadığımız o günleri düşündüm durdum. O günler koca bir toz bulutu gibi etrafımı sarmıştı sanki. Kapıyı açıp evin sıcak sabah sessizliğine adım atınca kafamın içinde başıboş dolaşan düşünceler de yatışıverdi. Hâlâ sabahın erken bir saati olduğundan, sessiz hareketlerle evde ne yaptığımı bilmez bir şekilde gezindim bir süre. Sonra mutfağa gidip sigara paketinden bir dal daha aldım ve balkonda iyice açılan günü izleyerek içtim. Çocukların odasına gidip onları seyrettim sonra, nefes alış verişlerini dinledim. Nihal’i yatak odamızda tekrar uykuya dalmış olarak buldum. Üzerimdekileri yine sessizce çıkarıp sıcak yatağa uzandım.

Uyanınca pencereye gidip buz kaplı yolları izledim bir süre. Araba, binanın önünde bıraktığım şekilde öylece duruyordu. Gece ayazında arabaya atladığımı, boş yolları katedip garda buluştuğum Sezer’i getirdim gözlerimin önüne tekrar. Sonra mutfağa gidip biraz atıştırdım ve üzerime kalın paltomu geçirip yine dışarı çıktım. Arabayı bu kez oğullarımın ders için gittiği yüzme havuzuna doğru sürdüm.

“Aynada kendini tanıyabilen tek hayvanın şempanze olduğunu biliyor muydun baba?” diye sordu büyük oğlum, yüzme havuzundan ayrıldıktan sonra gittiğimiz pizzacıda siparişlerimizi beklerken.

“Öyle miymiş?” dedim, düşünceler içinde dalıp gitmişken birden ayılarak. “Bilmiyordum.”

“Evet,” dedi. “Öğretmen söyledi.”

“Hayret,” dedim. “Eskiden böyle şeyler öğretmezlerdi. Anladığım kadarıyla, müfredat bayâ değişmiş bizden sonra.”

“Öyle değil,” dedi, açıklama getirmek ister gibi. “Bugün yüzme dersi hocası söyledi.”

“Hımm,” diye homurdandım. “Ne diye böyle şeyler söylerler ki çocuklara?”

“Aslında,” dedi, mahcup bir ifadeyle, “ben sormuştum.”

“Sen mi sordun?”

“Evet.”

“Neden merak ettin bunu oğlum?”

“Bilmem. Hayvanlar da bizim gibi kendilerini tanıyabiliyorlar mı acaba diye merak etmiştim.”

O sırada garson siparişini verdiğimiz büyük boy karışık pizzamızı getirip masaya bıraktı. Küçük oğlum, “Pizza geldi!” diye çığlık attı sevinçle. Pizzadan birer dilim alıp oğullarımın tabaklarına bıraktım. İştahla yemeye başladılar. Garson büyük cam bardaklarda kolalarımızı getirdi bu kez de. Çocuklar kolayı da içince oldukları yerde kıpırdanmaya başladılar.

“Evet,” dedim, büyük oğluma dönerek, “öyle olması çok doğal. Çünkü şempanzeler insan varlığına en çok benzeyen hayvan türü dünyada.”

Ağzındaki büyük lokmayı bitirdikten sonra, “Yani onlar da insanlar gibi düşünebiliyorlar mı?” diye sordu.

“Bildiğim kadarıyla, evet.”

Büyük oğlum, elindeki koladan küçük bir yudum daha aldıktan sonra, “Öğretmen dedi ki,” dedi, “onlar önceden gördükleri bir şeyi ya da yaşadıkları bir ânı insanlardan daha iyi hatırlıyorlarmış.”

Sonra tabağındaki pizza diliminden koca bir ısırık daha alıp gözlerini irice açtı ve bir şeyler düşünür gibi etrafını izlemeye başladı. Ben de pizzadan bir dilim koparıp koca bir ısırık aldım ve oğullarımı seyre koyuldum. İki erkek kardeşin gelecekte kendilerine çizecekleri yolları hayal etmeye çalışıyordum. Sonra şempanzeleri düşündüm. İrice bir şempanze bir aynanın karşısına geçmiş, kim olduğunu biliyorum, çünkü seni çok iyi tanıyorum, der gibi bakıyordu aynadaki aksine. Bir süre sonra bu kez de o vapuru getirdim gözlerimin önüne. Evet, dedim, içimden, evet kardeşim, vapurdaki her bir ânı çok ama çok iyi hatırlıyorum, hem de en küçük ayrıntısına kadar.

edebiyathaber.net (12 Kasım 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z