Masthead header

Öykü: Ne oldu Helga’ya (Mırıltılı bir gençlik hikâyesi) | Müge Koçak

Kız, havanın ve halkın pek de alışık olmadığı güneşli bir günde, otobüs durağında oturmuş, hoşça kal kartı yazmaya çalışıyordu Helga’ya.

***

Helga’yı ilk tanıdığımda sevmemiştim. Buz mavisi delici bakışları, kulak hizasında kesilmiş dalgalı saçları, her an kırılacakmış gibi duran ince bir boynu vardı. Bitmek bilmeyen bacak boyuna karşın oldukça kısa kalan gövdesi, onu olduğundan daha da uzun gösteriyordu. Okuldaki ilk günlerimde, hiç bilmediğin bir ülkede, tanımadığın insanlarla, bilmediğin bir dilde anlaşmaya çalışmakla ilgili ne hissettiğimi hangisinin daha iyi anlattığına karar verememiştim; “deveye hendek atlatmak” “sudan çıkmış balığa dönmek” “iğneyle kuyu kazmak.” “Ayvayı yemek” en uygunu görünmüştü. Sınıf Birleşmiş Milletler gibiydi. Bir İspanyol, bir Slovak, bir Fransız, diye başlayan fıkralardan, her biri farklı ülkeden yaklaşık dört tane anlatabilirdin. On iki kişilik sınıfımızda Helga, Temel’in yanındaki Alman’dı.  

Derslerde sağ elini çenesine dayar, beni izlerdi. Bakışlarını yakaladığımı anlayınca, yanakları kızarır, önüne bakardı. Bazen, konuşmak zorunda kaldığımız nadir zamanlarda, Helga’nın dövecekmiş gibi çıkan sesine aldırmamaya çalışır, “Ne tuhaf, asker gibi şu Alman,” diye düşünmekten kendimi alamazdım. Ne yakındı ne uzak. Benden hoşlanmıyor gibi gözüküyor ama yine de yeri gelince kısa kısa laflar atıyor, yüzüme dik dik bakıyordu; “saat kaç, bugünkü ödevi yaptın mı, ne yiyorsun, grammer çalıştın mı?” Ders aralarında, pek fazla kimseyle takılmaz, sürekli bir şeyler okurdu. Sınıfta diğerleriyle çoktan kaynaşmıştım, bir o hariç. Helga’yı merak ediyordum ama onun sert ve mesafeli Alman tavırları, bu merakımı dizginlememe neden oluyordu.

Bir gün okuldan eve dönerken, Helga’yı evimin önünde sokak kapımın altından bir zarf atarken gördüm. Evimi nereden biliyordu anlamamıştım. Takip mi etmişti acaba. “Merhaba” dedim. Helga çekindi, “Selam” dedi, yine dövecekmiş gibi.  

—Kapının altından attığın şey ne?

—Bilet.

—Ne bileti?

—Kediler müzikaline bilet.

—Hı?! Kimin için?

Sinirli bir tonla yanıt verdi;

—Tabi ki senin için!

 Afalladım. Kediler müzikali, Helga, ev, bilet, ben…

 —Nasıl yani?

— Cumartesi günü, saat 20.00’de. Gelecek misin, gelmeyecek misin?

—Ama…şey…ben…

—Seni ben davet ediyorum, hoşlanacağını düşündüm, eğer gelmeyeceksen haber ver, numaram zarfın içinde var, dedi ve gitti.

Şaşırmıştım, sevinmiştim, çekinmiştim sonra yine şaşırmıştım. Uzun kuyrukların olduğu müzikale bilet bulması, bu bileti hiç de yakın olmadığımızı düşünürken, başkasıyla paylaşmak yerine bana getirmesi, benimle birlikte gitmek istemesi, tuhaf dediğim insana bir anda kanımı kaynatmıştı ne yalan söyleyeyim.  

Helga ile Jellice kedilerin dünyasına yapılan on beş poundluk ucuz yolculuk, elli bin pounda bedeldi; alımlı Grizabella, tehlikeli Mavacity, tutkulu afet Bombalurina, sihirbaz Mistoffelees, bilge Deuteronomy, müzikal sonrası gürültülü İngiliz publarından birinde ard arda yuvarlanan elma biraları, gecenin sonunda bir buçuk saat boyunca Jeff ve Matt’ten hangisinin yeşil gözlü olduğuna dair tutuşulan kavga, ironisi bol kahkahalar, ve kendi ülkemizdeki yaşantılarımıza dair anılar.

Artık Helga, parkta çıktığım uzun yürüyüşlerin vazgeçilmez yoldaşı olmuştu. Hâlâ tuhaftı; yürüyüşleri sırasında durup “tapada tupada şak şuk tap” diye ayakkabılarını yere vurarak tap dansı yapan, on sekiz yaşındayken ailesinden habersiz bir yardım kuruluşuyla Hindistan’a giden, sevgilisi Çin’de, gönlü Nijer’de olan garip bir Helga’ydı işte. Görüntüsündeki sertlik ile yüreğindeki yumuşaklık birbirine tamamen zıttı. Aldığı disiplinle, bünyesindeki iyiliği harmanlasanız, bir dünya başkanı çıkartabilirdiniz bu Alman’dan. Helga nedense renkli bulurdu beni, ben de bir türlü anlayamazdım neden ona renkli geldiğimi. Almanya’dan, Türk taksicilerden, seksten, tüyden, çarşaftan, sünnetten, aşktan, dinden, öğrenci değişim programlarından, alman pastasından, çin böreğinden, baklavadan, göbek dansından, müzikallerden, gramerden, içine ettiğimiz yaşamdan, dikişten, nakıştan bahsederdik ve elbette aşktan, aşklarımızdan, terk edilişlerimizden.

Sonuçta hep aynı noktaya gelirdik; başladığımız aşklarda “salak” olan biz, “ahmak” olan erkeklerdi. Aslında, “fazla” olan biz, “değmeyen” erkeklerdi. Aşk vardı, ta ki bir başkası bizim yerimize bu oyuna girene kadar. Yine de, hiç tanımadığımız biri üzerine, hiç ummadığımız biçimde aniden “ilk bakışta” gelişen, hep hayalini kurduğumuz, ama içten içe hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz, beyaz dizilik aşk masalları yazıp dururduk.

Oyuna dönüşen bu hikâyelerde başkahraman bazen, tüm servetini elinin tersiyle itip, bir bisiklet üzerinde dünyayı dolaşan yakışıklı inci dişli Mısır prensi, bazen, yağmurlu bir günde, kırçıllı siyah paltosunun eteklerini yoldan geçen arabaların sıçrattıkları sulara siper ederek, bizi mutlak bir ıslanmadan kurtaran beyaz tenli kirli sakallı bir sokak serserisi, bazen metroda keman çalan uzun saçlı, ince uzun parmaklı müzisyen olurdu ve daha kimler kimler. “Aşk geldiğinde, mutlaka bir işaret taşıyacak” derdik; sadece bizim anlayabileceğimiz bir işaret. Beraber çatlayana kadar güldüğümüzde bile Helga’nın o donuk-göz-bakışı değişmezdi nedense. 

***

O gün otobüs durağında, gitmeleri bilmediğim ya da elvedalara alışık olmadığımdan olsa gerek Helga’ya vereceğim hoşça kal kartını bir türlü yazamamıştım. Londra’daki son günümdü. Okul kapanmış, ben de gerçek hayata atılmak üzere akşam uçağıyla Türkiye’ye dönecektim.

“Sevgili Helga, buz gibi gözlerinin ardında…”

“Sevgili Helga, uzaklar aslında…”

“Helga, yürüyüşlerimiz kadar…”

“ Buz Kız, tap dansın hiç…”

Yanıma yavaşça oturan genç çocuğu fark etmedim. Durakta oturup kart yazarken garip görünen bendim elbette, otobüs bekleyenler değil. O da belli ki otobüs bekliyordu. Yani öyle olmalıydı.

—Merhaba, dedi.

Dönüp baktım. Onu tanımıyordum, tanışmak istediğimi de sanmıyordum. Ama merhaba demeyecek kadar da kaba biri değildim.

—Merhaba.

—Sizin civ civ sarısı bir kazağınız var.

—Efendim? (Ne kazağı ya! Ne alaka şimdi! Civ civ sarısıymış! Öf Öf! Ne yazacağım ben bu karta!) 

—V yakalı.

—Ee?

—Çok yakışıyor size.

—Anlamadım.

—Okulda da giyiyorsunuz.

Başımı hiç kıpırdatmadan, kaldım oturduğum yerde. Bu çocuğu okulda hiç görmemiştim, ama hiç görmediğim birinin beni görmüş olma ihtimali de olabilirdi. Kabalık yapmasam iyi olurdu.

—Evet haklısınız, hangi sınıftaydınız?

—Ben okuldan değilim.

—O zaman nereden?

—Sizi görmeye geliyordum.

—?

—Okulunuzu, nerede yaşadığınızı, hangi yoldan gittiğinizi, neler giydiğinizi biliyorum.

—??

—Ben…

Buz bakışlarını utangaç kaldırıp gözlerime çiviledi.

—Size aşık oldum.

—???!!? 

Çocuk, cebinden küçük bir albüm çıkardı ve bana uzattı. Her sayfasında siyah beyaz bir fotoğrafım vardı, renkli olan tek şey sarı kazağımdı.

—Lütfen. Yanlış anlamayın. Size nasıl yaklaşacağımı bilemedim. Sapık gibi duruyorum ama niyetim gerçekten kötü değil. Benimle bir kahve için, olmaz mı? Sonra gidersiniz.

Huzursuzca kıpırdandım, rahat nefes almaya ve normal görünmeye çalıştım. Düşündüm, düşündüm, düşündüm – bu kelimelerin yazıldığı zaman kadar düşündüm sadece. Çocuğun yüzüne baktım. Teni beyazdı, dişleri de inci. Ellerine baktım, parmakları uzundu ve bir yüzüğü vardı; kedi şeklinde. Saçları karışıktı, sanki yataktan yeni kalkmış gibi. Ya gözleri… “Aşk geldiğinde mutlaka bir işaret taşıyacak.” Uzaktan gelen çift katlı kırmızı otobüsü gördüm, elimdeki kartı buruşturdum, yeni bir kart çıkardım çantamdan:

“Helga, kedilerden en şanslısı, civ civ sarısı kazaklısı, gitmeliyim şimdi… Buz gözlerini eritme olur mu?”

                                    ***

Londra dönüşümde bir süre daha yazışmıştık Helga ile. Onunla konuştuğumuz gibi tesadüfi bir aşkı, tam da ona kart yazarken bulduğumu, evlendiğimi, mutlu olduğumu anlatmıştım. Çok sevinmişti, hala bekâr olduğunu, belki bir gün benim yüzdüğüm sulara tap dansı yaparak gelebileceğini söylemişti. Civ civ sarısı kazağımı sormuştu. Sakladım çocuklar için demiştim. Gülüşmüştük eskisi gibi. Ama sonra, hayat, iş, güç, koşuşturma, çocuklar araya girdi. Birkaç defa daha Facebook üzerinden mesajlaştık, ama o kadar. Sonra izimizi kaybettik, iletişimimizi de.

***

Bu sabah kahvemi aldım, Twitter’da haberleri okumaya başladım. Bir video karşıma çıktı. Yüzü tanıdık biri. Orta yaşlı bir kadın, burnuna takılı oksijen kanülü ardından, Covid-19’a nasıl yakalandığını anlatıyor, belirtileriyle ilgili konuşuyor, herkesi dikkatli olmaları için uyarıyor, evde kalın diye çaresizce yalvarıyordu.  Elimde telefon, videodaki kadına bakakaldım. Çökmüş göz altları, şişmiş dudakları, kırmızı yüzüyle olduğundan on yaş büyük gösteriyordu. Sayesinde eşimle tanıştığım o hoşça kal kartının muhatabı Alman; Helga. Aradan neredeyse 25 yıl geçmişti. Yutkundum, videoyu sonuna kadar dinledim. Eşimi çağırdım, gösterdim. Video tarihine baktım, iki gün öncesini gösteriyordu. Elim titreyerek yapılan yorumları açtım, nefesimi tutarak okumaya başladım.

Ne yazık ki, tuhaf Alman Helga’nın buz gözleri, dün gece eriyip, sonsuzluğa karışmıştı. Umarım olduğun yerde tap dansına devam edersin çılgın kız.

edebiyathaber.net (25 Haziran 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r