Masthead header

Öykü: Duvar | Turgay Yıldırım

Güneşli bir sabah. Gün ışığı içeri vurmuş. Beyaz duvarda ince dalların gölgesi var. Gözleri dalmış. Derin derin nefes alıyor. Hareketsiz. Eli işe gitmiyor. Sonunda tüm cesaretini toplamış olacak ayağa kalkıyor. Faruk Bey’in kapısının önünde şimdi. İki yıldır ilk kez çalacak. Çekingen. Küçük adımlarla içeri giriyor. Elleri önünde, boynu bükük. Tuhaf, söyleyecekleri birden ağzından çıkıveriyor.

“Öğleden sonrası için izin isteyecektim.”

Faruk Bey’in yüzü bembeyaz. Ne diyeceğini bilemiyor. Bir süre öylece bekliyor. Düşünceli. Neden sonra:

“Memduh.” diyor “Yarın öğleden sonraya olmaz mı?”

“Olmaz!” diyor gür bir sesle. Kendi de irkilmiş, Faruk Bey de. Ancak durumu hemen toparlıyor.

“Yani önemliydi de.”

“Biliyorsun bu yılın raporları sunulacak. Kaç gündür buna hazırlanıyoruz.”

Memduh bekliyor sessiz sessiz. Faruk Bey yüzünü ekşitmiş, gözlerini devirmiş, bir süre kendi kendine mırıldanıyor.

“Peki işin ne zaman biter?”

“Şey, tam bilmiyorum ama ne zaman biterse gelirim.”

Faruk Bey bir şey söyleyemiyor. Memduh odadan çıkmış gitmiş bile. Zaten fırsat da bulamamış. Çaresiz içeri “Akif!” diye sesleniyor.

“Ne işi var bunun?”

“Bilmiyorum ki Faruk Bey. Sordum ama söylemedi.”

“Yıllık iznini kullanmadı diye üsteleyemedim de.”

“Efendim, masasını toplarken akşama geleceğini söyledi.”

“Evet, evet. Bana da söyledi. Neyse. Yarın, biliyorsun. Aman Akif gözünü seveyim! Eksik bir şey olursa yanarız.”

“Siz hiç merak etmeyin! Mesai yaparız gerekirse.”

“Tamam, tamam. Hadi bakalım.”

***

Ofisten çıkarken “Akif de baba adammış!” diye mırıldanıyor kendi kendine. Gördüğü ilk taksiye biniyor. Eve girdiği gibi üzerini değiştirmeye koyulmuş. Yeni aldığı siyah takım elbise, beyaz gömlek ve rugan ayakkabı. Jilet gibi. Dün akşam kestirdiği saçlarını özene bezene taramış. Şimdi de acemi hareketlerle jöle sürüyor. Evin iki alt sokağındaki çiçekçiye bir buket hazırlatmış. Geçerken onu da alacak.

Elinde çiçek yürümeye başlıyor. O kadar yolu yürüyerek gidecek. Böylece kıyafetlerin ütüsü bozulmayacak. Buna rağmen yarım saat önce olması gereken yerde. Girmeden de ayakkabılarının tozunu almayı ihmal etmemiş. İçeri girmesiyle ağır bir parfüm kokusu yayılıyor salona. Kenarda ayakta durabileceği yüksek masalar var. Garsondan çekinerek bir bardak çay istiyor. Aldığı ilk yudumda birkaç damla eline sıçrayınca ovalıyor. Ellerinin titrediğini işte o zaman fark ediyor. Sonra çayı masaya bırakıyor. Soğumasını beklese daha iyi olacak.

Zaman geçiyor, sakinleşmesi gerekirken yerinde duramıyor. Bir yandan da parmak uçlarıyla masaya vuruyor. Belirsiz bir tempoda, belirsiz bir ritim. Başını rastgele sağa sola çevirerek etrafı seyrederken gözleri dört dönüyor. Bir yandan da sakinleşmek için bir şeyler mırıldanıyor kendi kendine.

Çiçekler masada sanki boynunu bükmüş ona bakıyor. Uzakta bulutlar toplanmış. Ara ara güneşin önüne geçtiğinde gölgesi kaldırıma vuruyor. Bu arada ikinci çay bitmiş, üçüncüsü gelmiş. Zaman geçmek bilmiyor bir türlü fakat randevu saatinden de yirmi dakika geçmiş. Artık ayakta duracak gücü yok. Dikkatle tabureye oturuyor. Böylece girişi daha rahat görebilecek. Karşısında bir ayna. Saçlarını parmaklarının ucuyla düzeltiyor. Derin derin nefes alıyor. Karar vermiş sonunda. Kırk beş dakika geçtiğinde arayacak. Yapamıyor. Tam bir saat olunca. Kesin. Ellerinin içi terlemiş. Ne yapacağını bilemiyor. Bıçak kemiğe dayanmış artık. Nihayet arıyor. Telefonu kapalı. O tanıdık ses, aradığı kişiye ulaşılamadığını söylüyor. Telefon çalmadığından olacak artık aramak daha kolay. Önce on beş dakika, sonra on dakika ve beş dakika. Derken hiç durmadan arıyor. Sonuç; aynı ses. Üst üste bir düzine mesaj yolluyor. En azından bir cevap alabilir. Saate bakıyor. Üç saat geride kalmış. Kendini ancak o zaman ikna ediyor gelmeyeceğine.

Tabureden güçlükle kalkıyor. Hava iyiden iyiye serinlemiş. Omuzları düşmüş. Yürümeyecek o kadar yolu. Sokaktan geçen ilk taksiye binip eve gidecek.

Evde şimdi. Koltukta sızıp kalmış. Saçları dağılmış. Kıyafetleri kırışmış üzerinde. Telefonun sesiyle irkiliyor. Gözlerini ovuşturuyor. Arayan o olabilir. Kaçıncı kez çaldığını düşünmeden eline alıyor telefonu. Açmadan önce bardaktaki bir yudum suyu içiyor. Yeni uyandığı belli olmamalı. Deniyor ama sesi hala uykulu. Pes bir ses odada yankılanıyor. Artık yapacak bir şey yok. Telefonu açacak.

“Alo, alo!”

Arayan kapamış olmalı. Ses yok. Ekrana bakmaya cesareti de yok. Telefonu yerine bırakıyor. Çiçek buketi iyiden iyiye solmuş. Vazoya koysa canlı kalabilirdi oysa.

Koltuğa yaslanıyor. Geriniyor. Ağzını açabildiği kadar açıp esniyor. Uykusunu açacak önce. Fincanı alıyor. Önceden kalan telveyi birkaç kere çeviriyor ve tek seferde içiyor. Yüzü buruşuyor anında. Şimdi kendinde. Elleriyle koltuğun kenarlarını kavrıyor. İyice bir kasılıp, kendini bırakıyor. Ağzındaki acı tadı yok etmeli. Suyu şimdi içse işi daha kolay olabilirdi. Dört beş kere yutkunuyor. Acı tadın üstesinden gelecek böylece.

Pıt pıt sesler. Yağmur damlaları usul usul cama vuruyor. Uyurken başlamış olmalı. Aldırmıyor buna. Bir süre karşıya bakıyor sakin sakin. Beyaz, boş bir duvar. Üzerine sokak lambasının ışığı düşüyor. Camda tutunan yağmur damlaları duvarda iz bırakmış. İşte tam oraya asacakları tabloyu konuşmuşlar günlerce. Oysa bugün birlikte gidip alacaklardı. Hem de ilk günün anısına.

Kimse aramayacak, belli. Birkaç dakika bekleyip telefona azanıyor. Onlarca cevapsız arama. Hepsi de ofisten. Hiç mesaj yok. Tuşlara basıyor titreyen ellerle. Aradığı kişiye ulaşamıyor yine. Bu sırada dışarda şimşek çakıyor. Camı damlalar, duvarı gölgeler kaplıyor tamamen.  Dişlerini sıkmış. Derin bir nefes alıyor. Kendini tutamayacak. Doğruluyor oturduğu yerde. Telefonu bütün gücüyle duvara fırlatıyor. Bu kez tiz bir ses yankılanıyor odada. Parçalar saçılıyor her yana. Yeniden koltuğa gömülüyor. Gözleri kapanıyor sonra da. Kısa süre içinde uykuya dalıyor. Duvarda siyah bir iz. Orada kalıyor, damlaların arasında.

Turgay Yıldırım kimdir?

1980 yılında Kırşehir’de doğdum. İzmir’de yaşıyorum. Finans ve yönetim danışmanlığı yapıyorum. Bir kızım bir de oğlum var.

edebiyathaber.net (4 Haziran 2020)

  • rusyena - 04/06/2020 - 10:06

    Form itibariyle bir öykü… Peki anlatım dili olarak?…
    Tanrı anlatıcı ilk elden her şeyi okura anlatma çabası içine girmiş. “Sen bir kenarda dur, çıkarım mıkarım yapma telaşına girme, ben senin için her şeyi anlatırım” diyor. Dolayısıyla okur olarak öykünün içine girip arka sokaklarında dolaşarak anlam parçacıklarını kendi ellerimizle çıkaracağımız yerde, Tanrı anlatıcının zahmet etmeyelim diye önümüze koyduğu direkt anlamlarla yetiniyoruz. Bu anlatım dili de öyküsever bir okur için son derece sıkıcı… Mesela tek kelimelik “Çekingen” cümlesi… Keşke yazar ana karakterin çekingenliğinin fotoğrafını çekip elimize verse de, o kelimelerden adamın o an çekinmekte olduğunu biz çıkarsak… Ama kolaya kaçmış… Her şeyi kendi anlatmak istemiş. Okurun gözünde ve zihin dünyasında bir şeyleri canlandırıp çıkarımları kendisinin yapmasına hiç izin vermemiş. Çünkü öykü bunun gibi pek çok örnekle dolu… Bir de bu gözle yazılsa çok daha çarpıcı bir öykü olacağını düşünüyorum. Öte yandan her şeyi kendi anlatmayı seven anlatıcı, beklenen kişi ile ilgili çok ketum… Biraz daha detay konuyu daha da süsleyebilir, okunup bittikten sonra okurun kafasında yaşamasına müsaade edebilirdi. Oysa Tanrı anlatıcı zaten beni bir kenarda tuttuğu için öykünün içine girememekle birlikte, bam tellerime dokunamayan ögeler de olmayınca bu öyküyü daha bugün unutur giderim.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r