Masthead header

Öykü: Bir çentik daha | Ozan Yılmaz

  Söğüdün gölgesinde

                                                                                                 Arınırken günahlarımdan,

                                                                                                 Kanlı gagasıyla

                                                                                                 Bir kuzgun dikilmekte tepemde…

Yine akşam oldu, çekildi sular. Az biraz Wagner, az da şarap… Kendi ormanımda yolumu kaybettim sanırım. Tam yüz on gündür sürüyor bu serüvenim. Önceleri de çıkardım ormana; ama hep dönüş yolunu bulurdum. Bu defa sanki, nasıl desem, kaybolmuş gibi hissediyorum. Fazlaca ilerledim belki. Kendime çok güvendiğimden mi; yoksa gerçekten kaybolmayı mı istedim? Bilemiyorum. Bu ormanı ben mi büyütmüştüm, yoksa hep var mıydı? Onu da bilmiyorum. Tek bildiğim, benden başka ne bir insan ne de başka bir canlının bulunduğu. Birbirinin aynısı, sık ağaçlar yalnızca… Çatallanan patikalar; hangisinden girsem olmuyor işte.

Arada mezarlıklar geçiyorum; üzerinde tanıdık isimler var mı diye bakıyorum taşlara tek tek. Dediğim gibi canlı hiçbir şey yok. Ne de tanıdık bir isim… Kim gömdü o zaman bu kadar insanı buraya, diye sormaktan alamıyorum kendimi.

Şarap tasıma bir çentik daha atıyorum, yüz on birinci gecemin şerefine. Sabahı beklemeye karar veriyorum bir ağacın kovuğunda. Yeni bir karar alıyorum: Sürekli batıya yürüyeceğim, diyorum. O zaman belki çıkarım bu ormandan. Sabah geliyor; aceleci. Ben dönüyorum sırtımı güneşe, başlıyorum yürümeye. Gün boyu, güneşle birlikte ben de hareket ediyorum; eğilmesine yakın yüzümü dönüyorum hafiften bu kere. Vakit ilerliyor, güneş kaçtıkça ben kovalıyorum. Gece aynı mezarlıkta buluyorum kendimi. Çekiyorum bir “Of!” daha. Aynı mezarlık, aynı ağaç kovuğu… Bir çentik daha atıyorum tasıma. Sabaha karşı içim geçer gibi oluyor, bırakıyorum kendimi.

Rüyamda mezar kazan birini görüyorum. İlk defa bir insan gördüğümden heyecanlanıyorum. Hızlı adımlarla yanına yürümeye karar veriyorum. Yaklaştıkça, çevresinde başka başka insanlar olduğunu fark ediyorum. Onlar da mezar kazıyorlar. İlk gördüğüm kişinin yanına sokulunca, “Merhaba,” diyorum, “N’apıyorsunuz burada?”

“Hoş geldin,” diye yanıtlıyor. “Burada hepimiz kendi mezarımızı kazarız. Bu da benimki,” diye ekliyor. Şaşırıyorum, belki hafiften ürperiyorum. Fark ediyor; “Buraya kadar geldiysen, sen de kazmalısın kendininkini,” diyor, az ötemizdeki ağaca yaslanmış kazma ve küreği göstererek. “Hayır,” diyebiliyorum yalnızca. Uzaklaşıyorum yanından. Mezarlıktan çıkmak istiyorum, bulamıyorum kapıyı. Sonra uyanıyorum. Hani bazen rüyanızda korkunç bir şeyler görür ve kalktığınızda rüya olduğu için acayip bir mutluluk hissedersiniz. Aynı duyguyu yaşıyorum. Bildiğiniz, içim minnetle doluyor.

Bu kez yola koyulmazdan evvel, kovuğunda uyuduğum ağacın gövdesine, ucunu sivrilttiğim bir taşla yatak resmi kazıyorum. Sonra geçtiğim yönlerdeki her ağacın gövdesine ayrı ayrı işaretler çiziktiriyorum. Yine akşam oluyor ve sabah yola çıkmadan önce gövdesine yatak kazıdığım ağacın başında buluyorum kendimi tekrar. Lanet ediyorum! Bu kez bir farklılık var; ağacın gövdesine yaslanmış bir kazma ve kürek buluyorum. Üzerindeki örümcek ağı şaşkınlığımı artırıyor. Beyaz tüyden bir sarmaşık gibi sarmış kazma ve küreği. Ayak parmaklarımdan başlayarak saç tellerime kadar uzanan bir ürperti sarıyor tüm vücudumu. Baştan ayağa titriyorum sonra. “Yılmayacağım!” diyorum, bir çentik daha atıyorum tasıma ve bekliyorum sabahı.

Bu kez rüya filan görmüyorum. Sabah olur olmaz, farklı bir yöne doğru koşmaya başlıyorum. Geçtiğim tüm patikaları, ağaçları en ince ayrıntılarına kadar gözden geçiriyorum. Sonra aklıma bir fikir geliyor; gün batmadan kesiyorum yolculuğumu. Aynı ağaç kovuğunu bulmaktan korkuyorum. Bir çentik daha atıyorum şarap tasıma ve bitmeyen şarabımdan büyükçe yudumlar alıyorum. Beethoven “Silence” derken, içim geçiyor yine, sızıyorum.

Gözlerimi açtığımda, neye uğradığımı şaşırıyorum. Bulmaktan korktuğum aynı ağaç kovuğunun kuytusundayım tekrar. Kazma ve kürek aynı şekilde duruyor işte yanı başımda. Çaresiz, önce kazmayı alıyorum elime, başlıyorum toprağı kazmaya.

Bir süre sonra, içine sığabileceğim büyüklükte bir çukur kazdıktan sonra soluklanmak için, yerde duran şarap tasıma uzanıyorum. Başım dönüyor, yıkılıyorum çukurun içine. Gökyüzü üzerime kapanıyor, her taraf maviye kesiyor. Ondan sonra anlıyorum galiba, neden bu ormanda tek bir canlıya rastlamadığımı; bu mezarlığın hiçbir ziyaretçisi olmayacağını…

Ozan Yılmaz kimdir?

1982 Antakya doğumluyum. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdim. Ankara’da serbest avukatlık yapmaktayım. Edebiyata duyduğum tutkuyla öyküler yazıyorum.

edebiyathaber.net (23 Nisan 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r