Nuray Karadeniz: “Şiddet, bireysel değil toplumsal bir sorun. Hem de büyük bir sorun.”

Mayıs 8, 2020

Nuray Karadeniz: “Şiddet, bireysel değil toplumsal bir sorun. Hem de büyük bir sorun.”

Söyleşi: Serkan Parlak

Nuray Karadeniz’le A7 Kitap’tan çıkan son inceleme kitabı “Susma” ve kadına yönelik şiddet hakkında konuştuk.

Nuray Hanım, önce gezi-anı kitabınız Ve Yolculuk, ardından kadınlığın tarihsel durumunu anlatan İşşâ, son olarak da kadına yönelik şiddete özgün bir yaklaşım getirdiğiniz Susma yayımlandı. Gezi, inceleme yazıları ve edebi metinlerle ilişkiniz nasıl başladı, nasıl gelişti, bugünlere nasıl geldiniz?

Gezi konusuyla başlayacak olursak, Doğan Medya bünyesinde bulunan Euro D kanalına uzun yıllar gezi programı yaptım, sekiz yıl sürdü. Programın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendim. Ardından program esnasında Türkiye’nin büyük bir bölümünü gezmenin verdiği ruhla özellikle daha önce gezme fırsatım olmayan Karadeniz, Orta Anadolu ve İç Anadolu bölgelerine yolculuklar yaptım. Kadın gözüyle tek başına seyahat etmenin detaylarını ve gezdiğim yerlerin kültürel değerlerini anlattığım bir gezi-anı kitabıdır Ve Yolculuk. Medyanın dışında en büyük tutkum tarih ve tarihin kapsadığı bütün bilim dalları. Arkeoloji belgeselleri yapmaya başladım Habertürk kanalı için, bu süreç İşşa’yı getirdi, kadınları tarihsel süreçte incelediğim bir çalışma. Günümüzü anlamanın en önemli yolu tarihi bilmekten geçiyor. Kadınları, elbette toplumları anlamak ve yorumlamak istiyorsanız tarih sahnesine bir göz atmak gerek. İşşa ilk insanlık tarihinden Roma uygarlığına kadar kadınların toplumdaki yerini irdeleyen bir çalışma. Ardından son kitabım olan Susma geldi. Şiddet sadece ülkemizin değil, birçok ülkenin toplumsal sorunu. Kitabın ana omurgasını özellikle şiddete maruz kalmış, eşinin ölümüne neden olmuş fail kadınların hikâyeleri ve şiddet uyguladığı için maktul olan erkeklerin aileleriyle yaptığım birebir görüşmeler oluşturuyor. Ayrıca şiddeti her yönüyle inceleyen ve çözüm noktalarını ortaya koyan uzmanların, avukatlar, sosyologlar, psikologlar, antropologlar ve biyologların röportajları yer alıyor. Ek olarak Türkiye’de yapılan ve son yılı on yılı kapsayan şiddet raporlarının ortaya koyduğu rakamsal veriler de sunuluyor.

Susma; kadın ve erkeğin tarihinden başlayarak biyolojik yapılarını inceliyor. Gerçek hikâyelerden anlatımlarla, sorunun psikolojik, sosyolojik ve hukuki yönlerini de detaylı bir şekilde inceliyor. Okur, anlatılan hikâye aracılığıyla iki tarafı da gözlemleme şansına sahip oluyor böylece hem erkek, hem kadın tarafını. Kadınlar şiddetten kurtulma yolunu maalesef eşini öldürmekte bulmuş. Susma’daki görüşmelerde ölüm öncesi ve sonrası yaşadıkları travmatik hayatın bütün detaylarını görüyorsunuz. Maktul olan erkeklerin yaşam hikâyeleri ise aileleri tarafından aktarılıyor. Susma,  şiddetle geçen yaşamları ve onun getirdiği kaçınılmaz sonları, geride kalan acılı aileleri, ölen eşleri, yalnız kalan çocukları ve hayata yeniden tutunmaya çalışan kadınları ilk ağızdan okura sunmasıyla farklı bir yerde duruyor.

Medya kökenli bir yazar olarak yazı konusunda gün içinde size neler ilham verir, bir gününüz nasıl geçer, ritüelleriniz var mı?

Kitaplarımın üçü de realist bir yaklaşımla ele aldığım gerçek hikâyelere ve bilimsel verilere dayanıyor. Öyle ilham aldığım özel bir an ya da durum yok. Ben sorun olarak incelenmesi gereken konuları ele alıp ortaya farklı bir bakış açısı koyacak çalışmalar yapmayı seviyorum. Yazmak için öncelikle konsantre oluyorum. Bir süre sadece yazacağım konunun bütün yönlerine odaklanarak hayatın öteki alanlarını durduruyorum. Bir günüm genellikle çok değişken geçer. Yıllarca gezi programları yapmamın getirdiği bir alışkanlık mı demeliyim bilmiyorum ama aynı günü bir sonraki gün yaşamam. Televizyoncu deyimiyle tekrara düşmeyi pek sevmiyorum.

Nuray Hanım, kitabınızın temel derdi kadına yönelik erkek şiddeti, bu konuya odağa almanızın nedenleri nelerdir?

Şiddet, bireysel değil toplumsal bir sorun. Hem de büyük bir sorun. Bu toplumun içinde yaşayan biri olarak, eğer bir konuda inceleme yapacaksam bu şiddet olmalıydı.

Kadın kimliğine zarar veren iki tavır olduğunu belirtiyorsunuz: Etkin ve aktif bir yönde erkeklere benzemeye çalışan kadın ve kadınların aşağı durumda bulunduğuna, hayatta değerli olan şeyleri yalnızca erkeklerin yapabileceğine kesinlikle inanan kadın tipi. Bu iki tavrı biraz açmanızı isterim.

Bu iki tavrı benimsemiş kadınların yaptığı şey, aslında farkında olmadan eril sistemi beslemek ve eril düşünceyi yeniden üretmek. Kadın olmak, biyolojisiyle, fizyolojisiyle çok özel. Ben pozitif ayrımın dahi bir ötekileştirme olduğunu düşünüyorum. Bizler birbirinden hiçbir konuda farklı değeri olmayan iki cinsiz. Erkek tavrına giren kadınla, erkeğin yapabilirliklerini kendinden üstün gören kadının son noktada birbirinden hiçbir farkı yok benim için.

Akademisyenler, avukatlar, mağdurlar ve tanıklarla yaptığınız röportajlar kitabınızın gövdesini oluşturuyor. Neden böyle bir yöntemi seçtiniz?

Susma, okuyucusuna hem sorunun boyutlarını hem de çözüm noktalarını sunuyor. Şiddete sadece kadın çerçevesinden baksaydım tek yönlü bir bakış ortaya koyar, sorunun öteki boyutlarını görmezden gelirdim. Şiddeti konuşurken kaynağının büyük oranda erkekler olduğunu biliyoruz. Peki erkeğin bu eylemi yapmasına neden olan durum, psikoloji ve hatta biyolojik gerçekleri nelerdir?  Şiddet yaşandı, peki sonraki süreçte neler oluyor? Neler yapılması gerekiyor? Bu kadar büyük bir sorunun bütün yönlerini incelemeden nasıl çözüm ortaya koyabiliriz?  Okur, yaşanmış hikâyeleri okurken zaman zaman belki yargılayacak, belki empati kuracak ama net olarak söyleyebilirim ki kitabı bitirdikten sonra şiddete dair birçok sorusunun yanıtlarını bulacak.

Nuray Hanım, kadın erkek eşitsizliği ve kadına yönelik erkek şiddetine çözüm için cinsiyet kavramını ayrımcılıkla değil bütüncül ve barışçıl biçimde ele almak gerektiğini söylüyorsunuz. Bu yaklaşımınızdan hareketle kadına yönelik erkek şiddeti konusunda çözüm önerileriniz nelerdir?

Öncelikle aile içinde başlayacak olan insani değerler eğitimi. Bizler çocuk yetiştirirken kız ve erkek çocuğuna aynı evde hatta aynı odada iki farklı davranış biçimi yüklüyoruz. Çocuk, cinsiyet farklılığının ayrımını keskin çizgilerle öğreniyor, ayrıcalıklarını kullanmaya başlıyor. Anne baba ilişkisi de bunu tam anlamıyla pekiştiriyor. Kızlar anneleri, erkek çocuklar ise babaları olarak yaşamına devam etmek istiyor. Birbirinin tekrarı sorunlar sarmalı, nesiller boyu sürüp gidiyor.  Bunun tamamıyla değişmesi gerekiyor. İnsani değerlerimiz ortak. Bunun dişisi, erkeği olamaz. Aile, şiddetin en önemli kaynağı burada kadının da çok büyük bir payı var. Şiddet raporlarındaki oranlar bunu net olarak ortaya koyuyor. Şiddet tek yönlü değil. Fiziksel şiddete büyük bir oranda kadınlar maruz kalırken, erkekler de büyük oranda psikolojik şiddete maruz kalıyor. Bu şiddet erkek için sadece aile içi değil toplumun farklı noktalarında da uygulanıyor.

Şiddet bir sarmal ve bu sarmal özellikle aile kavramını içerisinde hayat buluyor. Şiddeti uygulayan erkek ya da şiddeti gören kadın bu sarmalın içinde yaşam hikâyesinin bir yerinde, büyük oranda şiddetle daha önce tanışmış kişiler. Aile içi eğitim düzelir, aile düzenindeki çatlaklar kapatılabilirse şiddet gelecek nesillerde farklı boyutlarda olacaktır. Öteki bir önemli nokta ise kültürel kavramlar. Kültürel kavramlar yeniden şekillenmeli ama bu çok uzun bir süreç.

Dergiler, kitaplar, dijital mecralar, sosyal medya… Yazarların, yayıncılığın ve okur kitlesinin geldiği son noktayı da göz önünde bulundurarak sizin hem Dünya hem de Türkiye özelinde sosyal bilimler ve kadın çalışmaları kitapları hakkında görüşlerinizi merak ediyorum.

Kadın konusunda birçok yazar ve yayın var okuduğum. Oldukça geniş ölçekli araştırma kitapları mevcut. Örnek verecek olursam Eveleyn Reed, Rayna R.Reiter , Fatmagül Berktay, Yıldız Çılbıroğlu ve daha bir çok isim.

Önümüzdeki günlerde sizden neler okuyabiliriz, masanızda neler var? Roman, öykü ya da şiir çalışmalarınız da var mı?

İki konuya yöneleceğim, biri erkekler ötekisi yine kadın üzerine başka bir inceleme çalışması. Uzun yıllar sonra  bir tarihi roman yazmayı düşünüyorum, ama daha çok zamanı var diyebilirim.

edebiyathaber.net (8 Mayıs 2020)

Yorum yapın