Neslihan Önderoğlu: “Uzun süredir edebiyatla sinemanın iç içe olduğu bir kurgu düşünüyordum.”

Aralık 7, 2018

Neslihan Önderoğlu: “Uzun süredir edebiyatla sinemanın iç içe olduğu bir kurgu düşünüyordum.”

Söyleşi: Gamze Erkmen

Neslihan Önderoğlu tarafından yazılmış olan, Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino, Günışığı Kitaplığı’nın ON8 markasıyla yayımlandı. Sinema düşkünü, kendisini bir sinefil olarak tanımlayan sinema bölümü öğrencisi Evren’in gerçekle kurgu arasında sıkışmış zamanlarını anlatan kitap, okuru yalnızca sıradışı olay örgüsü ile değil, birbirinden farklı pek çok film karakter ve konusu ile de etkilemeyi başarıyor. Yazarı Neslihan Önderoğlu’yla, yeni çıkan kitabından yola çıkarak bir söyleşi yaptık.

Sinema roman sever, uyarlamalar çoğu zaman dikkat çeker. Bu defa, bir roman içinde birden çok film ve hatta kurgu itibariyle senaryoya yakınlık var. Filmlerle bağlantılı, iç içe geçmiş bir kurguya nasıl karar verdiniz?

Uzun süredir edebiyatla sinemanın iç içe olduğu bir kurgu düşünüyordum. Aklımdaki şey bir öyküydü önceleri. Ancak daha sonra romana evrildi.

Başkarakter Evren’in yaşadığı olağanüstü olaylar, yaşadığımız dünyada gerçeklik ve sanılar bağlamında çok başarılı bir metafor olarak algılanmalı diye düşünüyorum. Sizin tasavvurunuz neydi kurguyu planlarken?

Sinema tarihinde sevdiğim yönetmen ve filmlere bir gönderme yapmak istedim. Tabii ki olay örgüsünün elverdiği ölçüde ve uygun olanlara. Romanda geçen filmler dışında daha yüzlercesi var bende iz bırakan. Ben sadece yer ve konu sınırıyla değinebileceklerime gönderme yapabildim.

Romanı okurken yazarının da bir sinefil olabilme ihtimalini düşünmeden edemiyor okur. Yazarının sinemaya düşkün birisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Bununla birlikte, karakterinizle aranızda nasıl bir ilişki kurdunuz?

Ben de romanımın kahramanı Evren gibi bir sinefilim. Ciddi bir tutkudur bende sinema. Bu anlamda film senaryolarını da bir çeşit yazı ve görüntünün buluştuğu yer gibi düşünürüm. Yani sinema kendinden önceki bütün sanat dallarını kullanma yeteneğine sahip olduğu gibi, edebiyatı da kullanma yeteneğine sahip.

Sinemada da, edebiyatta da aslında yaşanılanlardan yola çıkılarak, yaşanılması istenilen hayatlar resmediliyor diyebiliriz. Siz aradaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her ikisi de kurgu sonuçta. Genel anlamda bir dramaturjinin olması gereken bütün ögelerini taşıyorlar. Sinema geçmişte de günümüzde de edebiyata sürekli göz kırptı. Pek çok klasik eserin veya güncel eserlerin sinema uyarlaması yapıldı. Bunların birden fazla uyarlaması da oldu. Bazıları çok başarılı olsa da genel olarak önce kitabı okumuş olan izleyicide bir hayal kırıklığı yaşanır. Bunun nedeni, siz bir okur olarak kitabı okurken kendi hayal gücünüzü kullanırsınız oysaki filmde bir başka insanın, yönetmenin hayal gücü ve bakış açısı girer devreye ve çoğu zaman da bu sizinkiyle örtüşmez.

Romanda yer vermeyi tercih ettiğiniz filmler arasında Cable Guy, Taxi Driver, Paramparça Aşklar ve Köpekler, Pulp Fiction ve daha pek çok sinemanın en iyileri mevcut. Kendi beğeninizden yola çıkarak, kurguya buna göre uyarladığınızı söyleyebilir miyiz? Ve, elbette okur kitabı okuyunca bununla ilgili pek çok fikre sahip olacaktır ancak yazarına göre neden başka bir yönetmen değil de Tarantino? Kurgu çerçevesinde biraz bahsedebilir misiniz?

Bir kere, Tarantino hem zekâsına hem de sinemasına hayran olduğum yönetmenlerden biri. Kitapta da geçen bir lafı var. İki tür senaryo vardır, diyor. Biri film senaryosu, diğeri ise gerçek hayattan daha gerçek senaryo. İşte romanda da öyle bir an geliyor ki gerçekle kurgu birbirine karışıyor.

Çok üretken bir yazarsınız. Bu sene yayımlanan ikinci kitabınız bu. Bunun dışında da, pek çok öykü kitabınız, seçki ve dergilerde yayımlanan öyküleriniz var. Bu kadar üretken olabilmek için nasıl çalışıyorsunuz? Yazım sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Birincisi, yazmak dışında bir işle uğraşmıyorum. Vaktimi yazmaya odaklı planlayıp kullanabiliyorum böylece. İkincisi, disiplinli bir insanım, düzenli çalışırım. Her gün okuduğum ve yazdığım saatler vardır. Yazdıklarımdan hiçbir şey çıkmasa bile yazarım.

Hem öykü hem roman yazarı olarak, sizce aralarında yazım zorluğu anlamında bir derecelendirme yapmak mümkün müdür? Okur olarak hangisinden daha çok keyif alırsınız?

Benim gönlüm her zaman öyküden yana. Öykünün daha vurucu, daha güçlü, hem okuması hem yazması daha zahmetli bir tür olduğunu düşünüyorum. En ufak bir hatayı belli eden, sınırları olan, elinizdeki malzemeyi en iyi şekilde nasıl kullanacağınızı çok ince hesaplayacağınız bir tür. Romanın da ayrı bir tadı var ama en dikkat ettiğim husus, okurunu baştan sona içine alıp sürükleyebilmesi.

Kitaplarınızı yayımlamadan önce okuttuğunuz birileri var mıdır? Yoksa hemen editörünüzle mi paylaşmayı tercih edersiniz?

Edebiyat bilgisi ve birikimine çok güvendiğim bir arkadaşım var. Bir tek onunla paylaşırım. Sonrası editörle benim aramda.

Edebiyat dergilerini düzenli olarak takip ediyorsanız, bunlar hangileridir ve dergi editörlüğü yapmış biri olarak, dergilerin günümüzde bulunduğu nokta hakkında neler düşünüyorsunuz?

Düzenli olarak takip ettiğim dergiler Notos ve Kitap-lık. Onun dışında her sayısını almadığım ama takip etmeye çalıştığım dergi ve fanzinler de var. Edebiyatist, Post Öykü ve Peyniraltı Edebiyatı aklıma ilk gelenler.

edebiyathaber.net (7 Aralık 2018)

Yorum yapın