Masthead header

Murat Darılmaz: “Her şeyi söylemek öyküye değil, romana yakışan bir durum.”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

murat-darilmazSon zamanlarda adından sıkça söz ettiren “Akşam Olur Karanlığa Kalırsın” adlı, MedaKitap’tan çıkan öykü kitabının yazarı Murat Darılmaz ile söyleştik:

Bazı kitap adlarının o kitabın içeriğine göre zorlama geldiğini, eğreti durduğunu hissederim. Sizinki kitabın içeriğindeki öykülere tam uyduğunu düşündüğüm bir ad. Akşam, karanlık, hüzün atmosferi… Kitabınıza “Akşam Olur Karanlığa Kalırsın” adını vermek aklınıza nereden geldi?

Bazı duygu ve düşünce halleri üzerime sinmiş durumda. Bu yaşadıklarımdan olsa gerek. Karanlığın ve hüznün insanı besleyen yanları olduğunu düşünüyorum. Üretmeyi tetikleyen bir atmosfer. Atmosfer ki bir öykünün en önemli ögesidir bence. Sadece atmosferi olan öykülerim de var bu kitapta. O atmosferin, o karanlığın içerisinde kaybolunmasını istediğimden öyle yazılmıştır. Gelen tepkilerden bunu bir ölçüde başarabildiğimi de anlıyorum. Kitap bir dosya olarak başka bir adla bekliyordu. Hatta bir yayınevinden olumlu görüş alıp sırasını bekler haldeyken, ben dosyayı o yayınevinden çektim. Bir gece dosyayla tekrar hemhal olurken, kendimi bu türküyü dinler buldum. Kitabın adı bu olmalı dedim.

Kitabınızda yer alan öyküler kısa öykü diyebileceğimiz türden. Sonunu okura bırakan, boşluğu olan öyküler. Söyleyecek sözü daha varken bilerek söylememiş, eli havada kalakalmış bir yolcu gibi… Bile isteye yapılmış olduğunu tahmin ettiğim bu tarz için neler söylemek istersiniz? Sizce kısa öykü edebiyatın neresinde yer alıyor?

Kısa öykünün temelinde boşluk yatar. Her şeyi söylemek öyküye değil romana yakışan bir durum. Sonunu ben söylersem size ne kalır? Size ne düşüneceğinizi, ne hissedeceğinizi, öyküyü sonuca nasıl bağlayacağınızı söyleyen öyküler varsa uzak durun derim ben. Çünkü ben öyle yapıyorum. Kısa öykünün kavramsal olarak ne olduğunun da tam olarak tartışıldığını düşünmüyorum. Tartışmayı sevmiyoruz, eleştiriyi sevmiyoruz. Sahi eskiden dergilerde polemik yazıları olurdu değil mi? Neyse. Az okuyan bir toplum olduğumuzdan sanırım, öykünün de okumadan yazılabilen bir tür olduğu sanılıyor. Çünkü çok öykü okuyan, Türk ve Dünya öyküsünün geçmişinden haberdar öykücülerin bu kadar anlatımcı, bu kadar sündürülen bir dil kullanması beklenmemeli. Hâlâ sonunda ne oluyor diyen arkadaşlar çıkıyor, hem de bu insanlar dünyasının içinde. Geçmişinde çok başarılı örnekleri olan Türk edebiyatında kısa öyküyü ben eksiltmeli yapısıyla merkezde görüyorum. Kolay sanılan bir tür ama zor çok zor. Bilmezsen kolay, bilirsen zor.

kitap-kapakÖykülerinizde genel olarak kadının toplum içindeki yerini ele alıyorsunuz. Kadın erkek ilişkileri içerisinde, mağdurun yani kadının yanındasınız. Çağdaş ülkelerin tersine yaşadığımız coğrafyada başta kadına şiddet olmak üzere pek çok olumsuz durumla karşı karşıya kalıyoruz. Neden bu konuda hiç ilerleme sağlanamıyor; yazı (deneme, anlatı, öykü, şiir, roman vs…) sizce bu yaşananlara ilaç olur mu?

Dünya gittikçe çekilmez bir hal alıyor. İnsan yaşadığından bile utanır hale geldi. İnanır mısınız cenazelerde bazen ölen insan adına seviniyorum. Daha boktan bir halde yaşamayacak diye. Her geçen gün şiddet ve savaş ortamı artıyor. Sanırım bu bir süre daha artacak. Durulur mu, biter mi bunu öngörmek için kahin olmaya gerek yok.  İyi günler beklemiyor bizi bu doğru, ama güneşli güzel günlere inancımızı yitirmemize engel değil. Umudu korumalı, umudu dürtmeli. Kadınların yaşadığı sorunlar herkesin yaşadığı sorunlara göre iki kat daha fazla. Ama kadınlarımız erkeklere göre daha bilinçli, daha korkusuz. Onların verdiği mücadelede yanlarında olmaktan başka çaremiz yok. Bu sorun hepimizin sorunu. Ve hep beraber çözeceğiz. Edebiyat insanın hayallerini harekete geçirebiliyorsa başarıya ulaşmış demektir. Ona çok da fazla anlam yüklemek bunca yıldır süregelen sınıf bilincine hakaret olur.

Şiir yazdığınız dönemlerinizde mi daha keyif alıyordunuz, öykü yazdığınız dönemlerinizde mi? Yoksa görünürde olmayan ama yazmaktan keyif aldığınız başka türler var mı, mesela roman gibi…

Şiir edebiyatın hem içinde olup onu kapsayan, hem de ondan bir tık üstte duran tür. O içkinlik gerektiren bir hal. Öykü yazmaktan hem haz alıyorum hem de inanılmaz acılar çekiyorum. Bir sözcüğü atmanın onu oraya yazmaktan daha zor olduğunu biliyor ve görüyorum. Yazarken binbir coşkuyla yazdığınız bir cümleyi bir çırpıda atıvermek kolay değil. Ama çaresi yok atılacak. Atılması gerekeni atıverirseniz oluyorsunuz, atamamışsanız daha olmamışsınız demektir. İşte bu keyif halini de bir yandan çok seviyorum. Roman hiç düşünmedim. Kurduğum öykülerin hiçbirinin romana dönüşebilme ihtimali yoktu. Olsaydı yazar mıydım, pek sanmıyorum.

Yatılı okulda geçen bir öğrencilik hayatınız var. Yollarda geçen ilk gençlik çağları… Bunların hepsi yazma sürecinizi nasıl etkiledi?

Adana-Ankara arasında mavi trenle çok seyahat etmişliğim vardır. Trenlerin Toroslardan kıvrılarak geçmesini seyretmek bile insanı yazar yapabilir. Keşke bunu o yıllarda kavrayabilecek bilinçte olsaydım ama maalesef… Şimdi o uzak hayale bakarak yazının dehlizlerinde dolaşabiliyorum. Yazının, edebiyatın dolambaçlı yollarını hep kendi başına keşfetmeye çalışmanın acılarını yaşadım. En büyük acımsa kaybettiğim zaman. Birçok şeyi geç keşfettim, birçok şeye yetişmeye çalıştım, bu da benim gerçeğim.

Ankara’da yaşıyorsunuz. Ankara’da kültür sanat ortamını nasıl buluyorsunuz?

Ankara’ya ilk geldiğim yıllarda kültür sanat ortamı çok zengindi. Altınpark’taki Tüyap Kitap fuarları özellikle müthişti. Bu güzellikler maalesef kısa sürdü. Ama Ankara’nın özellikle Cumhuriyetin kurulması ve başkent oluşu ile birlikte kültür sanat ortamı gerek devlet eliyle gerekse sivil toplum örgütleriyle hep canlı tutulmuştur. İstanbul’a yazarlar şairler ihraç edilmiştir. Şaka bir yana kültür sanat ortamı hep gelişerek büyümüştür. Onca yaşanan acılara rağmen hâlâ direnmektedir kültür sanat ortamı. Bence samimi, içten ortamlar, gruplar, etkinlikler var Ankara’da. Onların yüzü suyu hürmetine çekiliyor Ankara.

En çok etkilendiğiniz, yanımdan ayırmam dediğiniz öykücü/edebiyatçılar kimlerdir?

Şu sınıflandırma, listeleme işlerini oldum olası sevmemişimdir. Ama sosyal medyada bir liste yayınlanmaya göreyim ilk okuduğum haber de o listeler olur. Böyle de bir çelişki işte. Kendi listelerimle tutup tutmadığını içten içe kontrol etmekten başka bir şey değildir yaptığım. Bir yabancı bir yerli iki isimle noktalayayım. İkisiyle de akrabalık hissettiğim için bu iki ismi her yerde vermekten bıkmıyorum. E. Hemingway ve Vüsat. O. Bener. Onların yazdıklarını okuduktan sonra başlıyorum bazen yazmaya. Herkesin edebiyat dünyasında bir çoban yıldızı olmalı, yönünü çizmek için. Ama bu iki yazar kadar beslendiğim bir çok yazar da var tabii ki, onlara da ayıp olmasın, o zaman kare ası şöyle kuralım; E. Hemingway, Vüsat.O.Bener, Sait Faik ve Çehov. Düşünsenize bu dört yazarla aynı trende, kompartımanda seyahat ettiğinizi… Hayali bile güzel.

Söyleşi: Didem Görkay – edebiyathaber.net (7 Ekim 2016)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z