Masthead header

Gerçek Kötümserler için Gotik Felsefe: Mary Shelley | Selin Dilmaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Everything tends directly to the catastrophe.

 Horace Walpole

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı genelde oldukça işlevsel olan şu ikilikle okunur: gotik edebiyatın başyapıtı ve onu aşan, insanın ölümsüzlük arzusunu ve yaşamın trajik boyutunu açığa çıkaran bir roman olarak. Halbuki onun edebiyat tarihindeki eşsiz konumu tam da bu ikisini bir araya getirmesinden, bir tür olan gotiğin sınırlarını genişletmesinden kaynaklanır. Shelley Frankenstein’a sonradan yazdığı ön sözde “insanın dünyanın yaratıcısının muazzam düzeniyle dalga geçmesi elbette korkutucudur” der; gotik bu noktada insanın yıkıcı potansiyeliyle ilgili olmaya başlar. Bu onun yaratıcı bir özne oluşuna engel teşkil etmez, hatta bizzat yaratma yetisinin bir sonucudur.

“Gotik” sözcüğünün İngiltere’de edebiyattan önce siyasi bir terim olarak kullanılması ilginçtir. Jonathan Swift parlamentonun özünde “Gotik bir kurum” olduğunu söyler (1719); kuzey Amerika’daki sömürge karşıtı isyana liderlik eden İngiliz soylusu Natheniel Bacon hukukun bir Gotik icadı olduğunu ve dünyanın hiçbir yerinde Britanya adasındaki kadar güçlü olmadığını ima eder (1648). Sözcüğün bu kullanımı Britanya adasının beşinci yüzyılda Anglo-saksonlar tarafından işgaline gönderme yapar ve aslında “Germenik” kabileler anlamında, terimsel bir karmaşayla kullanılır. Roma yönetimi altındaki adaya ayak basan Angle’lar ve Saxon’lar Roma’ya direnen yıkıcı bir güce sahipken ve Britanya’nın “barbar” yerlilerine karşı medeniyeti getiren, “ihya edici” bir güce de sahiptir. “Gotik” zamanların 18. yüzyıl İngiltere’sinde tekrar gündeme gelmesi bu terime yüklenen bir “karşı-kültür” ya da başkaldırıyla ilgilidir. Bazı tarihçiler iç savaşlarla dolu ve büyük bir kıyımın olduğu uzun 17.yüzyıl İngiltere’sine “yıkıcı bir gotik ruhun” hakim olduğunu söylerler -radikal Protestanlar aşağılayıcı bir anlamda barbar gotik kabilelere benzetilir.Bununla birlikte Whig’ler, yukarıda da bahsedildiği gibi, mutlak monarşiye karşı parlamentoyu savunurken Gotiği bir köken anlatısı için kullanırlar; gotik “karşı” olanı, direneni ve diğer kutup için de “yıkıcı”, barbar olanı ifade eder: neo-klasizme karşı gotik mimari, Tory’lere karşı Whigler ve mutlak monarşiye karşı parlamento.

Edebiyattaki “gotik” de temelde Romantiklerin Aydınlanmanın dünya görüşüne karşı bir hamlesi olarak okunabilir. Aydınlanmanın aklın yasalarına tâbi evreni, romantiklerde çelişkili, tekinsiz ve ele avuca gelmez bir dünya deneyimine dönüşür. Bu noktada tekinsizliğin nereden kaynaklandığı Mary Shelley’i anlamak için sormamız gereken ilk sorudur. Söz gelimi, ilk gotik roman sayılan Horace Walpole’un Otranto Şatosu’nda korkutucu, lanetli olan doğaüstü alana aittir ve daha önemlisi, işlevseldir. Gökten düşen dev miğfer, karanlık mahzenler, gaipten gelen sesler ve “akıl almaz” tesadüfler: Hepsi de hesabı görülmemiş geçmişin farklı görünümleridir. Korku öğesi metafizik bir alanda kendilerince hareket eden absürtlüklerden ibarettir ve şöyle derler: atalarının günahı dönüp dolaşıp bir gün boynuna dolanır. Fakat Shelley’nin Frankenstein’ında meşum ve tekinsiz olan bizzat insan aklının bir ürünüdür, kendi hareket yasaları yoktur. Ele avuca gelmez, denetlenemez olanın insan tarafından yaratılması asıl ürkütücü olandır; Frankestein’ın yaratığı gökten bize bir şeyler anlatmak için gönderilmemiştir, kendi de “yaratıcı” bir özne olan insanın o eski ölümsüzlük isteğinin bir sonucudur. “İnsanın dünyanın yaratıcısının muazzam düzeniyle dalga geçmesi”dir bu; başka, bilmediğimiz bir dünyadan korkmayız artık, kendimizden, kendi aklımızın sonuçlarından ürkeriz.

Öte yandan yarattığı canavardan korkan, ondan yüz çeviren Doktor Frankenstein’ın hikayesi bize başka bir yaratılış hikayesini hatırlatır. Frankestein’ın yaratığının bir canavar olduğunu ilk kez Milton’ın Yitik Cennet’ini okurken fark etmesi hiç de tesadüfi değildir. “O halde” der yaratık, “kötülük benim iyiliğim”; Yitik Cennet’in Şeytan’ının ünlü sözlerini yankılar bu, “Evil be thou my Good”. Shelley’nin gotik romanıyla Milton’ın büyük şiirini birleştiren bir soru var: “Tanrı varsa kötülük nereden geliyor, yoksa iyinin kaynağı ne?”. Leibniz’in Theodicee’de sorduğu bu soru, tanrısal adaletin irdelenmesiyle ilgiliydi. Milton da Yitik Cennet’in başında şiirinin bir teodise olduğunu, “tanrının yollarını insanlara kanıtlamak” için yazdığını söyler(justify the ways of God to man). Fakat Şeytan’ı öyle derinlikle çizmiştir ki şiirin sonunda Tanrı’dan çok Şeytan’a sempati duyar, hatta yaratıcıyı sinir bozucu buluruz; William Blake, Percy Shelley gibi İngiliz romantikleri için Şeytan, zamanın devrimci havasıyla, Tanrı’nın tiranlığına başkaldıran ateşli, cesur bir figürdür. Mary Shelley’nin Milton’ı okuyuşundaki özgünlük ise onun Şeytan’ının devrimci tarafından ziyade meseleyi daha geniş bir adalet problemi olarak okumasıdır. “Madem sevmeyecektin neden yarattın beni?” diyen Frankestein’ın canavarı, “Madem cennetinden kovacaktın neden yarattın beni?” diye sitem eden Yitik Cennet’in Şeytan’ıyla özdeşleşir. Korkak, tiksinti dolu Victor Frankestein da yaratılış hikayesinin öfkeli, Eagleton’ın deyişiyle “kabız” Tanrı’sını andırır. Şeytan’ın intikamı canavarın intikamının esin kaynağıdır, fakat Milton’ın Şeytan’ın da olmayan daha sentimental bir tarafı da vardır onun. Terk edilen yaratık Şeytan gibi bir cehennem ordusuna sahip olmadığı için yalnızlık duyar, kibrinden değil de toplumun içinde tek başına olmaktan, dünyaya alışamamaktan, mutsuzluğundan kötü gibidir. İnsanın “yaratıcılığı”, Tanrı’nınki gibi, “yıkım”a da sebebiyet verebilir. Mary Shelley, Wordsworth ve Coleridge’in,Fransız İhtilali döneminde yazan birinci nesil İngiliz romantiklerinin yaptığı gibi insan zihninin “sonsuz” imkanlarına olumlayıcı, özgürleştirici bir gözle bakmaz; bir yıkıntı estetiği kurar, bu yüzden “gotik”tir. Şeytan ve canavar Tanrılarına karşı yenileceklerini bile bile meydan okurlar -canavarın yenilgisi muallak olsa da. Bu dünya adaletli olmak şöyle dursun ürkütücüdür. Tanrıya, insana ve hayatın kendisine bir inançsızlık hakim gibidir. Canavarın doktoru öldürdükten sonra sonraki itirafı Shelley’nin-ve ikinci nesil İngiliz romantiklerinin- topluma bakışlarını anlatıyor olabilir mi?:  “Yüreğim yaradılıştan sevgiye ve şefkate yatkındı ve bedbahtlığı[m] onu tam tersine kötülük ve nefrete yönelt[ti]”. Canavar bulduğu kitaplardan okumayı öğrenirken Rousseau’ya denk gelmiş olabilir mi?

Öyleyse Shelley’nin edebiyat tarihindeki konumunun yukarıda bahsettiğimiz anlamlarıyla, ve biraz da keyfimizce, insanın “gotik” durumunu en kuvvetli şekliyle, Romantik dönemin dirilttiği insanın ölümsüzlük ve yaratma arzusuyla ilişkili olarak ele almasından kaynaklandığını iddia edebiliriz. Bu “gotik” durum bir tür olan gotik edebiyatla sınırlı değildir, yıkımın ve yaratımın aynı bedende konakladığı Romantik sonrası öznenin bir problemidir.

edebiyathaber.net (12 Mart 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z