Masthead header

“Kuşlar Yasına Gider”, baba-oğul çatışması üzerine kurulu bir roman değil | Onur Uludoğan

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

kuslar-yasina-giderI

Baba-oğul ilişkisi, tarihin her döneminde üzerinde uzun uzun düşünülmüş, konuyla ilgili efsaneler, masallar anlatılmış; romanlar, öyküler yazılmış, akademik araştırmalar yapılmış bir alandır.

Bu konuda kabaca bir çıkarım yapacak olsak, bir oğul için babası, çocukluk döneminde korku/hayranlık uyandıran bir figür, ergenlik-gençlik döneminde eleştirilen, baş kaldırılan bir figür, orta yaşlılıkta yavaş yavaş uzlaşılan, kimi noktalarda tecrübelerine kulak verilen bir figür olarak karşımıza çıkar. Bu kaba sınıflandırmanın en sıkıntılı dönemini ise, uzun bir ömür sürmüş babanın elden ayaktan düşmeye başladığı zamanlar oluşturacaktır.

Hasan Ali Toptaş, geçtiğimiz günlerde yayımlanan son romanı Kuşlar Yasına Gider’de bir oğulun bakış açısından, yukarıdaki kaba sınıflandırmanın son dönemini yaşayan bir babanın hikâyesini anlatmış.

Toptaş, 21 Ekim 2016 tarihli Radikal Kitap’ta Kemal Varol’la yaptığı söyleşide kitabını şu sözcüklerle özetlemiş:

“…Babasının son demlerine tanıklık eden, onun hikâyesini derleyip toplamaya, sırlarına vâkıf olmaya çalışan ve bunları sevgiyle yapan bir oğul-anlatıcı var…”

II

Bugüne kadar okuduğumuz baba-oğul öykülerinin çoğunda babayla oğul arasındaki çatışma anlatılmıştı. Kuşlar Yasına Gider’de ise, okurların içine işleyecek bir incelikle anlatılan sevgi duygusu ön planda.

Romanda anlatılan Aziz, gençliğinde hayatını şoförlük yaparak kazanmış bir kişidir ve yaptığı işin dayattığı şartlar gereği zaman zaman ailesinden uzun süreli uzak kalması gerekmiştir. Romanda bu uzun ayrılıkların aile bireyleri üzerindeki olumsuz etkileri açıkça anlatılmasa da yaşandığı dönemde büyük sıkıntılara neden olduğu hissettirilir. Ancak, bu sıkıntılar aradan geçen zamanla birlikte unutulmuş ve Aziz affedilmiştir.

Fakat Aziz kendisini affedebilmiş midir? Olaylar oğulun gözünden aktarıldığı için bu iç hesaplaşmaya dair ayrıntıları okuyamayız. Buna rağmen o yokken ölen ve cenazesine katılamadığı için içinde derin izler bırakan bir kaybın Aziz’in son aylarına damgasını vurması Toptaş’ın okurlarına cevabını kapı aralığından gösterdiği sorulardan yalnızca birisi.

III

Yukarıda da yazdığım gibi, Kuşlar Yasına Gider bir hesaplaşmanın romanı değil. Tam tersine içerisinde ciddi çatışmalar barındırmayan son derece sakin bir üslupla yazılmış ve tekrarlar aracılığıyla okurunu bu dinginliğin içine hapseden bir kitap. Okurların neredeyse tamamının yaşamış veya yaşama ihtimalinin olduğu bir durumu, abartmadan, süslemeden, arabesk bir ağlaklığa kapılmadan anlatan bir roman Kuşlar Yasına Gider.

Kitabın etkileyiciliği de buradan kaynaklanıyor.

IV

rp_HasanAliToptas2-300x225.jpgToptaş’ın önceki kitaplarını okuyanlar, yazarın romanlarında gerçekle gerçek üstü unsurların iç içe geçtiğini bilirler. Kuşlar Yasına Gider’de bu durum biraz daha geri planda. Buna rağmen, Ankara-Denizli yolunda sürekli karşımıza çıkan beyaz at, yalnızca yazara görülen beyaz gömlekli çocuk, rüya mı hatıra mı olduğunu anlayamadığımız yan hikâyeler ve rüyalar, romanın gerçekçi çizgisinin dışında duran unsurlar olarak nitelenebilirler. At ve çocuk aynı zamanda romanda cevabı verilmeyen bilinmezler olarak yerini alıyor, bu bilinmezlerin ne olduğunu düşünmek okura bırakılıyor. Hasan Ali Toptaş, bu sayede her iyi yazarın yapması gereken şeyi yaparak okurların kendi cevaplarını romana dâhil etmesini sağlıyor.

Kuşlar Yasına Gider’deki bir diğer ilgi çekici nokta da kitabın anlatıcısı. Yazar, romanın daha başından itibaren okurlarına öykünün anlatıcısının Hasan Ali Toptaş olduğunu belirtiyor. Bu noktada okurların aklına, “Okuduğumuz otobiyografik bir roman mı?” sorusunun gelmesi kaçınılmaz.

Bu sorunun cevabını bulmak için sözü yüne Hasan Ali Toptaş’a bırakabiliriz. Yazar, 15 Ekim 2016’da Hürriyet Gazetesinde yayımlanan söyleşisinde bu konuda şu açıklamayı yapıyor:

“…Ama romandaki baba, babam değil. O, romandaki baba. Romandaki oğul da ben değilim. Hem benim hem değilim. ‘Kuşlar Yasına Gider’ otobiyografik bir roman değil. Zaten, yazar ‘otobiyografik bir roman’ demediği sürece hiçbir roman öyle değildir.”

Toptaş, Kuşlar Yasına Gider’de iki noktada okurlarına, kitabının otobiyografik olmadığını vurgulama ihtiyacı hissetmiş. İlk uyarıyı 139. sayfada yapıyor. Bu bölümde roman kişisi Hasan Ali Toptaş, kendisiyle ilgili yapılmış akademik bir çalışmayı okur ve öfkelenir:

“…Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu. Dolayısıyla romanlarımda anlattığım her evlilik benim evliliğimdi ona göre; dayılar benim dayılarım, dedeler benim dedelerim, çocuklar benim çocuklarımdı…”

İkinci uyarıyı ise 146. sayfada okuruz:

“…Senin, dedi daha sonra babam; ‘Noktanın Sonsuzluğu’ diye bir romanın var ya hani, vaktiyle, onu biraz okumaya çalışmıştım ben. Orada anlattığın minibüs şoförünü kendime benzettim evvela, derken baktım, onun yanında Bedran diye biri muavinlik ediyor. O zaman anladım ki, benimle alâkası falan yok. Ben yanımda hiç öyle birini çalıştırmadım çünkü…”

Dikkatli okurlar, Toptaş’ın anıştırdığı kitabının adının aslında “Sonsuzluğa Nokta” olduğunu fark edeceklerdir.

V

Kuşlar Yasına Gider, okuruna Anadolu’nun havasını başarıyla solutabilen romanlardan. Bunu Ankara-Denizli yolu üzerinde geçilen kasaba ve köylerin tasvirinden, anlatıcının köyünün ve akrabalarının anlatımından çıkarabiliyoruz. Ancak bu noktada yazarın adını andığı türküleri ve bu türküleri seslendirenleri ayrıca değerlendirmek lazım.

Kuşlar Yasına Gider, bir Ardahan Türküsü olan Bu Dağlar Kömürdendir’de geçen bir cümle. Ayrıca kitap, aynı türkünün içinde yer alan “Bu yol Pasin’e gider/Döner tersine gider” epigrafıyla başlıyor ve roman boyunca anlatıcının yalnız yaptığı yolculuklarda dinlediği türküler aracılığıyla adeta bir “soundtrack” oluşturuluyor.

Kuşlar Yasına Gider’deki müzik kullanımı başlı başına bir yazı konusu olabilir. Akademisyenlerden veya eleştirmenlerden bu konu özelinde yapılacak kimi inceleme yazılarının geleceğine inanıyorum.

Böyle bir çalışmaya ilk örnek 3 Kasım 2016’da Gazete Duvar isimli haber sitesinde yayınlanan Selçuk Gürsoy tarafından yazılmış ve videolarla desteklenmiş şu yazı olabilir:

http://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2016/11/03/hasan-ali-toptasin-turkuleri/

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (13 Aralık 2016)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Mehmet Sürücü - 13/12/2016 - 19:15

    Roman, ustalıkla seçilmiş bir “yeni bir Hasan Ali Toptaş anlatımı” ile daha etkileyici hale gelmiş diye düşünüyorum.

    Anne-Baba kavramlarını anlatmak çok zor. Onların bize en yakın kişiler oluşu, her zaman yazdığımızı taraflı bir yana götürüyor. Sade, kesin ve kısa cümlelerle -olabildiğince söz oyunlarına girmeden-, baba kavramına belirli bir uzaklık koyabilmesi, sanırım romanın dilini-anlatımını etkileyici ve gerçekçi kılıyor.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z