Masthead header

Kurulu düzenin öyküleri | Aysun Kara

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Boga-Guresi_174590_1“Man Booker” ödülü sahibi İrlandalı yazar Roddy Doyle’un öyküleri çağımız insanının sıkışmışlığını evrensel  bir bakışla ortaya koyuyor. İddiasız, yalın anlatımıyla hayatın sıradan ayrıntılarından yola çıkarak felsefi bir tartışmaya kapı aralıyor.

On üç öyküden oluşan kitap okura bir bütünün parçalarıymış izlenimi veriyor. Boğa Güreşi” kitaba adını veren öykü olmakla birlikte anlatıcının  hayatla başa çıkma çabasına bir gönderme olarak da düşünülebilir. Öyküler sarsıcı ama yüksek sesli değil, okurken  daha çok bir zonklama duygusuna kapılıyorsunuz. Doyle küfürler, ufak yalanlar, günlük yaşantının söz etmeye değmeyecek ayrıntılarıyla kuruyor öykülerini. Özensiz, gelişigüzel söz kendiliğinden dönüp dolaşıp buraya varmış duygusu uyandıran bir anlatımı var. Dağınıklığın, sıradan ayrıntıların birleşerek hayatın felsefi bir sorgulamasının yapıldığının  kitabı bitirdikten sonra farkına varıyor, hayatlarımız ne çok benzeşiyor diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Yazar, orta yaş bunalımından söz ettiğini belirtiyor satır aralarında. Öykü anlatıcıları sıradan bir mesleğe sahip dikkat çekici özelliği olmayan, yaşadığı çevreden uzaklaşmamış, ev yaşantısına sıkışmış, çocukları, karısı, evcil hayvanları, gençlik arkadaşlarından kurulu bir dünyada yaşayan orta sınıf erkeklerden oluşuyor. Toplumsal düzene, aileye, evlilik kurumuna, okula, çocuklara ne denli bağımlı olduklarını ancak yaşlandıklarında, çoğunlukla da bir hastalıkla yüzleştiklerinde  fark ederek kendileriyle hesaplaşma gereği duyuyorlar:  “Zihnime ne olduğunun farkındayım. Zaman zaman neler olup bittiğinin farkındayım bir süredir. Orta yaş meselesi. Biliyorum bunu. Zihnim yaşlanıyor, yavaşlıyor, yoruluyor, sıkılıyor, işe yaramaz bir şeye dönüşüyor.  Ölüm gitgide gerçek bir şey oluyor. Çocukluğumdan beri tanıdığım eski komşular ölüp gidiyor. Hatta benim yaşımdaki insanlar bile. Çoğu kez kanserden. Ama yine de tutunabilir insan.” (Köle, s. 66) 

Her bir öykü, kurulu düzeni farklı yüzleri ile anlatsa da hayatın gereklilikleri olarak gördüklerinizin, uğruna ömrünüzü verdiğiniz düzenin canınıza okuduğu duygusundan kurtulamıyorsunuz. Okur olarak  yaşlılık ve çoğunlukla kendi seçiminiz sandığınız  tutsaklıkla yüz yüze geliveriyorsunuz.  Her öykünün bitiminde, “Cenaze Törenleri” ndeki yaşlı adamın ufak tefek hoşnutsuzluklarını homurdanarak ifade etmesi benzeri bir huzursuzluk duyuyorsunuz:

“İdare ediyorum işte. Hayatın tadını çıkarmaya bakıyorum. Dünya, bir karatahta üstünde art arda dizilmiş birkaç kelimeyle basitleştirilebilecek kadar dolambaçsız, anlaşılır bir yerdi eskiden…” (Köle, s 66) 

Roddy Doyle (Doğum: 1958)

Roddy Doyle (Doğum: 1958)

Yazarın bir sonraki cümlede kendini yalanlayan anlatım tarzı öykü kişilerine samimilik kazandırıyor. “Yolda dondurma bile almıştı ihtiyarlara. Dondurma filan almamıştı aslında, ama eve gittiğinde Hazel’la kızlara böyle anlattı.” (Cenaze Törenleri, s. 90)

“Kan” öyküsündeyse Doyle günlük dille fantastiğin sınırlarını zorluyor. “Horozlardan birini kaptı, hayvanın karşı koyacağını, onu gagalayacağını sanıyordu. Ama olmadı bu, horoz yavşak bir kedi yavrusu gibi adamın kollarına yerleşti. Adamın bir elinde horozun küçücük kafası, öbür elinde sert, sıska ayakları vardı; hayvanı lastik bir kayış gibi esnetip ağzına götürdü. Sonra da ısırdı hayvanı – hafifçe. Kan falan fışkırmadı, doğru, düzgün bir çıtırtı bile duyulmamıştı. Horozun boynu hâlâ ağzındaydı.Hayvanın atan nabzını dilinde hissedebiliyordu. Horoz korkuya kapılmıştı, hayvanın ayaklarındaki titreşimden anlayabiliyordu bunu adam. Ama kuşu korkutma niyetinde değildi o; zalim bir adam değildi. Sadece hayvanın boynunu ısırıp kafasını koparmak, sonra da ağzını hayvanın kafasız kalmış boynuna dayamak istiyordu.”(Kan. s. 120)

Roddy Doyle, öykü kişilerine  seçimlerini sorgulatarak yanılgılarını anımsatarak onları boşuna yaşadıkları duygusuyla karşı karşıya bırakıyor. Bunu yaparken okura da kalan zamanının sınırlı olduğunu duyumsatıyor. “Şifa” adlı öyküde kahramana yaşantısı hakkında düşünme olanağı sunan, yaşamının düzenini aniden bozan bir hastalıktır.

“Köle” öyküsü bir cümlelik tekerleme ile başlayarak metinde sıklıkla tekrarlanıyor.  Yazar bellek sorunları yaşayan bir karakteri çizerken hayatın tekdüzeliği karşısında duyulan çaresizliğe de işaret ediyor. Öykü kişisinin okulda öğrendiğini düşündüğü tek şey bu tekerlemedir. İleri yaşlarda anımsanan bir okul şarkısı, bir bilmece ya da elli yıl önce okuduğunuz bir şiir belleğinizde olanca tazeliğiyle korunurken dün akşam ne yediğinizi anımsamakta zorlanırsınız. Okur kendisini kolaylıkla bu öykü kişisinin yerine koyabilir. Öykü birbirini çağrıştıran ayrıntılarla okul günlerinden kalma bölük pörçük anılarla ilerliyor. Çağrışımla gelen “terlik” sözcüğü  aile kurumuna sıkı bir eleştiriye dönüşüyor.

 “… Terlik giyen bir adam olmak istemedim asla. Yalın ayak gezmeyi, evi ayaklarımın altında hissetmeyi sevmişimdir hep. Ama terlik giydim mi ev başıma yıkılıyormuş gibi oluyor, sanki hiç yaşamıyorum. Hep böyle hissetmişimdir, ergenliğimden beri, ninem babama bir çift terlik verdiğinden, babam onları giyip köşedeki koltuğuna kurulduğundan, bir daha asla kalkmadığından beri. Yani koltuğundan kalktığı oluyordu elbette. İşe gidiyordu, mutfağa gidiyordu, tuvalete kalkıyordu….” (s. 54)

flu“Cenaze Törenleri” öyküsünde anlatıcı; yaşlı anne ve babasını, arkadaşlarının giderek sıklaşan cenaze törenlerine götürmeyi görev edinmiştir. Neredeyse anne babasıyla tek ilişkisi bu cenaze törenleridir. Ölümün törenselliği, cenazede bulunmanın görevselliği çarpıcı ayrıntılarla öykü anlatıcısının yaşantısının çıkışsızlığına eklemleniyor.

 “Tabak,” öyküye ilişkin kabullerimizi sorgulatan bir öykü. Sekiz sayfa boyunca varlığından haberdar olmadığımız “bebek” son yarım sayfada anlatıya giriyor. Bunu öykü tekniğinde bir zaaf olarak görmek de mümkün belki ama edebiyat, sanatın diğer alanlarında olduğu gibi bilinen kuralların ötesine geçebilme itkimiz yüzünden böylesine çekici. Üretme gücü belki de yalnızca bu nedenle sınırsız. Sanatın dinamiğini oluşturan, üretme gücünü tetikleyen sanatçıya özgü tükenmeyen bir itiraz, kuralları ve yerleşik kabulleri yıkmanın dayanılmaz çekiciliği olmalı.

Roddy Doyle‘un öyküleri pek de umut verici değil ama İrlanda edebiyatının tüm varsıllığını içinde barındıran günümüz insanına bir an durup düşünme olanağı  tanıyan has öyküler.

Boğa Güreşi, Öykü, Roddy Doyle, Türkçesi: Kübra Kelebekoğlu, Sel Yayıncılık, birinci basım, Nisan 2014.

Aysun Kara – edebiyathaber.net (12 Mayıs 2014)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z