Kentin döllediği öyküler | Gönül Kıvılcım

Ağustos 23, 2017

Kentin döllediği öyküler | Gönül Kıvılcım

Masa başı işi, yazmak yani, edebiyat, boş sayfalar bizi büyüleyen, çağrışımlarımızın döküleceği kuyu olmak için bekleyen… Sabır işidir aynı zamanda. Didinirsiniz, didişirsiniz. Kendinize, ardıllarınıza, sizden önce gelenlere sorular sorarsınız bıkıp usanmadan. Sonra bir bakarsınız hepsi bir yap-bozun parçaları olmuş. Bir romanın çatısı kurulmuş, sorularınızı hayata geçirecek farklı karakterler yaratılmış, bir roman çıkmış gün ışığına. İletişim’den yayımlanan son romanım “Uğultular”dan artakalanları, notları, günlük sayfalarına yazılanları vesaire toparlarken iki küsur yıl önce İzmir Öykü Günleri’ne sunduğum bu yazıyı buldum. Hayat öyle hızlı akıyor ki…  Kelimeler Hasankeyf gibi sular altında kalmadan, buharlaşmadan, yok olup gitmeden önce Edebiyat Haber okurlarıyla paylaşmak istedim.

Kent kadınlar için hangi sözcüklerle tarifleyebileceğimiz bir yaşama birimidir? Mücadele, sıkışmışlık, özgürlük?

Başlangıçta kalabalıklarıyla, özgürlük ihtimaliyle kadını çağıran, kendini gerçekleştirme imkanlarını onun önünü serecekmiş gibi yapan bir alan giderek daralmaya, bunaltmaya başlar. Kadının ağzının tadı bozulmuştur. O büyülü kalabalıklar üstüne üstüne gelmektedir.  Dibine düşmüştür kentin. Görünmez olmuştur. Göründüğü ender yerlerden biri üçüncü sayfa haberleridir. Yazdığı romanlarla kadının toplumda bireyleşme, özgürleşme mücadelesine kalemiyle katkıda bulunan Sevgi Soysal öykü kitabı Tutkulu Perçem‘e adını veren öyküsüne şöyle başlar:

“Şeylerdeki şeyler işte – sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni.  Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum. Nemli bir öğle sonrası. Baş dönmeli, yeşertici. Arabalar habire geçiyorlar, camlarında kızıl kızgın yüzüm, geçiyorlar. Yol kavşağında durdum. Yaya geçidinden tam üç kez geçtim. Trafik polisi de görmedi beni. ‘Gösterge… Gösterge!’ diye bağırdım ona. ” Sevgi Soysal’ın o hınzır diliyle devam eden öyküde bir süre direndikten sonra sorar kadın: “Tutkularımı gün aydınına çıkarmanın yeri miydi bu kent?.. Yeni dikilen bir troleybüs direği, bir yol makinesi, bir kavga olmayı diledim. O zaman bakacaklardı… İşte bugünün kazancı -mazgal deliği – bu baş dönmeli, ılımlı günün kazancı ayaklarımın altındaydı. Deliğin başına çöktüm. Tutkularımı, birer birer  perçemlerinden çıkarıp mazgaldan aşağı attım. Kentin lağımına karıştılar. ‘Oh! bu kadar,’ dedim. Bu kadardı.”

Kadın kente tutunmak için nelerden vazgeçmek zorunda kalmıştır? Mazgaldan aşağı neleri atmıştır? Ruh sağlığını, bedenini, arzularını, gözlerindeki parıltıyı, yaşama sevincini? Kentte varoluş erkek için de yeğin bir maceradır ama kadınınki üstüne üstlük o erkek dünyasında kendine bir alan açma mücadelesidir.

Fark edilmek ister, takip edilmek, gözle taciz edilmek değil. Kabul görmek ister. Bu ince sınırlar arasında bir yerde bütün incelikler kaybolur. Kalın, kaba sloganlar kalır geriye. Kahkahalarımıza saldırıldığında, mini eteklerimize laf edildiğinde, tutkularımızla birlikte yıllardır kazandığımız haklar mazgallardan aşağıya atılmak istendiğinde bizim de ister istemez sarıldığımız sloganlar.

Edebiyatsa sözcüklerden, sözcükler arasındaki ince nüanslardan alır gücünü. Öfke, kızgınlık, ikiyüzlülük derken kırgınlığa geliriz böylece. Kırgındır kadın.  Selçuk Baran’ın öykü başlığını ödünç alırsak Şehir Kırgını:

“O zamanlar naylon torbalar yoktu ki, boyu biraz uzamış otlara, komşu bahçelerin çitlerine takılıp herhangi bir esintiyle tıpkı bir yelken döküntüsü gibi çirkin çirkin şişkin kabarsın. Gazete, dergi, falan derseniz, şimdiki gibi çok okunmazdı öyle. Bu yüzden gazete kağıdı bile değerliydi. Her işte kullanılırdı. Daha olmadı kiloyla satardınız. İşte bütün bunlardan ötürü rengi bozulmuş, üzeri gönül bulandıran lekelerle dolu kağıt parçaları savrulmazdı oradan oraya. Yiyecek artıklarının hakkından da tavuklar geldiğinden, geriye çöp diye cam kırıklarından başka bir şey kalmazdı. Bu yüzden boş bir arsa denince insanın aklına dinlendirici bir genişlik ya da gürültülü bir şenlik yeri gelirdi.

Bir kent kırgınıydım o zamanlar. Bu ne demeye gelir, dünyada anlatamam. Aradan onca zaman geçmiş, nereden bileyim. Ben kent kırgınıyım diyeyim, siz ne anlarsanız, anlayın artık.

Bir kent kırgını için yapılacak en iyi şey başkentin göbeğinde oturacak yerde, kırlara, köylere, uzaklara gidip oralara yerleşmektir. Ama o zaman da bir kent kırgını olmaktan çıkardım. Oysa ben kent kırgınıydım ve öyle de kalmak zorundaydım. Başka bir şey olmak elimde değildi. … Çünkü daha önce de anlattığım gibi, bir çok şeyden haberimiz yoktu. Camus’nün kitapları bile dilimize çevrilmemişti daha. Başkaldırmayı olsun nereden bilecektik.” (Ceviz Ağacına Kar Yağdı, Bütün Eserleri, YKY)

Selçuk Baran’ın bu öyküsünün yer aldığı “Haziran” dosyası 1972’de yayımlanmış, 1973’te Türk Dil Kurumu öykü ödülünü almış. “Anaların Hakkı” öykü kitabı 1977’de yayımlanmış, 1978’de Sait Faik öykü ödülü almış. Öyküleri maalesef pek fazla bilinmeyen Selçuk Baran’ın hakkını ona teslim ettikten sonra günümüz öykücülerinden birine gelelim. Baş kaldırmayı bilen birine. Sine Ergün.

Sine Ergün Burası Tekin Değil“de kadına biçilen rolleri, sınırları dilde ve kurguda zorlar.  Artık adı konmuştur. Kent tekin bir yer değildir kadın için. Geceleri içki şişelerini devirip naralar atabileceği bir yer hiç değil. Halbuki kadın da hisseder erkeğin hissettiği boşluğu içinde. Bir vagabond, bir serseri, bir avare olmayı o da istemiştir zaman zaman hayatında. Ama sınırlar vardır. Kadın bunalır:

“Yaklaştı, omzu omzuma değiyordu, Sen ne arıyorsun, diye fısıldadı, aradıklarım bir bir düştü aklıma, hepsi bulanıktı, aslında bir şey aradığım da yoktu, Ne istiyorsun, dedim. Ne istediğini biliyordum. Niçin istediğini de bir an bildiğimi düşündüm. Şuracığa sıkıştırsa beni rahatlayacaktı. Rahatlamak istiyordu. Ben de. Bunaltı…

Ne kadar, dedi. Yüz, dedim. Dediğime yabancılaştım bir anda, tereddütsüz. Ne yaptın abla sen, dedi. Gerçekten ablası olduğumu ve beni sikmek için pazarlık ettiğini düşündüm. Biri, mutluluktan uçuyorum, dese, sırıtarak uçtuğu gelirdi gözümün önüne, saçmalık.

İyi, dedim, senin için seksen olsun.”

Meydan okumak için öteki olmaya cüret eder Sine Ergün öyküsünde.  Kadına çok kolaylıkla yapıştırılan bir etiketi kendi alnına kendi yapıştıracaktır bu cesur kadın. Bir an için. Bir an içindir bu delilik hali. Hangi kadın hayatının bir anında, Zeki Demirkubuz’un Masumiyet filmindeki gibi “Evet orospuyum lan” diye bağırmak istememiştir ki?

Bir işçidir kadın kentte, fabrika işçisi, seks işçisi, sabır işçisi. Sokaklarda sabreder, otobüslerde dolmuşlarda, konfeksiyon atölyelerinde, mecliste, parti genel kurullarında, erkeğin sözünün geçtiği, dilinin, pervasızlığının onu taciz ettiği her yerde sabreder. Başını örterek sabreder, eşinin önüne üç ögün sıcak yemeğini koyarak, gözü dayaktan kapansa da terk etmeyerek, edemeyerek, bazen çocuğunu öldürerek, etini pazarlayarak, sabreder.

“İçerden televizyonun sesi geliyor. Annem çoktan kalkmış. Ağlamalar, bağırışlar. Bunlar televizyonun her gün evimize dolan zaman dilimleri. Kızını öldüren babalar, karısını satan kocalar, sevgilisiyle bir olup çocuğunu önce parçalayan, sonra gömen, sonra da kayıp ihbarında bulunup sunucunun karşısında ağlayarak bayılan kadınlar… Annem eskisi kadar ağlamıyor artık. Bunlara da, akşam haberlerindeki savaşın cenazelerine de alıştı. Sadece şaşırıyor ve seviniyor. Biz o kadar çaresiz değiliz, diye. Bunca kötülük iyi ki bizim başımıza gelmedi.

Ayaklarımın ucuna basarak odadan çıkıyorum. Televizyondan gözünü ayırmadan, “Kalktın mı,” diyor. “Haftada bir geliyorsun zaten eve. İyice dinlenseydin.”

“Masaj artı duş yetmiş beş lira” Neslihan Önderoğlu’nun “Mevsim Normalleri” kitabından. Öyküdeki kadını bir süpermarketteki et reyonunda çalışıyor zannediyor annesi. Oysa bir masaj salonunda iş bulmuştur Parası iyidir ama namı kötü.

“Mutfağa giderken gözü televizyona kayıyor yeniden.  Kötü yola düşmüş bir kız başından geçenleri sunucuya anlatıyor.  Yüzü kayıtsız… ‘Önce abim başladı,’ diyor. Sanki üzerinden geçen onlarca kişiyi değil de, az sonra maça çıkacak bir takımın isimlerini sayıyor.

Annem romatizmalı bacağını sürürken ‘Allah belasını versin,’ diye söyleniyor.  Ar damarı çatlamış bunların.

… Aynaya yaklaşıyorum. Nefesim aynanın üstüne avuç içi kadar bir buğu olup yapışıyor. Alnıma bakıyorum. Sağ elimin işaret parmağıyla alnımın tam ortasından boylu boyunca geçiyorum. Saç diplerinden burnuma kadar. Ar damarımı arıyorum. Sahi var mıdır öyle bir damar?”

Hadi parmaklarımızı alnımıza koyup arayalım. Kadınların ar damarı erkeklerinkinden farklı mıdır? Kadınların yaraları ve kentin yaraları nerelerde benzer birbirine? Çare kenti terk etmek midir? Bir kent kırgını olmak mı? Yoksa başka kategoriler de var mıdır? Kadın nelerin pahasına özgürleşir? Kadın kendi teninin hafızasını yazmakta ne kadar özgürdür? Çünkü bu kentin hafızasıdır aynı zamanda. Kadın özgürleşmeden erkek özgürleşebilir mi? Sorular sorular…Bu sorular zamanla öykülere, romanlara dönüşür.

Kent, kadını öykülerle dölleyen bir alandır. Sait Faik‘in sözcükleri bunalmış kadınların ağzına çok yakışır: Yazmasam deli olacaktım. Bir eksiyi bir artıya dönüştürür kadın yazarak. Transit odaları yazar, inşaat malzemeleri satan yapı marketlerini, kasiyer kadınları, bir teması, bir geçişmeyi, kapısını çalan evli bir erkeği, kente gelen göçmenleri, Suriyeli kadınları misal, bavulunda birikenleri. Babasızdır onun öyküleri. Piçtir yani. Tohumu en son kimin içimize attığını unutmuşuzdur. Ama öyküler ikisinin ilham veren çarpışmasından doğmuştur. Kent ve kadın.

Gönül Kıvılcım –  edebiyathaber.net (23 Ağustos 2017)

Yorum yapın