Masthead header

Kendine Ait Bir Oda: Author-Authority[1] Dünyasında Bir Kadın Alanı Yaratmak

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

[1]Türkçe’de yazar anlamına gelen İngilizce author kelimesinin etimolojisini araştırdığımızda bu kelimenin Eski Fransızca’da baba anlamına gelen autor kelimesinden geldiği görülür. Authority (Türkçe’de otorite) ise author kelimesinden gelir. Bu bilgilerle edebiyata baktığımızda yazının tarihsel sürecinin ne denli ataerkil bir kimlik taşıdığı açıkça görülebilir.

Virginia Woolf’un belki de en çok tanınan ve kendisine en çok gönderme yapılan kitabı Kendine Ait Bir Oda üzerine bir şeyler yazmak üzere yola çıktığımda kitabın içeriğini en iyi özetleyen iki anahtar kelimenin peşine düştüm: Kadın ve edebiyat. Bu iki anahtar kelime aslında göründükleri kadar basit değil. Üzerlerinde daha derinlemesine düşündüğümüzde bu kelimeler –özelde kadınlar, genelde bütün toplum için geçerli- çok önemli meselelere giden yollara açılırlar: Toplumsal cinsiyet meselesi, ataerkil bir düzenin varlığı, eğitimdeki eşitsizlikler, kadınların tarihte yer alamayışı ya da kadınların tarihinin silikliği, edebiyatta erkek egemenliği vb. Woolf, bu yolun sonunda, bu herbiri birbirine bağlı ve sorunsallaşmış meselelerden kendi sonucunu/çözüm önerisini çıkarır: Kadınların, entelektüel alanda yaratıcı olabilmesi için “kendilerine ait bir oda”ya ihtiyaçları vardır. Bu paradigmada cevaplandırılması gereken iki önemli soru karşımıza çıkar: Yazın dünyası neden kadınlar için, erkekler için olduğundan çok daha zordur? Ve Woolf’un bu zorluklar karşısındaki çözümü, “kendine ait bir oda”ları olması, ne anlama gelir?
 
Bu sorulara cevap verme çabasına girmeden önce, kitapla ilgili genel bilgiler vermek iyi olacaktır. Kendine Ait Bir Oda Woolf’un 1928 yılında Newnham ve Girton kolejlerinde verdiği iki konferans metnine dayanır. Ama bu bilgi bizi kitabın tamamen gerçeğe dayalı olduğu konusunda yanıltmamalı. Aksine, Kendine Ait Bir Oda gerçekçiden öte kurmaca olarak nitelendirilebilir. Woolf, kitabın ba-şında “Anlatmak üzere olduğum şeyin var olmadığını; Oxbridge…’in birer uydurma; ben’in gerçek kimliği olmayan bir kimse için kullanılan kullanışlı bir terim olduğunu söylemem gereksiz sanıyorum.” der ve ekler “Dudaklarımdan bazı yalanlar dökülecek, ama bunların arasına karışmış bazı gerçekler de olabilir, bu gerçeği bulup çıkarmayı ve saklamaya değer bölümü olup olmadığına karar vermeyi okuyucuya bırakıyorum” (Woolf, 1992: 7). Aynı doğrultudaki ilginç bir detay da kitapta tek bir anlatıcısının olmamasıdır. Ben dedikten sonra “İşte ister bana Mary Beton, Mary Seton ya da Mary Carmichael deyin, ister canınızın istediği başka bir ad verin bunun hiçbir önemi yok” der Woolf (Woolf, 1992: 7). Bu bilinçli seçimin bir nedeni “geleneksel hikaye anlatıcının anlatımdaki otoritesini yıkmak” olarak anlaşılabilir. (Rosenberg, 2000: 9) Bu çerçevede daha da ileriye gidersek Woolf’un yazar (author) otoriteyle (authority) olan bağını yıkarak, doğal olarak edebiyat alanında otoritenin tarihsel olarak erkekle olan bağını kopardığı sonucuna varabiliriz. Bu saydığımız nedenlerle Woolf okuyucusuyla arasında güçlü ve alışılagelmişin dışında bir bağ kurar. Belki de tam da bu yüzden Kendine Ait Bir Oda’yı okumak Woolf’la, Virginia Woolf’un gerçek varlığının ve dolayısıyla zamanın ötesinde uzunca bir sohbet ediyormuş hissi uyandırır. Bu sohbette –belki de monolog demek daha doğru olur- Woolf bize öncelikle yazının kadın için neden erkeklere göre daha zor olduğu sorusu hakkındaki cevaplarını verir. Bu konuda söylediklerini –aslında iki başlıkta toplanamayacak kadar önemli ve değerli olduklarını belirterek- şu şekilde sıralayabiliriz: Kadınların eğitim almasındaki zorluklar ve aile yaşamının getirdiği kısıtlamalar.
 
Öncelikle, kitabın başında Woolf bize kendisinin, yalnızca kadın olduğu için Oxbridge’de okumasının yasak olduğu bilgisini verir. Bu noktada “Oxbridge” kelimesinin Woolf’un Oxford ve Cambridge üniversitelerinin isimlerinin karışımından türettiği bir isim olduğunu belirtmek gerekir (Urgan: 2004, 48). Bu bilgi bize net olarak o dönemde kadınların üniversite eğitimi görmelerinin imkansız olduğu gerçeğiyle yüzleştirir. Ardından, Woolf şu ünlü soruyu sorar: “Shakespeare’in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı neler olurdu?” (Woolf, 1992: 54) Olası senaryonun tahayyül edilmesi çok da zor değildir: Shakespeare eğitiminde ilerleyip tiyatro ve yazın dünyasında kendine bir yer edinirken Judith okula gönderilmez. Ailesi tarafından evlendirilmek istendiğinde yeteneğinin peşinden giderek kaçar. Shakespeare gibi hayallerini gerçekleştirmek üzere bir tiyatroya başvurduğunda hiçbir kadının tiyatrocu olamayacağı cevabıyla yüzleşmek zorunda kalır. En sonunda kendisine acıyan bir menajerden hamile kalır. Kadın bedenine kıstırılmış şair ruhunu daha fazla taşıyamaz ve intihar eder! Judith’in intiharının nedeni, yalnızca kadın olduğu için “entelektüel, mesleki, toplumsal ve politik alanlarda güç elde etmenin yolunu bulamamış olması” ndan öte ne olabilir? (Squier, 1985: 4) Bu hayali kız kardeş bize açıkça yetenekli bir kadının olası sonunu gösterir. Bütün bu kurgular aslında doğrudan Woolf’un kendi yaşam deneyimlerine bağlıdır: Virginia Woolf’un da “Kendini, Woolf’un bir kadın olarak dışlandığı Cambridge’de evinde gibi hisseden bir erkek kardeşi” vardır. (Dalsimer, 2001: 110)
 
Ardından Woolf, kadınların toplumsal koşullar yüzünden maruz kaldıkları zorluklar ve eşitsizliklerden bahseder. Bu toplumsal koşulların, genellemesi daraltılacak olursa, en çok aile yaşamının kısıtlamalarını içerdiği görülür. Ev/aile yaşamı genellikle kadını eve hapseder ve onu kamusal alandan soyutlar. Bu çerçevedeki en önemli mesele belki de annelik meselesidir. Zira çoğu kez kocası dışarıda yaşamına devam ederken kadın evde çocuğuna bakmakla yükümlü kılınır. Woolf bir metni doğurma metaforuyla temsil edilen yazma/üretim süreçlerini biyolojik anneliğin karşısına koyar. (Abel, 1993: 87) Bu doğrultuda, kadınlar “çocuk sahibi olmakla; para, kütüphane, şarap mahzeni ve şiir sahibi olmak arasında bir seçim” yapmak durumundadırlar. (Froula, 2005: 192) Ama çoğu kez bu seçimi yapmak bile kadınların elinde olmaz: Yeterince hak ve para sahibi olmayan bir kadın için iyi bir adamla evlenmek ve kendisini ev yaşamına hapsetmekten başka bir seçimi düşlemek dahi imkansızdır. Ev içi ise yapılması görevi kadına atfedilmiş yemek, temizlik, çocukların bakımı gibi sonsuz ev işi “sunar” kadına… Bu işlerin arasında kadının yaratıcı olabilmesi söz konusu bile değildir. Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’da dediği gibi:
 
“…tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur” (Woolf, 1992: 134)
 
Woolf, bütün bu yukarıda saydığımız zorlukların/eşitsizliklerin ardından, bunların üstesinden gelebilmek ve bu “geriye kalan hiçbir şey”in ötesine geçip bir şeyler ortaya koyabilmek için kadınların tek bir şansı olduğu sonucuna varır: “Kendilerine ait bir oda”ları olması. Woolf’un odası “kadın yazarın deneyimlerini ifade etmekte kendisini özgür hissedeceği bir yer metaforu” olarak anlaşılabilir. (Rosenberg, 2000: 2) Kendine ait bir odaya sahip olmak her şeyden önce sorumluluklar ve zorunlulukların ötesinde bir kadının rahatsız edilmeden entelektüel çalışmalar yürütebileceği –okuyup yazabileceği- bir alan ve zaman demektir ve bu, ekonomik özgürlükle doğrudan bağlantılıdır. Ama bunlardan da önemlisi Woolf kadınlara öncelikle düşüncelerinde özgür olmalarını ve yazmalarını tavsiye eder. “Virginia Woolf için yazmanın kendisi özel alandan kamusal alana geçen kadın hareketinin çok önemli bir parçasıdır.” (Snaith, 2003: 42) Dolayısıyla Woolf’ un bu noktada kadınlara önemli bir tavsiyesi vardır: Yazmak. Hiç vazgeçmeden; içinde bulundukları durumu, yazdıklarının başarılı olup olmadığını, başkalarının yazdıkları hakkındaki düşüncelerini hiç düşünmeden yazmak! Kendine Ait Bir Oda’nın son sayfalarından birinde dediği gibi:
 

Yazmak istediklerinizi yazdığınız sürece önemli olan tek şey budur; bunun yüzyıllarca mı yoksa yalnızca saatlerce mi önemli kalacağını kimse söyleyemez. Ama kafanızda yarattığınız dünyanın tek bir telini, elinde gümüş bir kupa tutan bir başöğretmenin ya da bir ölçü defteri tutan profesörün sözüne uymak için gözden çıkarmak en aşağılık ihanettir ve eskiden insanların başına gelebilecek en büyük felaketler arasında sayılan bekaretin ve servetin gözden çıkarılması bunun yanında yalnızca bir pire ısırığı gibi kalır.” (Woolf, 1992: 120)

Kaynakça
Elizabeth Abel, Virginia Woolf and the Fictions of Psychoanalysis (Chicago: University of Chicago Press, 1993).
Katherine Dalsimer, Virginia Woolf: Becoming a Writer (New Haven: Yale University Press, 2001).
Christine Froula, Virginia Woolf and the Bloomsbury Avant-garde: War, Civilization, Modernity (New York: Columbia University Press, 2005).
Beth Carole Rosenberg, Comparative Literature Issue (5 Aralık 2006) “Virginia Woolf's Postmodern Literary History” (http://links.jstor.org/).
Anna Snaith, Virginia Woolf: Public and Pivate Negotations (New York: Palgrave Macmillan, 2003).
Susan M. Squier, Virginia Woolf and London: the Sexual Politics of the City (Chapel Hill University of North Carolina Press, 1985).
Mîna Urgan, Virginia Woolf: İnceleme (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004).
Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda (İstanbul: Afa Yayınları, 1992).
 
Ece Zerman (Bu yazı Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) Bülteni BÜ’de Kadın Gündemi’nin Bahar'07 sayısında yayınlanmıştır.)
edebiyathaber.net (21 Haziran 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z