Masthead header

Kendi distopyamızda sürükleniyoruz: Yüksek Doz: Çürüyüş | Abdullah Ezik

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Altın Kitaplar Yayınevi’nden geçtiğimiz günlerde çıkan Yüksek Doz: Çürüyüş kitabı, son dönemde Türk edebiyatında bilimkurgunun geldiği önemli yeri göstermesi bakımından oldukça önemli bir eser.

Bilimkurgu edebiyatının dünyadaki serüvenine bakıldığında Jules Verne’den, Thomas Moore’dan ve daha nicelerinden itibaren gerek ütopya, gerek distopya olarak birçok farklı biçimde gelişerek yolculuğuna devam ettiğini söyleyebiliriz. Türk edebiyatında da bu alanda çeşitli kalem oynatmalar olsa dahi sanırım günümüzde kazandığı ivmeyi daha önce yakaladığını söyleyemeyiz. Son yıllarda özellikle Altın Kitaplar ve İthaki gibi yayınevleri bu alana özel bir yer ayırdı. Bunun doğal bir sonucu olarak da ortaya birçok eser çıktı ve okur da bu gelişmelere karşı sessiz kalmadı. Aziz Efendi’den, Filibeli Ahmet Hilmi’den, Müfit Özdeş’ten Orkun Uçar’a dek bu anlamda birçok önemli isimden söz etmek mümkün. Bu anlamda gelişen Türk bilimkurgu edebiyatına bu yeni eserle yeni bir soluk daha geliyor: Yüksek Doz: Çürüyüş. Aslında eser, daha önce başlayan uzun soluklu bir projenin ikinci ayağı. Bu değerli projeyle beraber hatrı sayılır bir okur kitlesine seslenen, Türk bilimkurgu edebiyatının olanaklarını çoğaltan ve görünürlüğünü arttıran önemli bir düşünce hayata geçiyor. “Yüksek doz”larla beraber çeşitli bilimkurgu metinleri, novellaları peş peşe yayımlanmaya başlıyor.

İlk olarak yine Altın Kitaplar’dan çıkan Yüksek Doz: Gelecek’ten söz etmek sanırım daha doğru olacaktır. Projenin bu ilk ürününde Orkun Uçar, Serdar Yıldız, Funda Özlem Şeran, Umut Altın ve Gökcan Şahin’in imzasını taşıyan 5 novella okurla buluştu. Bu 5 eserin de ortak noktası merceğine “ütopik” dünyaları almasıydı. 1 sene gibi kısa bir sürede, 25 yazar arasından sıyrılarak ortaya çıkan bu 5 yazar, Türk okuruna yepyeni bir pencere açtı. Yepyeni düşünceler ve ütopik dünya görüşleriyle okuru selamladı. Bu ilk kitabın ardından Altın Kitaplar bu sefer “distopya” düşüncesi etrafında bir proje şekillendirmeye karar verdi. Ayşegül Uçan’ın editörlüğünde ortaya çıkan bu ikinci esere Orkun Uçar, Umut Altın, Mert Süğlün, Cem Can ve Kadim Gültekin’in eserleri kabul edildi. Projenin bu ikinci ayağı için de yine yola 25 yazarla çıkılmasına rağmen kimi eserlerin yetersizliği, kimi yazarların projeden erken ayrılmasıyla bu 5 yazarın eserleri ön plana çıktı. Ortaya çıkan yapıt göz önünde tutulduğunda 5 değerli distopik metinle karşı karşıya kaldığımızı ve her bir metnin bu kitapta yer almayı ayrı ayrı hakettiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. İlk kitaptan aşina olduğumuz ve daha önce karşılaştığımız Orkun Uçar ve Umut Altın projenin bu ikinci ayağında da yer alan isimler. Gerek Uçar’ın gerekse Altın’ın ütopya ve distopyalarıyla bilimkurgu dalında değerli işler yaptığını söylemek mümkün. Her ikisinin de kitapta yer alan ve başarılı bir şekilde kurguladıkları distopyalarla okuru sersemlettiğini, gerek karakterlerin gerek sistemlerin çıkmazında insana yolunu şaşırttığını söylemek mümkün. Keza Süğlün, Can ve Gültekin de bambaşka ton ve pencerelerden distopyalara giriş yapıyorlar. Onların eserleri de özgünlükleriyle projeye çok önemli bir katkı sağlıyor. Bu 5 distopya değerlendirildiğinde Türk bilimkurgu edebiyatının giderek kendini nasıl geliştirdiği ve yüzakı eserler verdiği görülüyor.

Bir projenin sonucu olarak ortaya çıkan kitaplara yaklaşımda her zaman belirli kriterler aranabilir. Ortak bir tema etrafında bir araya gelen metinlerde yazarların kendilerini kısmen zorlamaları, konuya sadık kalmaya çalışmaları, sınırlarına sıkı sıkıya bağlı kalmaları yer yer metinleri zedeleyebilir. Bu, şüphesiz böylenesine bir projeye girişmenin kaçınılmaz sonuçlarından biridir. Ancak Yüksek Doz serisine bakıldığında pek de böyle bir durumla karşılaşmayız. Yazarlara sunulan temel iki dünya ve gelecek düşüncesi söz konsudur: “ütopya” ve “distopya”. Bu iki ayrım arasında ortaya çıkarmak istedikleri metinde sonuna kadar serbesttirler. Bu serbestlik de onları ve düşüncelerini, kalemlerini, duygularını alabildiğine özgür kalmaya çağırıyor. Metinlere bakıldığında projenin doğasından kaynaklanması beklenebilecek bu tür aksaklıklara rastlanmıyor. Her metin kendi başına bir değer taşıyor. Kısa roman/novella olarak tanımlayabileceğimiz bu eserlerde yazarlar, kendi dünyalarını herhangi bir kısıtlama olmadan ortaya çıkarıyor. Sanırım bu anlamda bir sınırdan söz edeceksek bunun yalnızca metnin hacminden kaynaklanabileceğini söyleyebiliriz. Zira kitabın sonunda yer alan “Kitabın Hikâyesi” başlıklı yazıda yazarlara birer novella yazma teklifinde bulunulduğu ifade ediliyor. Bu da hacim anlamında çeşitli kararların önceden verilmiş olabileceğini düşündürüyor. Ancak metinlere bakıldığında böyle bir kısıtlamadan söz edemeyiz. Her kalem alabildiğine özgür bir şekilde metni meydana getirmiş.

 Gerek kitapta yer alan 5 distopik metin gerekse distopya düşüncesinin temeline bakıldığında asıl sorunun insanın gelişim ve değişim konusuna yaklaşımından kaynaklandığını söyleyebiliriz. İnsanoğlu, refah seviyesi ne kadar artarsa değişime karşı ilgisini de o derece kaybediyor. Sanırım bu gelişmişlik insanı bir doygunluğa itiyor ve artık çarklar tıkanıyor. İnsan, olduğu yerde kalmak istiyor. Böylece sistem artık ilerlemiyor ve olduğu yerde tıkanıyor. Bu tıkanmanın sonucunda da distopyalar meydana geliyor. Zira insanı bu refah seviyesine getiren temel gelişim bir nihayete eriyor. Bunu da artık geriye doğru akan bir değişim izliyor. Sanki her şey tepeden alağıya doğru yuvarlanmaya bırakılyor. Kitapta yer alan 5 metinde de bu tür gözlemlerden söz edebiliriz. Öte yandan bir diğer konu da “tanrı”yla alakılıdır. Gerek ütopik gerekse distopik metinlerde tanrıyla insan arasındaki sınır ortadan kalkar, aslında tanrı ortadan kalkar. Onun yerini başka kavramlar alır. Bu metinleri ortaya çıkaran temel husus da zaten ana unsurun tanrı olmayışıdır. Artık her şey insanın elinde ve kontrolündedir. Bu kontrol edilebilirlik ütopya ve distopyaları ortaya çıkarır. Çünkü tanrının olduğu metin ve düşüncelerde her zaman bir belirsizlik, bir “ya olursa” payı vardır. Oysa onun olmadığı yerde bir sistem söz konusudur ve bu sistemin tüm unsurları insanın kontrolü altındadır. Dolayısıyla bilimkurgu, yalnızca insanla ilgilidir, başka soyut bir kavrama gerek duyulmaksızın. Öte taraftan sistemin işletilmesi de yine başka bir problemi ve olguyu gündeme getirir. Sistem nedir, nasıl ve kim tarafından idare edilir; nerede başlar ve biter; sistem kendini nasıl kontrol eder, yeniler ve tüketir; tüm bu sorular her iki kitapta da metinlere sorulabilir ve cevapları oldukça önemli konulara işaret eder.

Altın Kitaplar Yayınevi’nin başlattığı Yüksek Doz projesinin ikinci kitabı olan Çürüyüş, Türk bilimkurgu edebiyatına önemli bir katkı sağlayan kıymetli bir çalışmadır. Bu eserle beraber Türk okurunun yeni dünyalarla, yeni yazarlarla, yeni kavramlarla karşılaştığını söyleyebiliriz. Giderek gelişen Türk bilimkurgu edebiyatı için tüm bunlar olumlu işaret ve gelişemeler olarak gözükmektedir. Kitapta novellalarına yer verilen Orkun Uçar, Umut Altın, Mert Süğlün, Cem Can ve Kadim Gültekin’in ilerleyen yıllarda yazmaya devam ettikleri takdirde Türk bilimkurgu edebiyatı için önemli işler yapacaklarını söylemek mümkün.

Abdullah Ezik – edebiyathaber.net (15 Nisan 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z