Kemal Selçuk: “Roman bittiğinde geriye gizem kalmalı!”

Şubat 6, 2018

Kemal Selçuk: “Roman bittiğinde geriye gizem kalmalı!”

Söyleşi: Gonca Arslan

Kemal Selçuk’un son romanı Rüyadaki Kadın İletişim Yayınlarından çıktı. Selçuk, yirmili yaşlarından beri edebiyatın içinde olan Bursalı bir yazar. Türkçe edebiyat içinde sakinliği, okur-yazar ve orta sınıftan karakterlerin hikâyelerini anlatmasıyla biliniyor. Edebiyat anlayışını “Yazınsal hazzın, unutulmayan bir aşktan farksızca ruha işlediği bir kelimeler ülkesi,” diye tarif ediyor.

Rüyadaki Kadın’da karakterlerin yüzlerini döndükleri geleceğe ve sorguladıkları geçmişlerine doğru, çift yönlü bir akış var. Roman, kendini arayan Aylin ve kendini bulmuş olan Hikmet’in, dost, aile gibi tek bir ulama sığmayan ilişkilerinin hikayesi üzerine kurulu. Birinin çalkantılı, diğerinin durgun yaşamı hem birbirlerini hem romanı dengeliyor adeta. İlintileri, iç içe geçmiş çetrefilli alt ilişkiler barındırsa da yan yanalarken kendilerini güvenli sularda hissediyorlar. Aylin sorunlarıyla başa çıkmaya, Hikmet rüyalarındaki kadına ulaşmaya çalışırken birbirlerinden besleniyorlar. Romanın  atmosferini ise 1980 darbesi ve erkek şiddetinin bulutları kaplıyor. Bir yanda darbenin diğer yandan eril toplumun tehlikeleri kol geziyor. Toplumsal olaylar, karakterlerin hayatlarının etkilemeden öylece geçip gitmiyor. Selçuk’la son romanını ve edebiyatı konuştuk.

Klasik bir soruyla başlayalım mı? Bu romanın çıkış noktası neydi? Bitirdiğinizde roman ne anlatıyor dense nasıl özetlerdiniz?

Metropolden yükselen sayısız kadın çığlığından birini duyan olgun bir adamın cesareti diyebilirim sanki ilk olarak… Aylin’le Hikmet Bey’in hikâyesi şeklinde düşündüm Rüyadaki Kadın’ı. Geçmişin yükünü taşıyan Hikmet ve başı belada olan Aylin… Ve bankacı Aylin’e musallat olan takıntılı bir oto galericisi Bekir… İlişkilerinde hesapsız kitapsız yaşayıp giden Aylin’in peşini bir türlü bırakmayan Bekir, Hikmet’in de meseleye dahil olmasıyla trajik sonu hazırlıyor adeta…

İlk kitabınız Cemiyet Kaçkını’nda Oğuz ve Kerim’in ikircikli ilişkisini okumuştuk. Yeni kitabınız Rüyadaki Kadın’da da Aylin ile Hikmet’in ilişkisi göze çarpıyor. Bu tip ikili derin bağlar size ne ifade ediyor?

İkili derin bağların her zaman daha samimi olduğuna inanmışımdır. Her şeyden önce insan kendini karşısındakine daha rahat açıyor. Terapilerden ne farkı var karşılıklı döktürmelerin mesela? Hele de şehrin hayhuyu içindeyseniz… (Karen Horney’in vurguladığı gibi; herkesin terapiste ulaşma şansı yok!) İç dökmeye, karşımızdakini dinleyip anlamaya daha açık ve istekli oluyoruz gibi geliyor bana baş başayken. Karşılıklı güven arttıkça da mutlulukta olduğu kadar kederde de o bağ kolay kolay kopmuyor. Cemiyet Kaçkını’nda baskın olan kıskançlık ve küçümsemeydi. Sanırım bu ikili ilişkilerde insan öyle ya da böyle olgunlaşıyor, kendisiyle ve hayatla daha hırçın, net hesaplaşabiliyor da. İnsanın küskünlüklerde bile olgunlaştığını düşünüyorum. Ama öte yandan, Schoppenhauer aforizmalarında “en iyi dostumuzla bir gün düşman olabileceğimizi” hatırlatır o keskin diliyle…

Hikmet karakterinin iç çözümlemesinde, talihin, onun meyilli olduğu şeyi zamanla ortaya çıkarmasını ve bu sürecin sancılı değil olgunlaştırıcı olduğunu okurken etkilenmeden edemiyorum. Bu Kemal Selçuk için nasıl bir anlam taşıyor?

Hikmet kendi kabuğunda yaşayan, 70’lerde ve 12 Eylül’ün ilk yıllarında “tutunabilmek” için hiç de ahlaki olmayan yollara başvuran bir edebiyat öğretmeni. Belki biraz da zorlamayla “karaktersizleşen” biri de olsa, bir “kalbi” var. Gün geliyor aynı okuldan Asude’ye tutuluyor. Ancak o da baskın bir kişilik, bir nevi “otorite”. (Aşkın bu yönü ayrı bir mevzu elbette.) Bu aşkla olgunlaşıyor Hikmet. Yıllar sonra onun Asude’yle ilgili kısa bir günce tuttuğunu, birlikte gittikleri sinema biletlerini falan sakladığını öğreniyoruz. Nurullah Ataç’a görünüş olarak biraz benzese de onun yanında hayli “sığ” kaldığının bilincindedir. Asmalımescit’teki küçük yayınevinde düzeltmenlik yaparken bulur Aylin’i. Kendisini Rüyadaki Kadın’a ulaştıracak kızı. Belki de o rüyadan uyandıracak olan…

Sonuç olarak, Çehov’un “ilerlemeye” inanmasının, yazarlık dışında insani boyutunu da düşündüm yıllar yılı. Yani ne Machiavelli’nin, Hobbes’un bencil, karanlık, korkak insanıyız tam olarak ne de olağanüstü iyi. Bu arada, Bekir’in “vazgeçmesi” de mümkündü ama “üçüncü sayfa” haberleri pek öyle söylemiyor… O halde gerçek ne? Flannery O’Conner’ın bir sözünü hatırlayarak yine edebiyatın sınırlarında kalayım: Edebiyatçı işini bitirdiğinde geriye açıklanamayacak bir gizem duygusu kalmalıdır.

Biraz romandaki kadın karakterlere eğilmek istiyorum. Anne Asude, eski kuşak solcu, dişli, baskın bir karakter ve kızı Aylin apolitik, sorunlarıyla başa çıkamayan, yerine göre zayıf bir karakter. Ben burada hem kuşak çatışmasını, hem politik düzlem farklılıklarını hem de eril toplumun kadının üzerindeki farklı yansımalarını görüyorum. Siz bu ana-kız’ı nasıl değerlendiriyor, bireysel ve toplumsal konumlarını nerede konuşlandırıyorsunuz?

Aylin gözümüze çarpan sıradan genç kadından biri ilk bakışta. Kocasından boşandıktan sonra Beşiktaş’taki apartmanda oturmaya devam etmesine rağmen Bekir’den kurtulmak için Karaköy’de eski bir daireye “sığınmıştır” adeta. Cihangir’de oturan Hikmet’e de yakın olacaktır böylelikle. Toplumsal dayatmalar bir yana kadınların hayatı “takıntılı âşıklar” yüzünden da kâbusa dönüşebiliyor, hatta katlediliyorlar ne yazık ki. O gerilimi, sıkıntıyı, ölüm korkusunu yüreğimde hissettim yazarken. Alkolle sorunu olan, gönül ilişkileri mutluluk getirmeyen Aylin içi dışı bir kadındır. Hüzünlü olsa da yer yer matraktır. Edremit’te yaşayan annesi eski öğretmen Asude ise inandıkları uğruna savaşan, baskın, atak bir karakter. Emekli hakim kocasını muma çevirdiğinden, Aylin’in “ev” deyince aklına gelen isim. Sol kültürü aşılayamadığı kızına alışan Asude, uzaktan da olsa Aylin’i yönlendirmeye (kendine bakması konusunda uyarılar yapmak gibi) çalışmaktadır. Ama Aylin sığınacak bir liman ararken, annesi en son kişidir bu açıdan. Oysa dişli ve ödünsüz Asude, ilkeleri uğruna aşkından vazgeçmiştir zamanında. Yanlış bulduklarına sokakta da sesini çıkarmayı bir ödev olarak gören Asude, azınlıktır aslına bakılırsa. Kızını yetiştirirken kendisi gibi olmaya zorlamaması da demokrat kişiliğini yansıtıyor. Kuşak çatışması, bir yanıyla politik duruşu da sergiliyor. Ama ana-kız onlar sonuçta, kopmaları mümkün değil…

İnsan ilişkileri ve romanın tercih edilen temposu bakımından, Rüyadaki Kadın nostaljik bir roman sayılabilir mi?

Romanın yan karakterlerinden Serhat, Hikmet’e arada dokundurarak eski Türk filmlerini ve 70’lerin siyasi atmosferini eşelemek ister. Siyah beyaz filmler, İstanbul nostaljisinin yanı sıra toplumsallığın ağır bastığı kültürel doku… Diğer yanda betonlaşmanın kıskancındaki dev şehir… Eskiye özlem duymanın eleştirel yönü olduğuna da inanırım. Bugün o eski filmlerdeki mekânları gördüğümüzde çocuksu bir sevinç duymuyor muyuz? Ama hüzündür o sevinç bir yanıyla. Kaybolup giden değerlerin hüznü. Bu açıdan nostaljik unsurlar da barındırıyor Rüyadaki Kadın.

Sizin için iyi bir kitap nedir? Okuduğunuz bir kitapta neyi bulmak sizi etkiler?

Doksanlı yıllarda sadece kısa öyküyle nefes aldım diyebilirim. Çehov, Sait Faik, diğer yerli ve Amerikalı öykücülerle… O dönemde bu soruyu “öykü kitabı” olarak cevaplardım. Oysa bugün kalbim roman için çarpıyor. Yakın zamana kadar anlatımlı novellalara odaklanmıştım. Şimdi üçüncü tekil şahısla kaleme alınan romanlara tutkunum. Karakterlerin inandırıcı olduğu, psikolojik derinliğin ve temponun eksilmediği romanlar okumak istiyorum. Dildeki titizliğin, diyalogların, hikâyenin, betimlemenin ve insan ruhuyla hayatı yansıtmanın hakkını veren romanları… Büyük şehirlerde yaşıyoruz, aceleciyiz, yalnızız, kaçıp gitmek istiyoruz ama akşam yine metroyla eve dönüyoruz. Kitaplıklar birer ada bizim için. Dijital kuşatmadan sıyrılmanın bir yolu da bu herhalde. İyi kitaplar, keyif vermesinin yanında hayatlarımızı zenginleştirmeli. Dünyaya farklı gözlerle bakmamıza ışık tutmalı.  Velhasıl, yeniden okuma isteği uyandıran, içimizde bir yerlerde daima yaşatılan kitaptır, iyi kitap. Yazınsal hazzın, unutulmayan bir aşktan farksızca ruha işlediği bir kelimeler ülkesi…

Gonca Arslan – edebiyathaber.net (6 Şubat 2018)

Yorum yapın