Masthead header

Kemal Bilbaşar yeniden 1: AVM’lerden roman/cı çıkmaz! | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

feridun-andacD.H. Lawrence’a sık sık dönünce, neden bizde halen iyi roman yazılamadığını düşünürüm.

 Kurmacaya sığınan birçok yazıcı, ne yazık ki hayattan ve toplumun gidişatından pek haberdar değildir. Yani toplumsal sınıfları, kenti/kasabayı/kırsal kesimi pek tanımaz çoğu. Sorunların nedeni/niçinine dönük bilgileri yüzeyseldir, fazla kitabidir. Ülkenin ne toprak ne aile ne de üretim sorunlarını bilirler. Sığınılıp durulan “taşranın ruhu”nun da suyunu çıkardı çoğu anlatıcı.

 Zaman zaman şunu sorarım kendime; “Anadolu kaplanları” der dururuz da bunlara dair, bunlardan esinlenen bir roman yazılamamıştır halen? Neden, henüz burjuvalaşamayan bu kesimden “roman malzemesi” çıkmaz diye mi? Hiç sanmıyorum, bu bir bakış/ilgi/eğitim sorunu.

 İki kent ve iki namlı aileden örnek vereyim: Gaziantep’ten Konukoğlu, Kayseri’den Boydak aileleri.

İyi kötü bu iki aile sanırım üç kuşaktır bu kentlerin yerlisidir ve sanayicilikle uğraşırlar. Dahası alanları mobilya ve tekstil endüstrisidir. Varlıklarını da bu kentlerde oluşturmuş, gene burada yaşamaktadırlar.

 Ticaret burjuvazisi dediğimiz şeyin nüvelerini onların yaşantılarında görmek ne kadar mümkün, bilemem! Ama irdelemek gerekir. Öyle de olsa, özgün olduklarınıdüşünürüm. Neyin/nasıl anlatılabileceğini de romancı aklı bulup çıkaracaktır elbette.

Attilâ İlhan’ın deyimiyle, “komprador burjuvazi” değildir bu elbette. Peki nedir öyleyse derseniz? Buyrun iktisatçılar orada, romancılar da ötede. Bu analizi yapamayan, düşünsel birikimi olamayan romancının Anadolu’yu yazacak bir bakışı da olamaz.

Ahmet Ümit, günün fantazyalarına uyarak roman yazıyor; ama doğduğu kentin toplumsal, sınıfsal yapısını pek görmüyor, dahası bu tür aile öykülerinden esinlenerek yörenin toprak/üretim/insan ilişkilerine yönel(e)miyor. Neden mi? işte o da ötemizde, ona sormalı bu soruyu da elbette.

Kayseri, Osmanlı’dan, hatta Bizans’tan beri bir ticaret kenti. Gelin görün ki; elle tutulur iki romancı çıkmıştır oradan, o da bu tarz bir romancılık anlayışının pek uzağındadır Latife Tekin ile Gürsel Korat.

 Yani, romancı da bir ürküntü, bir bilememe/ilgilenmeme kültürsüzlüğü var. Ama bunu da başka bir bakışla/yaratımla örtmek istemektedir.

Stendhal’in özyaşamöyküsünü okurken, şunu anlıyorsunuz ki; o “köhnemiş” Grenoble aristokrasisi olmasaydı Stendhal olmazdı, o kenttir onun romancı dokusunun tüm öğelerini kuduran. Alın Flaubert’i, Rouen onun roman dünyasının ruhudur.

 Toprak, aile ve üretim ilişkileri romancının en temel uğrak yerleridir aslında. Tarih, ama güncelleşen tarih bilinci olmadan bir hamasettir romanda. Hele hele romancının düşünsel altyapısı yoksa yazdıkları yıkıcıdır da.

Türkiye toplumu daha birbirini tanımıyor. Roman, işte, bu bağlamda insana insanı/toplumu anlatır.

95E_kemalKemal Bilbaşar‘vari bir yazarın bize asıl gösterdiği hem içinde yaşadığımız toplumu tanımak, hem insan/toplum gerçekliğini kavramak gereği, hem de bunların nasıl/neden/niçin anlatılacağının bilincidir.

Roman toplumu olmaya dönük atılımımız özellikle 1940 ve 1950 kuşağı yazarlarınca önemsenmişti. Çünkü, dikkat edersek eğer, bunların tümü aydınlanmacıdır. Toplumun gelişmesi, insanlığın ilerlemesi için bir tür katalizör görevi yapmaktadırlar.

 Toplumu tanıma/tanımlama, eksik aksaklıklarını eleştirip gösterme konusunda hem toplum mühendisliği yapmaktadırlar, hem de insanın ruh arkeolojisine dönük bir tür kazıya çıkmaktadırlar.

 Özellikle de Kemal Bilbaşar bize şunu anlatmaktadır: İnsanı ve toplumu tanımadan yaşanmaz, yazılamaz da. “İyi insan” bilgisi/bilinci romandan taşınır bize. O nedenledir ki; sıklıkla şunun altını çizerim; roman da insanlığın bir keşfidir.

 Bugünün romancısı, Kemal Bilbaşar gibi yazmayacaktır kuşkusuz. Ama onu bilmeden de yazamayacaktır.

Bir yeri, insanı derinlikli biçimde anlatma duygusu/duyarlılığı, bilinci vardır onda. Öyle ki, Bilbaşar’ın anlatıcı tutumundaki yalın gerçekçilik ele alıp yansıttığı konuyu da görsel bir şölene dönüştürür. Eğer okur/yazar bu izlerden giderse Bilbaşar’ın anlatıcı dokusunu, nerelerden nasıl beslendiğini de görebilir. Hatta şunu da hisseder; romancı AVM’lerden değil, yurt coğrafyasından çıkar!

Bilbaşar’ın öykü ve romanlarını yeniden okura sunan Can Yayınları alkışlanası bir işi kotardı demeliyim. Ama eksik olan şu, o kısa biyografik bilgi ötesi bir bakış/bilgi de gerekirdi böylesi bir yazarın okura sunumunda. Bu da başka bir yayıncılık işi/bakışıdır elbette. Var olanı bir başına sunmaya evet, ama yeni bir edisyon kaçınılmaz. Bunun ne olduğunu ise şunca yıllık bir yayınevinin artık bilmesi gerek.

 Sanırım bu da ayrı bir yazı konusu, biz gene Kemal Bilbaşar’dan devam edelim iyisi…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (4 Ağustos 2015)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z