Masthead header

Kelebeğin kozası şiir (mi?)dir | Fatma Yakan

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Rüştü’den Gelen Mektup

Oktay Rifat’a

Önce bütün şairlere selam

Sonra şunu söylemek isterim

Ölüm hiç de güzel değil

Ne sabah var ne akşam

Sokakların ellerinden öperim

Bana yaşamasını öğretmişlerdi

Dost olsun düşman olsun

İnsanlara iyi günler dilerim

Söyle sarı saçlı daktiloya

Ben yokum artık

Vefasız dostlara hatırlat

Kimseye kalmaz o dünya

Nasıl unuturum güzeldi yaşamak

Fakat hakkı varmış Oktay’ın

“Hatıralar da dal istiyor

Kuşlar gibi konacak”

Muzaffer Tayyip Uslu

Neden erken ölürdü hep iyi şairler sanki? 1940’lı yıllarda yaşamış, şiire sevdalı bu iki gencin duygu dolu dizeleri, yarım kalmış bir şarkı gibi kaldı içimde. O günden sonra içimde susmaksızın devam eden bu karşılıksız tını, Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası adlı filmiyle birlikte karşılığını buldu. Şiir şarkıya, şarkı kurguya dönüştü. Bu yüzden çok özel duygularla gittim filmi izlemeye. Şairleri tanıyordum, şiirlerini biliyordum, yaşamöykülerini okumuştum. Filmde beni şaşırtacak, heyecanlandıracak sahneler beklemiyordum bu yüzden. İstediğim tek şey bu şairlere karşı hissettiğim o sıcak ve yakın duyguyu pekiştirecek bir kurguydu. Bu beklentiyle gittim filme; beklediğimden fazlası ile karşılaştım.

Kelebeğin Rüyası, 1940’lı yılların Zonguldak’ında yaşayan ve en büyük hayalleri şiirlerinin dönemin önemli edebiyat dergilerinden bir olan Varlık’ta yayınlaması olan iki genç şairin hüzünlü yaşamöyküsünden ibaret değil. Film, yaşları 13-50 arasındaki tüm erkeklere madende çalışma zorunluluğunu getiren Mükellefiyet Kanunu ve kanunun jandarma kontrolünde uygulanışı ile başlıyor. İzleyiciyi rahat koltuğunda otururken silkeleyip huzursuz eden sahneler bunlar. Pranga mahkûmu gibi birbirine bağlanmış ve madene inmeye zorlanan küçüklü büyüklü erkekler, dramatik bir geçit töreni yaparken yakın geçmişin unutulmuş bir tarihsel gerçekliğiyle yüz yüze geliyor ve tarihsel sorgulamalara girişiyorsunuz içten içe. Öte yandan lisede okuyan öğrencilerin kızlı erkekli dans gösterileri, tenis turnuvaları, bayramlardaki resmigeçit törenleri ise aynı şehirde yaşanan bir başka gerçeklik. Başroldeki şairlerimiz ise bu iki gerçekliğin de dışında kendi şiirlerini yaşayıp yazıyorlar.

Filmde birbiriyle yakın arkadaş olan iki şairin yaşamına konuk olurken aynı zamanda sanatçı olmanın ayrıcalıklı, farklı yönlerine de tanık oluyorsunuz. Sanatçı insanın olaylara, insanlara, yaşama bakışının farklılığı iki şairin her sözünde, bakışında ortaya çıkıyor. Sevdikleri kızda aradıkları ilk özelliğin “şiirden anlamak” olması ne kadar şaşırtıcı ve günümüz gençlerini düşündüğümüzde bir o kadar da ironik değil mi?

Rüştü Onur’un, “Aşk, en güzel bahanesidir şiirin” derken şiiri aşka tercih edişi değil, şiirin aşkla beslenişini anlatışı ne kadar anlamlı. Aynı genç kıza âşık olmayı bile şair duyarlılığı ve zarafetiyle yaşayan bu gençlerin en büyük rekabetlerinin sevdikleri kızın hangisinin yazdığı şiiri beğeneceği konusunda oluşu ne yüce gönüllülüktür öyle.

Ve bir şiir nasıl yazılır? Şairin içinden duygular ne zaman taşar da şiir olup dökülür? Bu süreçte şair ne hisseder, ne yaşar? Öyle güzel anlatılmış ki… Bu film şairlerin değil, “şiir”in filmi olmuş. Filmin içine yerleştirilen, serpiştirilen şiirler; şairi anlamanın yolunun şiirden geçtiğini gösteriyor anbean izleyiciye. İnsanın şiir okuyası geliyor, filmde geçen şiirleri ezberleyesi…

Film görsel olarak da çok güzel ve etkileyici… Kostümler ve mekân çekimleri ile dönem filmi olmanın gereklerini tam olarak yerine getirmiş. İnsan filmi izlerken, izlediklerinin gerçek bir yaşamöyküsü olduğunun da bilinciyle kendisini bir zaman yolcusu gibi hissediyor. Film süresince geçmiş zamana yolculuk devam ediyor. Sanki ilk sahneyle birlikte 1940’lı yıllara düşüyor seyirci. “Neredeyim ben?”, diyerek etrafa bakınırken bir anda akıp giden zamanın seline kapılıyor.

Filmde Rüştü Onur’u Mert Fırat, Muzaffer Tayyip Uslu’yu ise Kıvanç Tatlıtuğ canlandırıyor. Mert Fırat, Başka Dilde Aşk filmindeki oyunculuğu ile beni büyülemiş; Dedemin İnsanları, Atlıkarınca, Beni Unutma ile başarısını kalıcı kılmıştı. Onun duygusal ve naif yapısıyla bu role de yakışacağını öngörüyordum. Ama bu öngörüm Kıvanç Tatlıtuğ söz konusu olduğunda bambaşka bir hal alıyordu. Dizi izleme alışkanlığım olmadığı için Kıvanç Tatlıtuğ benim için bebek yüzlü bir “best model”den öte bir anlam ifade etmiyordu. Bu yüzden Yılmaz Erdoğan’ın onu tercih etmesine bir anlam verememiştim. Ne kadar yanıldığımı daha ilk sahneden itibaren oyunculuğu ile beni sarıp sarmalayınca anladım. Film boyunca oyunculuğu katlanarak arttı. Tırnak yemesi ve saçlarını düzeltişi ile beslenen utangaç ve duygusal kimliği öyle oturmuş ki üzerine, bir süre sonra oyun mu gerçek mi yanılsaması yaşattı izleyici olarak bana. Kıvanç Tatlıtuğ benim için filmin en şaşırtıcı yanıydı, önyargılarımın yıkıldığı noktaydı.

Farah Zeynep Abdullah ise filmin sürpriz ismiydi benim için. Bu güne kadar hiç izlemediğim, adını dahi duymadığım bir oyuncuydu. Bundan sonra ise ne adını unutabilirim ne de duygulu bakışlarını. Film boyunca keşke “Suzan” karakterini canlandırsaydı diye düşünüp durdum. Çünkü filmde Suzan’ı canlandıran Belçim Bilgin, oyunculuk bakımından diğer oyuncuların yanında gölgede kalmıştı. Kendini tekrarlayan mimik ve jestleriyle sanki Aşk Tesadüfleri Sever filminden, bu filmin içine düşmüş gibiydi.

Yine de, Kelebeğin Rüyası, hiç bitmesini istemeyeceğiniz bir rüyaya uyanmak gibi…

Unutmanın mümkün olmadığı anlarda, hatırlamamayı seçmek gibi…

Bir şairin gönlüne girip yürek çarpıntısını duymak gibi…

“Aşk en güzel bahanesidir şiirin, şiire bahanedir hayat” demenin anlamını kavramak gibi…

Baharda uçuşan kavak tozları ve tozlara karışan kelebek kanatları gibi…

Naif, güzel ve dokunaklı bir iz…

Fatma Yakan – edebiyathaber.net (6 Mart 2013)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z