Masthead header

Kanını satıp kamera alan yönetmen: Zhang Yimou | Rıza Oylum

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

zhang-yimouÇinli yönetmen Zhang Yimou, yeni film projesi için Amerikalı yapımcı Legendary Pictures şirketiyle anlaştı. Büyük bütçeli epik film Great Wall isimli yapımda oynayacak isimler olarak da Matt Damon, Pedro Pascal ve Willem Dafoe isimleri zikrediliyor. Zhang Yimou yaşayan en büyük Çinli yönetmen. Her ne kadar filmi Çin’de çekecek olsa da İngilizce çekilecek bir Hollywood projesini kabul etmesi onun sinema kariyeri için bir milat sayılır. Zira Zhang Yimou’nun filmlerinin önemli bir kısmı Çinli yazarların romanlarından uyarlanan filmlerdi.

Son filmi Yuva’ya Dönüş romanları çok sayıda filme kaynaklık eden ünlü Çinli yazar Geling Yan’ın romanından uyarlanmıştı. Filmde Kültür Devrimi’nde tutsak edilen bir akademisyenin yıllar sonra eve döndüğünde eşinin kendisini tanımaması üzerine yaşananlar anlatılıyordu. Nobel ödüllü romancı Mo Yang’ın meşhur romanı Kızıl Darı Tarlaları’nı da filme çeken yönetmenin filmlerini Çin kültürünün en önemli görsel hafızası olarak yorumlamak mümkün. Hal böyle olunca Hollywood Çin’i kalbinden vurmuşa benziyor.

Zhang Yimou’nun hayatı Çin siyasi tarihinin önemli dönüşümlerine de tanıklık ederek geçti. Kendi ağzından alıntılarsak:

“Doğrusu, kültür devrimi sırasında ideallerim oldukça basit ve sıradandı. Tek istediğim üniversite diploması almaktı. Üç yıl bir tarlada, yedi yıl ise bir fabrikada çalıştım. Devrim bitmek üzereyken hâlâ işçiydim ve artık fabrikada gece vardiyasında çalışmak istemiyordum. Çok zor ve yorucu bir işti. Artık o çevrede bulunmak istemiyordum. Çıkış için de üniversiteye gitmek en iyi seçenek gibi gözüküyordu. Bu şu an için dâhi geçerli. Eğer sıradan Çinli ailelerin çocukları üniversiteye gidebilirlerse yaşamlarını ya da onlar için yazılmış olan hikâyeyi daha iyiye doğru değiştirebilirler. Ancak bu şekilde daha iyi hayat standartlarına ulaşabilirler. 27 yaşındaydım ve üniversiteye gitmek için yaşlıydım. Bu yüzden üniversitelerdeki sinema bölümlerinden sorumlu olan Kültür Bakanlığı’na bir mektup yazdım. Başvurumun olumlu sonuçlanıp sonuçlanmayacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu ama her nasılsa bakanlık benim için bir istisna yaptı ve kabul edildim. O zaman kadar geleceğim konusunda bir fikrim yoktu. Sanırım okul bile beni pek ciddiye almıyordu. 1978’de üniversiteye girdim ve okurken doğrusu pek sinema sektöründe çalışmayı düşünmüyordum. Bir dergi ya da gazete için fotoğrafçı ya da haberci olmayı düşünüyordum. Benim için iyi bir kariyermiş gibi geliyordu.” Diyen yönetmeni dünya sinema tarihinden özel yapan bir özelliği daha var. O da kamera almak için kanını satmak zorunda kalması. Filmle konu olacak kadar çarpıcı bu anekdottan etkilenmemek elde değil. “O zamanlar pek param yoktu, her ay sadece 5 yen kenara koyabiliyordum. Fakat bir kamera 188 yendi ve bu benim için çok paraydı. Bir kamera almak için en az 2-3 yıl çalışmalıydım. Bir yıl para biriktirdim ama olacak gibi gözükmüyordu. O sıralar para karşılığında kan bağışında bulunabiliyordunuz ve ben de öyle yaptım. 1974 yılının kasım ya da aralık ayıydı, hâlâ hatırlarım. Kanımı satıp yeni bir kamera aldım. Çekim yapmaya böyle başladım. Bu durumun sinema endüstrisiyle kurduğum ilk ilişki olduğunu söyleyebilirim.”

Ödüllerle dolu bir kariyer

Okulu bitirdikten sonra 1987 yılında Red Sorghum ile ilk filmini çekti. Film tüm dünyada büyük beğeni topladı. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü kazandı. Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları romanından uyarlanan filmde, Çin’in Japon işgali döneminde kırsalda yaşayan bir ailenin başından geçenler anlatılıyordu.

1990 yılında Ju Dou isimli ikinci filmini çekti. Bu filmiyle de yine büyük beğeni topladı. Film Oscar’a aday olan ilk Çin filmi oldu. Üçüncü filmi Raise The Red Lantern filminden sonra Çin sinemasının en önemli ismi haline geldi. Dünya festivallerinde büyük ses getiren film, Çin’in ikinci Oscar’a aday filmi oldu. Venedik Film Festivali’nde Gümüş Aslan Ödülü kazandı. 1992 yılında çektiği The Story of Qiu Ju isimli filmiyle Altın Aslan’ı da kazandı. Filmde kırda yaşayan bir emekçi kadının zor şartlar altında verdiği yaşam mücadelesi anlatılıyordu.

Daha sonra çektiği To Live Çin’de yasaklandı. Cannes Film Festivali’nde gösterilen film, Jüri Özel Ödülü’nü kazanmıştı. 1997 yılında Keep Cool ile modern Çin’i anlatan bir kara komedi denemesi yaptı. Amatör oyuncularla çektiği Not One Less (1999) ile her zaman olduğu gibi büyük başarı sağlayan yönetmen, Venedik’te yeniden Altın Aslan Ödülü’ne sahip oldu.

2000’li yıllarda birçok filme imza atan yönetmenin en ses getiren filmi kuşkusuz Hero oldu. Bu filmde Ying Zheng hakkında kurgusal bir hikâyeyi beyaz perdeye taşıdı. Film dünya çapında büyük bir gişe hâsılatı elde etti. Bu film ile üçüncü kez En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday oldu. Daha sonra sırasıyla: House of Flying Daggers, Riding Alone for Thousands of Miles, Curse of The Golden Flower, A Woman, a Gun and a Noodle Shop isimli filmleri çekti. 2011’de çektiği The Flowers of The War’da 1937’deki Japon işgali altında kalan Çin’de bir papaz okulundaki öğrencilerin yaşadıklarını beyaz perdeye taşıdı.

Sinema küreselleşiyor

Zhang Yimou’nun kendi kürtünden uzaklaşma ihtimali sinemasını nasıl etkileyeceğini şimdiden kestirmek zor ancak ulusal sinema yaklaşımının kendisi de içinde bulunduğumuz küreselleşme döneminde her geçen gün anlamını biraz daha yitirdiğini de göz ardı edemeyiz. Rus yönetmen Aleksandr Sokurov son filmi Faust’ta Alman edebiyatının en nadide eserini Almanca olarak sinemaya taşıdı. Alman yönetmen Michael Haneke birçok filmi gibi En İyi Yabancı Film Oscarı’nı aldığı filmi Amour’u da Fransızca çekti. Funny Games’in ikinci versiyonunu Amerika’da İngilizce çekmişti. Alman yönetmen Werner Herzog da Amerika’da İngilizce film çeken yönetmenlerden biri. Birçok Uzakdoğulu yönetmen İngilizce filmlerle kendilerini ifade ediyorlar. Fars yönetmen Abbas Kiyarüstemi 2010’da Aslı Gibidir’i Fransızca, son filmi Like Someone in Love’u Japonya’da Japonca olarak çekti. Bir Ayrılık filmiyle Oscar alan Fars yönetmen Aşgar Ferhadi de son filmi Geçmiş’i Fransa’da çekmişti. Hong Konglu yönetmen Wong Kar Wai My Blueberry Nights filmini Arjantin’de çekmişti. Bu listeyi uzatmak mümkün ama sadece bu örnekler de gösteriyor ki sinemanın kendine has bir dili var ve bu dil ulusal yaklaşımlardan daha bağımsız bir sinema yapılmasını sağlıyor.

Çin kültürünün görsel temsilcisi

Usta yönetmenin filmlerinin ana beslenme kaynağı olarak Çin coğrafyasında yaşanan toplumsal dönüşümler, politik olaylar ve bu olayların sıradan insanların hayatlarına yansımaları olarak sıralanabilir. Özellikle Kültür Devrimi ve Japon işgali Zhang Yimou’nun filmlerinde sıklıkla üstünde durduğu konulardan. Neredeyse bütün filmleri roman uyarlamaları olan yönetmen, çoğunlukla gerçek hayat hikâyelerinden yola çıkarak görsel ziyafetler yaratıyor.

“Bence deneyimlerim hayatımda ve işimde sahip olduğum zenginliklerin birer yansıması. Çin Devrimi’nin on yılında 16-26 yaş aralığındaydım ve birçok kaotik durumlara ve trajik olaylara tanıklık ettim. İnsan hayatının ve toplumun acizliğini görmek bana bir şekilde yararlı oldu. Bu durum işlerime, düşünce biçimime hatta olaylarla başa çıkma tarzıma dahi sirayet etti.” diyen yönetmen Hollywood yapımcılarıyla bu deneyimlerinin ne kadarını yeni projeye yansıtabilecek bilinmez, ama Tayvanlı Ang Lee gibi Kaplan ve Ejderha filmini çekerek Uzakdoğu’nun kültürel kodlarını başarıyla sinemaya yansıttıktan sonra büyük umutlarla Amerika’ya gidip türlü zorluklardan sonra kendini Hulk filmini çekerken bulmaz umarım.

Alıntılar:

Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, (2011), Oylum Rıza, Başka Yerler Yayınları.

Rıza Oylum – edebiyathaber.net (23 Mart 2015)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z