Masthead header

Kadının yokluğu, erkeğin hiçliği | Emek Erez

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Baslangicta-Kadin-Vardi_171985_1Postmodern feminizmin en önemli isimlerinden Luce Irigaray; kendi dilini oluşturabilmiş, tarih içinde adeta arkeoloji yaparak eril söylemin oluşumunu, kadın varlığının görülmezliği ve erkek varlığının bu nedenle kendi doğasından uzaklaşmasını, anlatabilmiş bir yazar olarak çıkıyor karşımıza. Pinhan Yayınları tarafından basılan “Başlangıçta Kadın Vardı” adlı kitabında Irigaray, filozof, psikanalist ve kültür teorisyeni vasıflarının da etkisiyle bize, Batı geleneğinde oluşturulan eril söylemin nasıl bir insanlık kaybına neden olduğunu anlatıyor. Kitap, dişil kaynaklardan beslenmesine rağmen, söylemde hep gizlenen bu durumun erkeğin inşa ettiği bir dünyanın da temeli olduğunu bize gerekçeleriyle aktarıyor.

Sokrates öncesi felsefenin önemli bir bölümü “arkhe” meselesine odaklanır. Arkhe kelimesi “Her şeyin temeli, odak noktası ya da başlangıcı nedir?” sorusunu sorar ve bu sorunun cevabını bulmaya odaklanır. Örneğin; Thales için her şeyin arkhesi sudur. Irigaray’ın derdi elbette evrenin arkhesinin peşine düşmek değildir. Ustaların oluşturduğu söylemde dişil kaynağın bir şekilde göz ardı edilmesidir onun sorunsalı.  Öğretisine genellikle “derim ki” sözcüğüyle başlayan usta, kendi konuşmasıyla onu dinleyen çırağı garanti altına alır. Çırağın “der ki” veya “dedi ki” şeklinde ustadan aldığı söylemi aktarması, hakikatin babadan oğla kalıtımsal olarak geçmesine sebep olur. Baba ve oğlun kültürel bellekle aktardığı bu söylemin arka planında olan dişil özne görülmezdir. Bu algıda sanki onlar kendiliğinden var olmuşlar ve başlangıcı oluşturmuşlar yanılgısına sebeptir. Oysa başlangıçta bilge kişiye hakikatle ilham veren bir dişidir; doğa, kadın, tanrıça.

Bahsettiğimiz bu pratik iki önemli sonuca neden olur. Birincisi; kadının hafızada “öteki” bir konuma hapsedilmesi, İkincisi ise; erkeğin dişil kaynaklarını görmezden gelerek veya örtük bir arka plana onun varlığını hapsederek, aslında kendi yokluğunu ve hiçliğini ilan etmesi. Çünkü aslında her şeyin ilk nedeni aslında dişildir. Doğa “toprak ana” olarak tasvir edilir mesela veya zaten kadından olmadır insan. Irigaray’a göre; Empedokles ve Parmenides gibi bazı ustalar her biri farklı tarzda da olsa kadına atıfta bulunurlar. Hatta Platon bile en azından aşk gibi ikili bir ilişki durumunda kadına göndermede bulunur. Ancak her durumda, kendi söylemlerinden başka bir şeyi, kelimelerinin yetmediği ve hepsinden önemlisi mantığın olmadığı bir “öteyi” belirten, bir mevcut olmayışı ya da mevcut olmayanı, eksikliği ve fazlalığı akla getirirler. Bu “öte” bir şekilde logostan yani akıldan, dilden, sözden ve düşünceden uzaklaştırılır.  Bu durum kadının örtük bir anlama ve uzak bir öteye gönderilmesine, dile dökülmemiş bir ötenin hafızası olarak, söylemde yer etmesine sebep olur. Bunun getirisi ise yalnızca kadın için sorunlu değildir. Kendi başlangıcını örtük bir düzleme hapseden erkek, kendi dilinin ve söyleminin içinde yok olur çünkü varlığında dolduramayacağı bir boşluk halidir bu.

luce-irigarayIrigaray’ın kitapta dikkat çektiği önemli noktalardan birisi de bir varlık olarak insani öznenin durumu. Ona göre insanlık; hayvan, bitki veya mineral gibi diğer ȃlemlere karşı kendi farklılığını, nöronların sayısına dayanan nicel bir ayrım aracılığıyla ortaya koyan, bir grup birey olarak tanımlanamaz. Daha doğrusu insanlık; yemek, barınak, cinsellik, üreme, liderlik veya hizmet ve her türlü zihinsel iştah gibi zorunlulukları ya da ihtiyaçlarıyla birbirinden farklılaştırılamayan insanların statülerinin nasıl aşılacağıyla yüzleşmelidir. İnsanlığa ulaşmanın yolu aslında karşılaştırmalı bir yol değildir ve belki de yapılması gereken insanın doğa ve diğer türler üzerindeki kontrolsüz egemenliğinin sorgulanmasıdır. Ancak insanın yaptığı şey ve onu diğer ȃlemlerden de ayıran şeydir aynı zamanda. Yanılabilen, hiçbir yere gitmeyen bir yol tutturabilen hatta kendi ölümüne ön ayak olabilen bir türdür insan. Bu nedenle onun kültür yapıcı edimi, geliştirdiği teknolojilerle kendi yokluğunun sonunu hazırlıyor da olabilir. Çünkü teknolojiler insan yeteneklerinin tanıklığına olduğu kadar, insanlığın yanılabilme kabiliyetine de dayanır. Bu nedenle Irigaray, insan varlığının kendi yeteneklerini ve üretimlerini sorgulaması gerektiğine inanıyor.

Peki bütün bu durumları nasıl aşacağız ve nasıl özgür olacağız? Irigaray’a göre bunun yolu aynı insanlığa ait olarak sağlanamaz. Bundan kasıt insanın bir bütün olarak anlaşılmasıyla ilgili çünkü böyle bir insanlık durumu zaten belirlenmiş ve belirlenmiş olan özgür kılamaz. Aramızdakini, her an karşılaştığımız kişiyle ilişki içinde, bu karşılaşmadan doğan enerjiyle geliştirmeliyiz der; Irigaray. Ona göre; bir jestle başarılması gereken kritik mesele, kadın ve erkek arasındaki çekimi (buna diğer cinsiyetleri de eklemeliyiz) arzuya dönüştürmektir. Arzudan yola çıkarak çok şey yapabiliriz ve hepsinden önce, iki farklı varlık arasındaki ilişkiyi daima koruyarak, yanlı ve birlikte insanlara dönüşebiliriz. Irigaray’ın anlatmaya çalıştığı aslında baştan beri bahsettiğimiz eril söylemin inşa ettiği dünyayı yeniden aynılıklar, üzerinden değil de her türlü farklılıkla inşa etmekten geçiyor. Çünkü aynılık ya da bütünsellik içinde kaybolmuş öznelerin sorunu, söylemlerin içinde yok olmuş hiçleşmiş bir varlık hali. Eril söylem kadını görünmez kılarak kendini, arzularını ve kurulabilecek ilişkiyi de yok ederek kendisini de bir “hiçe” dönüştürüyor.

Özgürlüğünü var edebilen insanın bu durumu devam ettirebilmesi için ise Irigaray sanatı işlevselleştiriyor. Ona göre; sanatın genel bir uygulaması aramızdaki ilişkiyi sürdürebilir ve geliştirebilir. İhtiyaçlarımızın arzuya dönüştürülmesi, jestlerimizle, kelimelerimizle, kendimizle, ötekiyle ve ötekilerle, dünyayla her türlü ilişki kurma biçimimize aracılık edebilir.  Çünkü sanat yalnızca sanatçılara uygun, lüzumsuz bir iş değildir. Sanat üzerinden kendimizi dönüştürmek belki de kendi varlığımızla yüzleşmenin ve hakikatle olan asıl bağımızı korumanın en temel yoludur.

Irigaray’ın zihin açıcı metinleri Türkçeye kazandırıldıkça üzerine daha çok konuşma fırsatı bulmayı umuyoruz. Postmodern feminizmin bu çok yönlü yazarı üzerinde, sıklıkla durmayı ve gündemde kalmayı hak ediyor.

Not: Irigaray’ın Pinhan Yayınları tarafından basılan bir diğer kitabı; “Meryem’in Esrarı” yazı boyunca bahsettiğimiz, kadının söylemdeki yokluğunun pratikteki karşılığını gözler önüne seriyor. İlgili okuyucu için öneri.

Emek Erez – edebiyathaber.net (31 Ekim 2014)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z