Masthead header

Ionesco’dan Mine Söğüt’e bir gergedanın yolculuğu | Şule Tüzül

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Eugene Ionesco’nun Gergedanlar isimli oyunu ilk defa 1959 yılında sahnelenmiş. İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlayan, totaliter rejimlerin insanları ve toplumları nasıl ele geçirdiğini anlatan oyunda, bir kasabada yaşayan insanlar gergedanlara dönüşmeye başlarlar. Bir din, bir öğreti ya da bir düşünce bulaşıcı hastalık gibi tüm insanları ele geçirir. Ele geçirilen her insan insanlığını yitirir gergedanlaşır. Ionesco, oyunla ile ilgili olarak şunları söylemiş: “Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyanıyor insanda. Örneğin gergedanlarla. Gergedanların saflığı, aynı zamanda acımasızlığı var onlarda. Onlar gibi düşünmüyorsanız göz kırpmadan öldürebilirler sizi.” Oyundaki kasabada bu dönüşüme direnen tek bir kişi kalır: Berenger. Berenger, insan kalmaya ve bunun için mücadele etmeye ant içer.

Yıl 2019. Mine Söğüt Eugene Ionesco’ya bir selam çakmış ve oyunun kahramanı Berenger’i de bir gergedana dönüştürerek, yeni kitabı Gergedan – Büyük Küfür Kitabı’nda öyküden öyküye dolaşan değişmez bir kahraman yapmış. Gergedan’ın öykülerinde Ionesco’nun yanı sıra Kafka, Saramago ve Marquez romanlarına, sadece yazarlar değil Haneke, Greenaway, Passolini ve Yorgos Lanthimos’un filmlerine, Lale Müldür, Yannis Ritsos ve Cemal Süreya şiirlerine göndermeler var. Yıllar içinde bir yazarın hamuruna karışan bu isimler, kaleminin ucundan bir itirazın, bir öfkenin diline dönüşerek sayfalara dökülmüş. Zaten Mine Söğüt de kitabın sonunda bu isimlere müteşekkir olduğunu belirtmiş. Gergedan, dünyanın bugün geldiği korkunç noktayı tüm çıplaklığı ile okura tokat gibi çarparken, bu gidişi haber veren tüm yazar, şair, yönetmen ve sanatçılardan devraldığı vicdanın gölgesinde, onlara ve bugüne kadar insanların hunharca yok etmeye devam ettiği insanlığa ve doğaya borcunu öder gibi…

Ionesco’nun oyununda gergedan birçok olumsuzluğun metaforu olarak kullanılmış. Oysa bir canavar yerine konan gergedan, otçul beslenen, karnını doyurmak için başka bir canlıyı öldürmeyen, tüm hayvanlar gibi kendisine bir tehdit ve saldırı olmadıkça kimseye zarar vermeyen yabani hayvanlardan biri. Üstelik en büyük düşmanı insan. Afrodizyak etkisi olduğu iddiası ile boynuzu büyük paralara alınıp satılıyor. O boynuz için kaçak avcılar tarafından tek bacağından vurularak hareketi engellenen, acılar içindeyken boynuzu kesilen ve öylece ölüme terkedilen zavallı bir canlı. Hayvansal gıda endüstrisinin devasa rantı için yaşam alanları gitgide daralan yaban hayatı hayvanlarından biri. Onun da soyu tükenmek üzere. Ionesco bunları bilseydi oyununda metafor olarak gergedanı kullanmazdı diye düşünüyorum.

Belki bu yüzden, Mine Söğüt kitabında gergedan metaforunu gergedana hakkını vererek kullanmış. Bu öykülerde gergedan canavar değil, kötü değil, zalim değil, mağdur. İnsanlık mağduru. Her öyküde karşımıza çıkıp tekrar ve tekrar insanlığımızdan utanmamıza neden oluyor. Sadece o değil, haberlerde gördüğümüz ha bire eziyet gören katledilen kediler, köpekler, sincaplar, kirpiler, gelincikler, tilkiler, yollarda usanmadan ezdiğimiz kaplumbağalar, küçücük kafeslere tıkıp bin bir eziyetle antibiyotiğe dönüştürdüğümüz tavuklar, inekler, koyunlar. Hepsi. Bu öykülerden kocaman gözleri ile gözlerimizin içine içine bakıyorlar. Onlar… “Yeryüzünün gerçek tanrıları”… İnsanlık olarak bıkıp usanmadan her gün ve her gün yollarda tanrıları ezmenin günahının bedelini ödüyor olmalıyız bugün.

Kitap, anlatımları ve kapsadıkları ile birbirine yakın öyküleri gruplayan dört ana bölüme ayrılmış. Her bölümün başında öykülerden önce kısa bir metin yer alıyor. Bu metinler biraz sonra okunacak öykülerde nelerle karşılaşacağımızı fısıldarken aynı zamanda okuru hem öykülerin gerilimine hazırlıyor hem de o gerilimi güçlendiriyor. Mine Söğüt’ün Deli Kadın Hikayeleri’nde olduğu gibi, Gergedan’da da Bahadır Baruter resimleri ile hikayelere katkı sağlamış. Baruter’in kitap kapağında ve öyküler arasında karşımıza çıkan gergedan resimleri, en az öyküler kadar tedirgin edici, can acıtıcı ve sarsıcı. Bence kitaba müzik de eşlik ediyor. İlk bölümde öyküler başlamadan yer alan kısa metinde, Ionesco’nun Berenger’i insan kalma mücadelesini bırakıp birikmiş öfkesi ile bir gergedana dönüşürken arka fonda davulların sesi duyulmaya başlıyor, bir şeylerin olacağını haber veren öfkeli vuruşlar. Sonra sayfayı çeviriyorsunuz; Baruter’in, tüm insanların gergedana dönüşmüş olarak yer aldığı resmi ile davulların gümbürtüsü şiddetleniyor. Sonra öyküler başlıyor. Kimi zaman notaların hızını takip edemediğiniz gerilimli bir piyano, kimi zaman içinizi boydan boya çizen bir keman sesi fonda okuru hiç yalnız bırakmıyor. Bazı öykülerin öyle bir ritmi var ki, öfke ve isyanı dile getiren bir rap şarkısını dinlediğiniz hissine kapılabilirsiniz sözcükler birbiri ardına sıralanırken.

Okuru uyarmalıyım; huzur arıyorsanız yok bu kitabın hiçbir yerinde. Tek bulabileceğiniz yolda ezilmiş hayvanların ölüm huzuru…

Mine Söğüt, iktidar kavramıyla, “neden?” sorusu ile, anlatmaktan çok anlamakla derdi olan bir yazar. Gazeteciliğinin de bilgi ve birikimi ile, çoğumuz için aklımızın almayacağı insanlık durumlarını masaya yatırıp en küçük hücresine kadar kesip biçerek otopsisini yapan bir yazar. İlk bölümün öykülerinde bu otopsi masasında aileyi görüyoruz. Herkesin muhakkak kendinden bir şeyler bulabileceği, o yüceltilen, toplumun olmazsa olmaz birimi olduğu iddia edilen ailenin bugün yaşanan katliamların, ikiyüzlü ahlak anlayışının, yozlaşmanın, nefretin nasıl en temel sebebi olduğunu gözler önüne seriyor.  Öyküler birkaç sayfada her ailede yaşanan sıradan günleri, olayları, diyalogları aktarırken, hayvanlara yapılan eziyetlerden doğaya karşı duyarsızlığımıza, eril bir dünyanın hakimiyetinden eşcinsellerin, engellilerin, farklı ırk ve dinden olduğu için ayrımcılığa uğrayanların hikayelerine, çocuk istismarından kadın cinayetlerine birçok konuyu dile getiriyor. Bu bölümdeki öykülerden Ablamın Cesedi, daha önce Murathan Mungan’ın seçki kitaplarından Kadınlar Arasında’da yer almıştı. İçinden bir gergedan geçmesi ile kitaba eklemlenen öykü, Gergedan’ın diğer öyküleri ile kurduğu bağ sayesinde okura aynı öyküye farklı pencerelerden de bakma şansı tanıyor.

“Korku nedir, artık hiç bilmiyorum. Bildiğim tek şey… Bu hayat bir ada… Hayırsız bir ada. Bizi ta ne zaman atmışlar bu adaya. Birbirimizi yiyoruz iştahla.”

Kitaptaki tüm öyküler gerçeküstü, masalsı ve fantastik özellikler taşısa da ikinci bölümün öyküleri en masalsı olanlar bence. Ama sonu iyi biten keyifli masallar değiller, gerçeğin peşinde korkunç masallar. Gerçek hayatın bu masallarda anlatılanlardan çok daha korkunç olduğunu anlatıyorlar. Kötülük, sıradanlık, zaman ve tanrı kavramlarının sorgulandığı öyküler, yukarıda saydığım yazar, yönetmen ve şairlerin eserleri ile düşünsel bir alışveriş içinde, her birine göndermeler içeriyor.

“Kabul ettiğin şeylerden kendine bir kumaş gibi dokursun hayatı.”

Üçüncü bölümdeki öyküler okuru kendi içine baktırıyor bence. Kendisi ile hesaplaşmaya davet ediyor. Önce kendini anlamaya… Büyük Küfür, adına yaraşır hiddeti ve öfkesi ile, varlığımızı büyük bir acımasızlıkla sorgulaması ile beni en çok sarsan öykülerden biri oldu.

“Kendimi biri zannettiğim için düştüğüm derin kuyuda alamadığım nefes benim kendi kafesim.”

Dördüncü bölümün tek öyküsü var: Gergedan. Ionesco’nun Berenger’e ve gergedanlara borcunu ödediği öykü… Oyunda bir gergedana, yani korkunç ve pis bir canavara dönüşmemeye ant içen Berenger, yaratıcısı tarafından tek başına bırakılmıştı. Çaresizliğinden, tek başına “insan” kaldığı için mücadele etmekten başka şansı kalmamıştı. Mine Söğüt, belki bu yüzden, kitapla aynı ismi taşıyan son öykü Gergedan’da Ionesco’ya, Berenger’e ve gergedanlara borcunu ödeme şansını vermiş.

“İnsanların arasına dalmış gergedanlardan daha tehlikeli tek şey gergedanların arasında yapayalnız kalmış bir insandır.”

Kitabı okurken, her satırda bir kediyi havaya kaldırmış tekme tokat döven bir adam geliyor gözlerimin önüne. Sonra bir fotoğraf; dört bacağı kesilmiş sargılar içinde, umudunu yitirmiş bakışları ile gözlerime bakan bir yavru köpek. Sayıları parmakla sayılacak kadar az kalmış bir vaşak ölüsünün başında zafer pozu vermiş avcıların bir fotoğrafı. Bir zamanlar çok güzel bir parkta yoğun biber gazına maruz kalmış sokak köpeklerinin çığlık çığlığa koşuşturmaları. Sonra tecavüz edilip yirminci kattan aşağı atılan gencecik bir kızın fotoğrafları… Ve ardından sarf edilen o iğrenç cümleler… Sonra sahile vurmuş bir çocuk cesedi. Fakir kuyruklarına mikrofon uzatan tv kanalları. Savaşlar savaşlar savaşlar. O savaşlarda ölen çocuklar çocuklar çocuklar. Ne çok kötülük biriktirmiş bu dünya, kitap bitiyor, gözümün önünden geçip gidenler bitmiyor.

Teşekkür ediyorum Mine Söğüt’e. Belki parça parça olmadan aklımızı ve vicdanımızı toparlayamayacağımızı anlattığı için. Belki öfkemi diri tuttuğu için. Sırf bu yüzden umudumu da tazelediği için. İnsanların arasına dalmış öfkeli bir gergedan kadar, gergedanların arasında kalmış yapayalnız bir insanın ne demek olduğunu düşündürdüğü için belki de… Kesinlikle Büyük Küfür için… Anlamak, anlayabilmek, çabası bile çok güzel, o yüzden belki de en çok anladıklarım için…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (14 Şubat 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z