Masthead header

Homo Faber: Teknik Adam’ın Ölümcül Yanılgısı | Neşe Aksoy

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Salt akıl ve teknikten beslenen bir dünya algısı bütünlüklü bir yaşamı mümkün kılabilir mi? Yoksa, yaşamın çok yönlü yapısını algılama ve anlamlandırma sürecinde aklın ve tekniğin ötesinde sezgisel algılayışa ve mistifikasyona da ihtiyaç var mı?

Aydınlanma düşüncesinin yaratımı modern insan/ teknik adam, aklı ve tekniği gerek ve yeter koşul olarak görür. Evrende ve bireysel insan yaşamında gerçekleşen her çeşit olay ve yaşantının akıl ve teknik aracılığıyla anlaşılır ve açıklanabilir olduğu iddiasındadır. Her türlü sezgisel, duygusal ve rastlantısal belirsizliğe karşı adeta savaşır. Kendine, evrene ve daha genel anlamıyla varoluşsal gerçekliğe dair kesin yargıları ve ifadeleri vardır. Modern insanın benimsediği akıl ve teknik temelli böylesi bir kesinlik anlayışı ve arayışı bir meziyet midir, yoksa koca bir yanılgı mı? Alman yazar Max Frisch’in 1957 tarihli romanı Homo Faber bunu sorgulatıyor okuyucusuna…

Romanın ana kahramanı Walter Faber ellili yaşlarda, Unesco için çalışan bir mimardır. Geri kalmış ülkelere teknik yardım götürmenin erdemine inanmış, işine sonsuz ve sualsiz inanan bir teknik adam.  Romanın başlangıcını da tayin eden, Faber’in New York’tan Caracas’a uzanan iş seyahati tipi nedeniyle ancak üç saatlik bir gecikmeyle başlar. Böylesi bir teknik aksaklık, makine ve tekniğin gücüne handiyse itaat eden bir mimar için kolay hazmedilir şey değildir. Etrafında olup bitenleri şüpheli ve aşağılayıcı gözlerle izler. İçten içe gergin ve öfkelidir. Bir an önce sessizliğin sağlanmasını ve kendiyle baş başa kalabilmeyi umut eder. Ancak bu yolculuk Faber’in umduğu kadar sıradan ve sakin geçmeyecektir. Bilinmezler ve rastlantılar peş peşe gelecek, sıradan bir iş seyahati olarak tasarlanan bir dışsal yolculuk, Faber’i zihinsel ve ruhsal olarak değiştirip dönüştüren bir içsel yolculuğa dönüşecektir.

Yolculuğun başlarında Faber, yol arkadaşı Herbert ( ki daha sonra onun eski bir yakın arkadaşı olan Joachim’in erkek kardeşi olduğunu öğrenir) ile olan isteksiz sohbetleri vasıtasıyla kendi iç dünyasına yönelir. Bireysel dünya algısı hakkında düşünmeye, fikir üretmeye başlar. İçsel monologları aracılığıyla aklın ve tekniğin üstünlüğüne inanan, makineye insandan daha çok güvenen, insanın aklı ve mantığıyla her şeyi planlayıp kurgulayabileceğine, dolayısıyla da yaşamda rastlantıların ve yazgının yeri olmadığına inanan biri olduğunu açık eder. O tam anlamıyla Aydınlanma düşüncesinin ürünü modern insan/teknik adam’ın yirminci asırda vücuda gelmiş halidir. Gördüğünün doğruluğuna sorgusuz inanan, görmediğinin varlığına asla itimat etmeyen bir teknik adamdır ve bundan da övünç duymaktadır. İçsel monologlarından birinde şöyle der:

İnsanların yaşantıdan söz ederken neyi kastettiklerini kendi kendime çoğu kez sormuşumdur. Bir teknisyenim ve her şeyi olduğu gibi görmeye alışkınım. Onların sözünü ettiği şeyi çok iyi görüyorum. Kör değilim ya… Neden kadın gibi olmalı? Tufan görmüyorum, yalnız ayın aydınlattığı, rüzgardan su gibi dalgalanan kumu görüyorum; beni şaşırtmıyor, olağanüstü de bulmuyorum, hepsi açıklanabilir şeyler.

İşte her şey bu kadar açık ve nettir Faber’in dünyasında… Kafa karışıklığının manası yoktur. Duyguların, sezgilerin ve rastlantıların bilinmezliğine ne hacet olabilir?

Ancak yolculuk boyunca ardı arkası kesilmeyen teknik aksaklıklar, Caracas olarak belirlediği rotasını defalarca değiştirdiği ve çok çeşitli yönlerde çok çeşitli şekillerde yaptığı yolculuklar ve yepyeni karşılaşmalar Faber’i hiç ummadığı bir değişim sürecine sokacaktır. Gemi yolculuğunda dikkatini çeken yirmili yaşlardaki bir genç kıza tarif edilmez bir yakınlık duyar. Faber’in Sabeth demeyi tercih ettiği Elisabeth adlı bu genç kız, Faber’in aksine istatistiklere inanmayan, sezgileri ve içsel heyecanıyla hareket eden biridir. Otostopla Roma’ya gitmek gibi bir hayali vardır örneğin.. Faber’e oldukça uzak görünen bir ruh hali. Ancak kızın kendine has hareketlerinde, düşünüş ve konuşma biçiminde ve sezgisel algılayışının yoğunluğunda Faber’e tanıdık gelen bir şeyler vardır. Sabeth’le olduğu sürece eski sevgilisi Hanna’yı ansır Faber. Hanna’nın sıradan bir kadın çizgisinden çok ötede, sezgiselliği ve bireysel bağımsızlığı önceleyen tutumu, küçük şeylerden duyduğu büyük heyecanı, istatistiklere olan inançsızlığı ve yazgıya, bilinmezlere olan itimadı döner durur Faber’in kafasında.. Peşi sıra gelen rastlantılar ve kazalar Sabeth’in Hanna ve Faber’in öz kızı olduğu gerçeğiyle yüzleştirecektir onu. Öz kızına aşık olmuş, hatta evlenme teklifi etmiş biridir artık Faber. Kader ağlarını örmüş ve asla hayal edemeyeceği bir gerçekliğin içine sürüklemiştir. Bir iş seyahati sebebiyle başlattığı yolculuk anavatanı Amerika’dan çok uzak bir coğrafyada, bir dönem levantenimsi, büyük kent taklidi küçük bir köy olarak nitelediği Atina’da eski sevgilisi Hanna’yla öz kızları Sabeth’in ölümünün ardından yas tutan bir baba olduğu gerçeğine taşımıştır onu.

Şaşkındır artık. Yaşamının koca bir yanılgıdan ibaret olduğu gerçeğiyle yüzleşme arifesinde, afallamış.. Şaşkın

Büyük bir kırılma olur Faber’in dünya algısında.. Kesinliğini ve netliğini yitirir gider her şey. Yıllar boyunca tıpkı bir kör gibi yaşadığı gerçeğiyle yüzleşir. Gördüğünü sandığı kesinliklerin yalnızca bir yanılsamadan ibaret olduğu gerçeğiyle.. Acılı ve sancılı bir yüzleşmedir bu.

Bir anlamda, kibrine (hybris) kurban giden bir modern dünya Oedipusudur Faber. Bunu doğrularcasına da şöyle der:

Artık görecek şeyim kalmadı. Artık hiçbir yerde olmayan iki eli, saçını ensesine atışındaki hareketleri, dişleri, dudakları, artık hiçbir yerde olmayan gözleri, alnı: Onu nerede arayayım? Hiç var olmamış olmayı istiyorum. Ne diye Zürih’e gidiyorum sanki? Ne diye Atina’ya gidiyorum? Vagon restoranında oturmuş düşünüyorum: Ne diye şu iki çatalı alıp yumruğumla tutarak yüzüme batırmıyorum iki gözümden kurtulmak için?

Bu anlamda, aklın ve tekniğin girdabına kapılmış modern insanın kendi öz’üne/ içsel gücüne/ sezgiselliğine yabancılaşmasının trajik öyküsü olarak okunabilir Homo Faber. Bir nevi, insanın bir makinenin çok daha ötesinde bir şey olduğu ve aksi yöndeki bir algının ölümcül bir yanılgıdan ibaret olduğu gerçeğine bir övgü…

Neşe Aksoy – edebiyathaber.net (24 Temmuz 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z