Gerçekle rüya arasında bir yer | Hülya Soyşekerci

Ekim 29, 2013

Gerçekle rüya arasında bir yer | Hülya Soyşekerci

hayalet köyHüsnan Şeker, uzun zamandan beri çocuk edebiyatına emek veren bol ödüllü bir yazar. Son olarak Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ödülü’nü, çocuk romanı dalında Hayalet Köy adlı eseriyle alan Hüsnan Şeker; akıcı, duru, etkileyici dili ve çocuk düşlerini taçlandıran ilginç, meraklı olaylarla dolu kitaplarıyla seviliyor.

Hayalet Köy, Hüsnan Şeker’in başarıyla kurguladığı, 10 yaş ve üzeri çocuklarda okuma sevgisini çoğaltabilecek nitelikte, sevimli ve güzel bir roman. Hayalet Köy, aynı zamanda, içindeki gizem dolu dünyayla da ilgi uyandırıyor.

Hayalet Köy’ün en etkileyici yönlerinden biri de; yazarın kahramanına olayların akışı sırasında sık sık sordurduğu sorularla, merak, heyecan ve gerilimi sürekli etkin halde tutması ve böylece romanın son sayfalara kadar soluk soluğa okunmasını sağlaması…

Olay örgüsü, yazar tarafından öyle oluşturuluyor ki aralara atılan merak düğümleri, son bölüme kadar çözülmeden, sürekli yeni ilmekler eklenerek ilerliyor; nihayetinde sürprizlerle dolu finalde, merak düğümleri tek tek çözülüyor.

Her şey, bir sabah, Jasmin’in daha önce hiç görmediği bir köy evinin yoksul odasına serilmiş yer yatağında uyanmasıyla başlıyor. Dedesinin, kentteki büyük ve konforlu evinde yaşayan, dadısı tarafından her isteği yerine getirilerek büyütülen şımarık kız Jasmin, birdenbire bambaşka bir dünyaya açmıştır gözlerini.

Jasmin, bu küçük, harap evdeki yoksul ve güler yüzlü insanların ona “Yasemin” diye seslenmelerinden de hoşlanmaz. Uyandığında yanına gelen ve adının Zeliha olduğunu söyleyen genç bir kız “Ben senin ablanım Yasemin.” deyince hem çok şaşırır hem de sinirlenir. Jasmin, Zeliha’ya, başka kardeşi olmadığını, tek çocuk olduğunu söyleyerek öfkeyle karşı çıkar. Aynı anda ona yaklaşan orta yaşlı bir kadın “Ben de senin annenim.” deyince Jasmin’in nutku tutulur adeta. Anne ve babasını küçükken bir trafik kazasında kaybettiğini, şehirde büyük bir villada dedesiyle birlikte yaşadığını, ona dadısının baktığını düşünür ve yaşadığı son olaylara bir anlam veremez küçük kız.

Zeliha ve orta yaşlardaki kadın, durmadan ağlayıp gözyaşı döken Jasmin’i tüm çabalarına rağmen bir türlü teselli edemezler. Jasmin’e, bir süre önce çok önemli bir kaza geçirdiğini, o olaydan sonra günlerce kendini bilmeden yattığını;  şimdiyse geçici bir hafıza kaybı yaşadığını söylerler.

Jasmin, evin küçücük penceresinden baktığında, bir dağa yaslanmış, ıssız, bakımsız, harap köy evlerini görür. Buraya nasıl gelmiştir? Neden hiçbir şeyi; özellikle, geçirdiği kazayı hatırlayamamaktadır? Başına neler gelmiştir? O kaza gerçek midir? Yoksa kendisi bir rüyanın içinde midir? Evet, evet, bir rüyadan başka bir şey olamaz bu!” diye yorumlar bu durumu. Az sonra uykudan uyanacağını ve gördüğü kötü rüyanın sona ereceğini düşünür. “Jasmin gerçekten uyanmış mıydı, yoksa rüyasında uyandığını mı görüyordu bilemedi.” (s. 13) diye anlatılır Jasmin’in zihnindeki çelişkiler. Ama ne yazık ki küçük kızın beklediği olmaz; kâbus bir türlü sona ermez; yaşadığı tuhaf olaylar zinciri devam eder.

Rüya ile gerçek, Jasmin’in zihninde birbirine karışmış, tam bir kaosun ortasında kalakalmıştır kahramanımız. Neyin gerçek, neyin rüya olduğu konusunda aklının iyice karıştığının farkındadır Jasmin. Kafasındaki sorulara yanıt bulamadığı için mutsuz, üzgün ve şaşkındır aynı zamanda.

Yanılsama ve gerçek arasında gidip gelen, tereddütler içinde kalan Jasmin, yaşadıklarını nasıl yorumlayacağını, ne düşüneceğini ve ne yapacağını bilemez. Bu yoksul köy evinde yaşayanların, zengin bir fabrikatör olan dedesinden para koparmak için kendini kaçırdıkları sonucuna varır. Bunun üzerine avazı çıktığı kadar bağırıp çevreye sesini duyurmak ister; ama köydekilerden hiçbir tepki gelmeyince korkuya kapılır Jasmin; bu ıpıssız yerde kimseler yoktur sanki…

İlerleyen sayfalar boyunca, “Yasemin” olmayı kabullenir gibi görünen Jasmin’in, “fidyecilerle baş etme” mücadelesini okuruz. Jasmin onlara inanıyormuşçasına davranmaya başlar; ama o kadar sivri dillidir ki çevresindeki herkesi iyice yorar ve yıldırır. Köyde, yaşıtı iki çocuğun onunla arkadaşlık kurma çabası da boşa gider; Jasmin çocukları bir daha görmek bile istemez… Ama sonra…

Bakalım, on yaşındaki bu huysuz, şımarık, mutsuz kız, “gerçeğin” ne olduğunu görecek ve anlayacak mıdır? O “gerçek”ten çıkaracağı bazı sonuçlar da olacak mıdır acaba?

Romanın sonuç kısmı öyle sürprizlidir ki Jasmin de en az kitabı okuyan çocuklar kadar şaşıracaktır…

Hüsnan Şeker, yer yer şiirsel ve masalsı bir dille yazmış Hayalet Köy’ü. Bu şiirsellik ve masalsılık, romanın yarı-düşsel atmosferine; Jasmin’in düşle gerçek arasında mekik dokuyan iç dünyasına uyum sağlıyor: “Gecenin karanlığına gömülen dağ suskundu. Güneşin ilk ışıkları yüzüne vurduğunda çok sevindi. Yalnızlıktan kurtulmuştu. Toprağına kök salmış ağaçların hışırdayan yaprakları ve bu ağaçların dallarına yuva yapan kuşların cıvıltısıyla, bu sevincini güneşe de gösterdi.” (s. 5)

“Ayşe teyzenin penceresindeki sardunya, başını güneşe doğru kaldırdı. Emine teyzenin bahçesindeki taze fasulyeler, dağdan gelen müziğin ritmiyle, bir sağa bir sola kıvırdı dallarını. Danslarındaki uyum, yuvasını şaşırmış bir kuşu aşka getirdi. Şakımaya başladı.” (s. 6)

Hayalet Köy’de kişiler arasındaki karşılıklı konuşmalara çokça yer verilmesi, metne akıcılık ve hız kazandırıyor. Bu diyalogların doğal konuşmalar şeklinde oluşturulması da dikkatlerden kaçmıyor. Sayfalarda mizah pırıltılarıyla sıkça karşılaşılsa da Hayalet Köy’e asıl damgasını vuran duyguların “merak” ve “heyecan” olduğu görülüyor.

Yazar, kısa betimlemelerinde çoğu zaman gizemli, heyecanlı, bazen de ürpertici bir roman atmosferi yaratıyor; metnine ruh kazandırıyor böylece: “Bulutların arasından çıkan ay, yolun kenarındaki bahçe duvarının karanlığına sinmiş Jasmin’i aydınlattı. Ağırlığını öne verirken ayaklarının altında bir dal parçası kırıldı. Kendi çıkardığı gürültüden korktu. Çevreyi dikkatle dinledi. Duvarın hemen önündeki ağaç kabukları içindeki bir şey hışırdayarak ilerledi. Ne olduğunu görmediği o şeyin, yukarıya doğru tırmandığını hissetti. Karaltı gibi hışırtı da birden kayboluverdi.” (s. 62)

Arkadaşlığın, aile bağlarının, karşımızdakini anlamaya çalışmanın, okulda eğitim almanın, kitap okumanın, elimizdekilerin değerini bilmenin önemini vurgulayan Hayalet Köy’de, küçük okurlar nice saklı güzellikler keşfedecek; yaratıcı bir bakış açısıyla kurgulanmış olan bu ödüllü romanı keyifle ve heyecanla okuyacaklar…

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (29 Ekim 2013)      

Tüm Yazıları>>>

Yorum yapın