Gamze Güller: “Arkaya bakmadan hep koşuyoruz”

Eylül 7, 2015

Gamze Güller: “Arkaya bakmadan hep koşuyoruz”

Gamze-Güller-1024x693-80x80Geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan Gamze Güller’in En Çok Onu Sevdim adlı kitabı çıktı. En Çok Onu Sevdim, Güller’in üçüncü kitabı. Yazarla, eskinin gücü, her geçen gün betonlaşan kentler ve yitirilen değerler, böcek tanrısı “Khepri” ve tabii ki romanın ana karakteri Asuman’ın yeni taşındığı eviyle kurduğu güçlü duygusal bağlar hakkında konuştuk. Ayrıca kendisinden romanını yazma sürecini anlatmasını istedik.

Kitap boyunca eski-yeni karşıtlığını görüyoruz. Eskiye özlem, yeniye karşı gösterilen bir direnç söz konusu. Asuman eskiyi, “eskiliğin gücünü” seviyor. Ben sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Asuman’a katılıyor musunuz bu konuda?

Eskinin gücünü hep sevdim. İçinde yaşanmışlık ve tarih barındıran her şey kıymetlidir benim için. Anısı olan her şeyi saklarım. Eskinin kıymetini bilmeden yeniyi şekillendiremeyeceğimize inanıyorum. Yenilik, eskiyi değerlendirip üstüne bir şeyler koyduğumuzda güzel. Onu daha ileri taşıdığımızda. Oysa biz silip atıyoruz her şeyi. Eskiyen her şeyi küçük görme, eskiden utanma dayatılıyor bize. Eskiyeni yenisiyle değiştirmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Günün tüketim alışkanlıkları da bunu teşvik ediyor. Kullan-tüket-at-yenisini al, bu döngü hiç durmuyor. Nesnelerle bağımız asla kuvvetlenmeye yetecek kadar uzun olmuyor artık. Oysa eskimenin bir hikâyesi var. Ben bu hikâyeleri seviyorum. İnsanlarla olan ilişkimizi de buna benzetiyorum son zamanlarda. Yeterince uzun hikâyeler yazamıyoruz. Bir tarihe, ortak bir geçmişe sahip olacak kadar tahammül edemiyoruz birbirimize. Eskime emek istiyor. Biz hep koşuyoruz ve arkaya bakmıyoruz.

Öte yandan bir farkındalık söz konusu. Okuyucuyu da çekiyorsunuz bunun içine, her geçen gün daha da betonlaşan dünyaya dair… Modern dünyanın temposuna kapılmış gidiyorsunuz, bir durup kendinize, yaşadığınız dünyaya bakın. Nereye sürüklendiğinize, neye dönüştüğümüze bakın der gibisiniz…

Toplum olarak pek çok konuda farkındalığımızı yitirdik galiba. Zamana ayak uydurmak, yetişmek için koşup duruyoruz. Neler olup bittiğini düşünmeye, hissetmeye vaktimiz kalmıyor. Bir şeyler değişiyor, yok oluyor ve biz öylece yürüyüp geçiyoruz yanlarından. Hayatın tadını çıkarmayı da unuttuk. Derin nefes almayı, gökyüzüne bakmayı, dokunmayı… Oysa bizim dışımızda da bir hayat var dışarıda. Onu keşfetmemizi bekleyen, hikâyesini anlatan, mucizelerle dolu bir hayat… Kentler, içinde sıkışıp kaldığımız beton hapishanelere dönüştü. İnceliklerin, güzelliklerin, özenin kaybolduğunu görmek üzüyor beni.

Asuman’la yeni taşındıkları bu ev arasında aşka benzer bir ilişki doğuyor. Ona bir canlı gibi davranıyor. Dokunuyor, hissediyor, dinliyor, konuşuyor. Ve sanki, sevgilisi Mete’ye duyduğu aşk-sevgi zamanla bu eve yöneliyor. Mete’nin yerini bu ev alıyor. Öyle mi gerçekten?

Ev bir bakıma her şeyin yerini alıyor Asuman’ın hayatında. Sevgilisinin, arkadaşlarının, işinin… Yüzeysel ve yetersiz ne varsa hepsinin bıraktığı boşluğu doldurmaya başlıyor. Asuman için gerçek olan ev. Ona dokunabiliyor, onunla iletişim kurabiliyor; yalansız, maskesiz, abartısız bir ilişki bu. Sonsuz bir kucaklayış var bu ilişkide. Karşılıksız ve çıkarsız.

Asuman ve Mete’nin sevişmelerinin anlatıldığı kısımlar da oldukça ilginç. Yanlış hatırlamıyorsam iki ya da üç kısım var. İlkinde Asuman da tıpkı Mete gibi istekli, ama diğerlerinde artık ona olan arzusunu-tutkusunu kaybediyor. Bu isteksizliğin arkasında yeni taşındıkları evin rolü nedir? Evden utanıyor olabilir, ona ihanet ettiğini düşünüyor olabilir vs…

en-cok-onu-sevdim-824029-Front-1Ev bir süre sonra Asuman’la Mete’nin arasına giriyor. Evle teması, iletişimi arttıkça Mete’den uzaklaşıyor Asuman. Bunun sebebi gitgide daha çok şeyi hissedebilmesi, görüp duyabilmesi. Nesnelerin arkasındakileri görebildiği gibi insanları da görmeye, tanımaya başlıyor. Yüzeydeki kabuk kalkınca altından çıkanlar onu Mete’den uzaklaştırıyor. Arzu ve tutku da aşk gibi beslendikçe çoğalan şeyler. Asuman’la Mete’nin temasları azalıyor, Asuman gitgide kopuyor Mete’den.

Nostaljik detaylara yer veriyorsunuz. Fotoğraf albümleri, damask desenli duvar kâğıtları, sandıklar, anneanneden yadigâr yüzük, kıyafetler vs. Evle olduğu gibi objelerle de fetişist bir ilişki kurduğu söylenebilir mi Asuman’ın?

Kitabın başında da söylediğim gibi karakterler hayal ürünü ama nesnelerin hepsi gerçek. Hepsinin birer hikâyesi var. Çoğu, yıllar içinde ailemden bana kalan şeyler. Diğerleriyse bana anlatılan, başkalarının sahip olduğu, onları etkileyen nesneler. Birçoğunun fotoğrafları da var elimde. Kendimden yola çıkarak onların hikâyesini keşfetme ve sahip çıkma arzusu diyebiliriz. Onları duyabilme, dinleyebilme… Asuman da bunu yapmaya çalışıyor. Nesneler arasındaki ilişki aslında kendisini de keşfetmesini, varoluşunu sorgulamasını sağlıyor. Dünyada kapladığı yer, sahip oldukları ve olmadıklarıyla daha derin bir bağlantıya geçiyor. Bunu kavramak için beş duyusundan da faydalanıyor.

Kitabın en etkileyici kısımlarından birisi de, Asuman’ın eski koltukta otururken kollarını böcekler kaplaması. “Böcek tanrıçası” benzetmesi yapıyorsunuz. Bunun metaforik bir göndermesi var mı?

Eski Mısır’da böcek tanrısı “Khepri” yaratılışı ve yeniden doğuşu simgeliyor. Güneşin sembolü Ra ile de ilişkilendiriliyor aynı zamanda. Güneşi gökyüzüne doğru ittiğini düşünüyorlar. Bugün hâlâ bu böceğin kabuğu, şans getirdiğine inanıldığı için takılarda kullanılıyor. Asuman da bu böceklerle yeniden doğuyor, bir anlamda kendini yeniden yaratıyor. Bu nedenle onlardan vazgeçmek istemiyor. Kendini ve geçmişini koruduklarını düşünüyor.

Finaldeki çıplaklıkla artık Asuman’ın canlı bir organizmaya dönüşen bu evle bütünleştiği söylenebilir mi?

Asuman evle arasına hiçbir sınır koymak istemiyor. İlk doğduğu günkü kadar saf ve çıplak hissetmek istiyor onu. Bütünün anlamlı bir parçası olduğunu hissediyor. Akan hayatın, dünyanın, doğanın, hatta evin bir parçası olduğunu kavrıyor. Dün ya da bugün olmadan, sınırlar koymadan, giysilerle kendini örtüp gizlemeden akışkan bir düzenin zerresi olma halini seviyor, buna dönüşüyor.

Son olarak size bunları yazdıranın ne olduğunu sormak istiyorum, yazma sürecinizi merak ediyorum? Yazarlığınızın yanı sıra siz aynı zamanda bir mimarmışsınız. Bunu öğrenince aklıma şu geldi, acaba gördüğünüz ya da mimarisi üzerinde çalıştığınız bir eve olan hayranlığınız mı yazdırdı size tüm bunları?

Tek bir ev değil ama bugüne kadar yaşadığım ve gördüğüm bütün evler etkiledi beni. Doğduğum günden beri birçok farklı evde yaşadım ve birçok ev tasarladım. İçinde yaşarken de tasarlarken de ortak bir dil bulmaya çalıştım hep. Bir yeri yaşanabilir kılanın ne olduğu üzerine çok kafa yordum. Sonunda anladım ki bir yeri ev yapan yaşanmışlıklar. Yoksa yarattığımız şey bir heykelden farksız. İçinde yaşadıkça, oraya anılarımızı, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi bulaştırdıkça orası ev oluyor. Zaman bütün yaşanmışlıkları kapsıyor ve hafızasına alıyor. Yaşadığım mekânla iletişimde olurum hep. Sanırım beni bunları yazmaya iten de bu oldu. Ev benim için dört duvardan fazlası oldu her zaman. İçinde yaşadıkça dönüşen, canlanan, kol kanat geren bir sığınak. Yurtdışında çalıştığım yıllarda geçici sürelerle mobilyalı evlerde yaşadım. O da çok farklı bir deneyim. Yabancı bir kültürde, bir yabancının eşyası ile yaşamak, yaşamaya çalışmak… Sakladıkları, önem verdikleri nesneleri görmek, keşfetmek hep ilginç geldi bana. Nesnelerin hikâyesini keşfetmeye çalıştım. Yaşadığım her evde de kendi hikâyemin bir parçasını bıraktım.

Söyleşi: Ayfer Seher Denizli – edebiyathaber.net (7 Eylül 2015)

Yorum yapın