Masthead header

Faruk Duman: “Yazarın kendine, tüm bilgilerden kopmuş bir alan yaratması gerekir.”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Söyleşi: Abdullah Ezik

Hep Kitap’tan son romanı Sus Barbatus’u yayımlayan Faruk Duman ile kitabı üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

90’lı yıllardan itibaren başta öykü ve roman olmak üzere birçok türde kitaplar yayımladınız. Tüm bu yolculuk sırasında edebiyatınızın ana damarını belirleyen hadiseler/sizin için kırılmalar nelerdir?

Öyküde dil ile ilgili denemeler yapabilme şansım, bir de inadım oldu. Yazdığım sırada yaşadığım mutluluktan ve özgürlükten başka bir şey düşünmediğim için. Romanla birlikte, Gezi sonrası yani, kitaplarımın ilgi alanı genişledi.

Hem editör hem de yazar olarak oldukça verimlisiniz. Bunca işi bir arada yaparken editörlükle yazarlığın kesiştiği, ayrıldığı ve birbirlerine referans olduğu noktaları da merak ediyorum. Bize biraz bu ikisi arasındaki ilişkiden bahsedebilir misiniz?

Editör bir bakıma metin tamiri yapıyor, bu da onun analiz gücünü yükseltiyor. Ama bunun bir yazar için iyi bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki akademisyenler için daha besleyici olabilir. Yazarın kendine, tüm bilgilerden kopmuş bir alan yaratması gerekir.

Sus Barbatus isimli yeni romanınız geçtiğimiz günlerde Hep-Kitap’tan çıktı. Ondan önce de birçok roman yazdınız, yayımladınız. Sizin için Sus Barbatus‘un yeri nedir? Kenan’ın hikâyesi nasıl ortaya çıktı?

Artvin-Ardahan arasında dolaştığım yıllarda dinlediğim siyasi olaylardan ve insan hikayelerinden. Onların ancak bir kısmını yazabildim.

Sus Barbatus‘un atmosferinde özellikle masal ve sözlü kültür geleneğinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Kırmızı kartaldan itibaren dile sürekli anlatılan hikâyeler geliyor. Kenan’ın avcı kahvesinde işittiği domuz avcılığına dair hikâyeler, Zeynep’e anlattıkları, düşünde kurdukları… Eserinizin oluşum sürecinde masal ve sözlü kültürle etkileşiminiz nasıldı? Bir yazar olarak sözlü kültür ve folklörün sizin için önemi nedir?

Çok severek okuyup araştırıyorum. Ama Barbatus’ta halk hikayesi, yani bilinen hikayeler, masallar yok. Belki dil olarak bir yakınlık. O da benim tüm kitaplarımda olan bir şey.

Masal ve sözlü kültür geleneğinin eserinizdeki yansımalarından biri de özellikle kullandığınız dil üzerinde beliriyor. Anlatımınız ve diliniz kesik kesik, araya yeni hikâyeler, yeni sözler iliştirivermeye çok müsait. Tıpkı masal anlatıcılarının, ozanlarınki gibi. Romanınızdaki bu dili nasıl oluşturdunuz?

Kendi konuşma dilimden yola çıkarak.

Eserinizde bana göre kırmızı ve beyaz renkleri öne çıkıyor. Kırmızı kartaldan tilkiye, ocaktaki ateşten ava; ovayı saran kardan göğü esir alan bulutlara. Tüm bunlar da bir yandan masum bir yandan da oldukça canlı ve ateşli bir hava oluşturuyor hikâye için. Bir yandan da renkler üzerinden farklı okumaların kapısını aralıyor. Renklerin sizin ve hikâyeniz için taşıdığı anlamlardan bahsedebilir miyiz?

Kırmızı ve beyaz, dikkatinizi çekmiş olabilir, ben hiç öyle düşünmedim. Tabii, sürekli kar yağıyor ve gece olunca da gökyüzü işte kara ve lacivert. Romanda renklerin özel bir anlamı yok.

Ormanın romanda önemli bir yeri var. Bir yandan içinde barındırdığı binlerce canla hayata dâir, öte yandan bu kar kıyamette içine aldığının bir daha dışarı canlı çıkıp çıkamayacağına dâir. Dolayısıyla çift yönlü bir hat orman, roman için. Gerçekte de öyle keza. Bu ormanı kurgularken ve onu köyü sarıp sarmalayan ayrı bir evrene dönüştürürken aklınızdaki neydi? Doğanın ormanla, dağla, vahşi hayatla herkesi etkilediği bu hikâyede Kenan ve eşi Zeynep’e asıl etkisi nasıldır, sadece bir engel mi?

Aklımdakini tam olarak yazdığımı düşünüyorum. Ama bunu benim söylememin okura bir yararı olmaz.

Kar yağdığında kapanan yollarla beraber Kenan ve köylülerin dünyayla, devletle, ötekilerle ilişkisi kesilir, her ne kadar aslında köklü bir ilişkileri olmasa da. Bu anlamda, bir nevi bütün kurumlardan uzak kalan Kenan’ın davranışlarında ne gibi değişikliklerden söz edebiliriz? Kenan’ın bu dağ evinde bütün noksanlıklarına rağmen eşiyle beraber herkesten daha özgür olduğunu söyleyebilir miyiz? Veya tam tersi, tutsak.

Bu da sizin yanıt vereceğiniz bir soru elbette, bir kere, kaldıkları ev bir dağ evi değil, köydeki kendi evleri, yani orada onlar için romantik bir mahsur kalma durumu yok.

edebiyathaber.net (17 Aralık 2018)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • tayfun kağan - 19/12/2018 - 18:53

    kopyala yapıştır
    bilgiden azadeyim de
    oohhh beecevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z