Masthead header

“Fareler ve İnsanlar” ve “İnci” üzerine: İlk kez ya da yeniden | Melike Uzun

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Fareler ve İnsanlar”ı “İnci”den hemen sonra okursanız şunu fark edeceksiniz: Steinbeck’in romanlarında dile getirmek istediği yalnızca yoksul, dışlanmış insanların  yaşamı değildir. Onun  iki yapıtında da vurguladığı en önemli ruh hali  insanların mahkum oldukları hayalkırıklığının  hüznüdür.

Kimi yazarların isimleri hep bir diğerini çağrıştırır. Sartre’ı Camus’yle;  Hemingway’i Steinbeck’le anarım örneğin. Aynı ülkenin yazarları olmaları, aynı dönemde yaşamaları ya da bütünüyle benim okumalarımın özelliğinden kaynaklanıyor olabilir bu. Nedeni ne olursa olsun bu çağrışım istemeden  bir karşılaştırma yapmama  neden olur. Bu karşılaştırma nesnel bir eleştiriden kaynaklanmaz kuşkusuz. Daha  çok sezgisel ve bütünüyle özneldir.  Camus, Veba’sındaki  ölüm ve çaresizlik karşısında insanoğlunun tutumunu sorgulayan tavrıyla bende, döneminin hayhuyuna karışmadan sessizce düşünen ve yaratan incelikli bir insan olarak yaşar.  Sartre’sa öğrenilmesi, bilinmesi gereken bir filozoftur yalnızca. Hemingway’in az sözcükle  derin anlamlar yarattığı öyküleri bir yana, ne zaman romanını okusam Steinbeck’in  atmosfer yaratmadaki ustalığı, yoksul insanları anlatırken kurduğu şiirsel dil, toplumda dışlananlara, suçlu kabul edilenlere yönelttiği  insancıl bakışı gelir aklıma. Tüm bunlardan  dolayı benim için Hemingway  edebiyat tarihinde yer tutan önemli bir yazarken Steinbeck hem çok önemli bir yazar hem de insancıl, dost bir yürektir.  İşte, bu dost yürekle Sel yayınları aracılığıyla yeniden  buluştum.

İNCİ

“Yüz Temel Eser”  logo haline geldi artık. Milli Eğitim Bakanlığının seçtiği kitapların basımında  “Yüz Temel Eser” logosu kullanılıyor. Bunu fırsat olarak gören pek çok tüccar, çeviren ve editör adı olmaksızın bu yüz temel eseri basıp mahalle kırtasiyelerinden  süpermarketlere dek  el altında bulunabilecek her yere dağıttı. Ortaya çıkan sonuç malum:  Aslıyla ilgisi olmayan, Türkçesi  her türlü kuraldan azade,  bir sürü yapıt dolaşımda.   Sonu değiştirilen kitaplar mı dersiniz, kahramanların isimleri değiştirilenler mi, atlanan bölümler mi…

İşte bu yüzden yanlış, eksik bir basımına süpermarkette  rastlayabileceğim, yüz temel eser  logolu bir kitabı Tomris Uyar’ın sunuşu ve çevirisiyle okumayı şans sayıyorum. Bu kitap “İnci”.

“İnci” aslında bir Meksika halk hikayesi.  Steinbeck, “Kasabada derler ki” diye söze başlasa da bu hikayeyi  kendi  diliyle yeniden söylüyor.

Yazar yarattığı “türkü” imgesiyle  bir yandan anlattığının bir halk hikayesi olduğunu hiç unutturmuyor, bir yandan da anlatının asıl kahramanı “Kino”nun değişen ruh hallerini bu imgeyle aktarıyor. “Türkü” umudun, sevincin, ailenin imgesinden korkunun, tehlikenin imgesine dönüyor zaman zaman.

Olay, ailenin türküsüyle uyanan Kino  ve karısı Juana’nın beşikteki bebeklerini akrebin sokmasıyla başlar. İncinin bulunuşuyla umuda dönüşen “türkü” gerçekten de umulanı karşılayacak mıdır, yoksa değeri çok yüksek bu cevher, toplumun açgözlülüğünü, insani değerlerden uzak olduğunu mu ortaya çıkaracaktır? “Haber kasabada uyuklayan sonsuz  kara ve uğursuz bir şeyi uyandırmıştı; bu kara tortu bir akrebi andırıyordu, aş kokusu gelirken duyulan açlığı andırıyordu, sevgisiz kalınınca duyulan yalnızlığı andırıyordu. Kasabadaki zehir keseleri, hemen öldürücü bir ağu üretmeye koyuldular, kasaba bu ağunun etkisiyle kabarıp şişti.” sy.33 Toplumun içinde yaşayan, gözle görülmeyen bu akrep bebeği sokandan daha tehlikelidir aslında.

Kino ve Juana’nın inciyi sattıklarında gerçekleştirecekleri ilk hayal, kilisede evlenmektir. Ayrıntıdan hiç söz edilmese de görünen o ki çift, yoksulluktan evlenememiştir. Kilisenin, evliliklerini onaylaması için paraya ihtiyaçları vardır.

Tüm yoksullar gibi Kino için de sınıf atlamanın yolu okullar bitirmektir. Kahraman, denizde büyük, çok para getireceğini düşündüğü inciyi bulduktan sonra oğlu için bu düşü kurar. “Yanan gözlerle komşularını süzdü: ‘Benim oğlum okuyacak’ dedi.” Sy.36 Kino, hikayenin sonuna kadar bu hayalden bir türlü vazgeçmez. Tüccarların, akrep zehri gibi kabaran, inciyi elde etme isteği ile Kino’nun onu vermemekteki, hayallerini gerçekleştirme inadı arasındaki çelişkiyle olup bitenler romanın özünü oluşturur. Son nasıldır, kazanan kimdir ya da kazanan var mıdır? Elbette, bunların yanıtını sıralayacak değilim. Ancak, “İnci” üzerine söyleyeceklerimi Tomris Uyar’ın sunuş yazısındaki şu cümleleriyle tamamlamak isterim: “ Steinbeck, iflasların birbirini izlediği, işsizliğin, parasızlığın, açlığın kol gezdiği, insanoğlunun umudunun, varolma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir. Tozpembe olmayan gerçekçi umudun. Onun güncelliğini yitirmemesinin bir açıklaması da bu olabilir.”sy.7

FARELER ve İNSANLAR

“Fareler ve İnsanlar”ı “İnci”den hemen sonra okursanız şunu fark edeceksiniz: Steinbeck’in romanlarında dile getirmek istediği yalnızca yoksul, dışlanmış insanların  yaşamı değildir. Onun  iki yapıtında da vurguladığı en önemli ruh hali,  insanların mahkum oldukları hayalkırıklığının  hüznüdür. Her iki romanda da kahramanların düşleri vardır. Düşlenen güzel gelecekte hiçbir zaman tek başına değildir kahramanlar. “İnci”deki ailenin yerini “Fareler ve İnsanlar” da arkadaşlık alır. Günümüz  edebiyatında bireyin karanlık ruh hallerinin içinde boğulan dostluk, sevgi, sadakat gibi erdemler bu iki hikayede ön plana çıkmış, nerdeyse edebiyata konu olabileceğini unuttuğumuz insan sıcağını dile getirmiştir Steinbeck.

“Fareler ve İnsanlar”ın unutulmaz kahramanları George ve Lennie fiziksel ve duygusal açıdan birbirlerine ne kadar  zıt olsalar da kurdukları dostluk o kadar güçlüdür. George tek başına yaşaması çok güç olan Lennie’yi hiç yalnız bırakmaz. Lennie arkadaşının yaşamını güçleştirdiğini fark edince kıt aklına karşın, eğer George istiyorsa gidebileceğini söyler. Oysaki onları  kopmaz bağlarla bir arada tutan ortak düşleri vardır. Bu düşe, çalıştıkları çiftliğin en karamsarı Crooks bile inanmak ister. “İnci”de olduğu gibi “Fareler ve İnsanlar”da da yoksul insanların düşlerine inatla sarıldıkları vurgulanır. Bu iki romanın kişileri paylaştıkları  düşlerle ayakta duranlar, yaşama sarılanlarla  o düşlerin gerçekleşmesini engelleyenlerden oluşur. Toplum koşulları her ne kadar engel koyanlardan yana işlese de okuyucu şunu bilir: Düşler ve düşleyenler hep var olacaktır.

Yapıtın sonunda, düşlerin gerçekleşme olasılığının ortadan kalktığını düşünmemize karşın henüz her şeyin bitmediğini de güçlü bir şekilde sezeriz. Her iki yapıtı da “klasik” yapan bu sezgimiz olsa gerek.

Steinbeck   “Fareler ve İnsanlar”da, “İnci”de  yoksul insanların, düşlediklerine ulaşamamalarının hikayesini anlatırken aynı zamanda “yaşamın sürekliliği”ni  vurgular. Her an yeni ve güzel bir şeyler olabilir. Buna ilişkin inancımızı buruk bir hüzünle tazeleyen yapıtlardır bunlar. İşte tam da bu yüzden Steinbeck’in yapıtlarını, Fareler ve İnsanlar’ı, İnci’yi okumadıysanız okumanın, okuduysanız bir daha okumanın tam sırasıdır.

Melike Uzun – edebiyathaber.net (11 Ekim 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Hasan Sever - 11/10/2012 - 13:04

    Teşekkürler Melike,

    İkisi de ortaokul-lise arası döneme ait kitaplarım… Ne iyi ettin, siyah-beyaz bir Ankara canlandı içimde. Sanırım o zamanlar (1980’lerin ilk yarısı) Ankara siyah-beyazdı ;)cevaplakapat

  • Tevfik Yener - 11/10/2012 - 15:45

    Sn.Hasan Sever’le eş duygulardayım. Orta-Lise arası okuduğum 1950’li yıllardaki kitaplardı. Jules Verne, Edgar Rice Borrougs, Wells’ten çıktığım dönemlerde Steinbeck ile başladım, Jack London, Hemingway derken devam malum. Fareler ve İnsanlar, İnci beni çok etkilemişti. Sonra Salinas hikayelerinden mahalle arkadaşlığı sarmıştı, Gazap Üzümleriyle zirveye çıktı Steinbeck. Sayın Melik Uzun’a çok teşekkür ederim. Anılarıma gittikten başka çok değerli belletici incelem.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z