Masthead header

Erhan Tığlı’dan “Kanadı Kırık Turna” adlı öykü

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

İnme turnam inme sen bu pınara

Avcı tuzak kurmuş var yolun ara

İnme turnam inme yolda kış olur

Bastığın yerler de donar taş olur

        (Anonim bir halk türküsünden)

Radyoda şen bir ses, “Turnalar uçun” diye şakımaya başlayınca Halil İbrahim keyifle gülümsedi, havaya baktı. Kahvenin önünden geçerken birinin kendisini çağırmaya başladığını duydu. Durdu, sesin geldiği yere baktı:

“Ne var, ne istiyorsun?” diye sordu.

Hacının Ali’ydi bu. Eliyle işaret ediyor, yanına çağırıyordu,

“Gel hele. Bir şey diyecem sana.” diyordu.

Halil İbrahim bir “la havle” çekerek oraya doğru yürüdü, sonra durdu:

“Söyle hadi ne söyleyeceksen. İşim var” dedi.

“Uzak durma öyle. Yaklaş.”

Halil İbrahim yerinden kıpırdamadı:

“Şimdi burada söyle söyleyeceğini. Hadi çabuk ol, bekleyemem.” diye konuştu.

Hacının Ali alayla güldü:

“Merak etme, biz adam yemeyiz oğlum. Korkuyor musun yoksa yanıma gelmeye?”

Halil İbrahim başını salladı, “Neden korkacakmışım be?”  diye homurdandı.

Böyle dedi ama ne yalan söylemeli, korkuyordu işte. Ne zaman işe gitmeye niyetlense, kahvenin önünden geçerken bir şey oluyor, şöyle bir uğrayıp çay içeyim, üç beş laf edeyim derken kendini oyun masasının başında buluyordu. Bir iki el oynamak niyetiyle masaya oturuyordu ama oradan saatlerce kalkamıyordu. Bir tılsım, bir büyü vardı galiba bu kahvede, insanları mıknatıs gibi kendine çekiyor, kolay kolay bırakmıyordu…

Korkuyordu ya. Gözüm kahveyi, kahvedekileri görmesin diye önüne baka baka giderken şu turnaların da ediverdiği neydi böyle? Hacının Ali de yolunu gözlüyordu herhalde. Ne zaman uyanır, ne zaman kahveye gelir… Kahve kuşu mübarek!

“Korkmuyorsan yanıma gelirsin beş dakika,” dedi Ali. “Sana söyleyeceklerim var.”

Serde erkeklik var; korkuyorum denir mi?

“Kimden korkacakmışım be!”

“Benden tabii.”

“Senden korkan senin gibi olsun be!”

Halil İbrahim korkmadığını kanıtlamak için kahveden içeri girdi, Hacının Ali’nin yanına geldi, “Hadi söyle ne söyleyeceksen. İşim acele” dedi.

“Önce otur da bir soluklan bakalım. Acele işe şeytan karışır. Bir çayımızı iç.”

Halil İbrahim dudaklarını büzerek bir sandalyeye oturdu. Hacının Ali kulağına eğilerek bir şeyler söyledi.

Halil İbrahim öfkeyle, “Bu muydu söyleyeceği be!” diye bağırarak gitmeye davrandı.    Öteki koluna yapıştı, “Kaçma, korkak!” dedi.

Halil İbrahim yalvarırcasına konuştu:

“Yahu işim var. Başka zaman oynarız. Bırak gideyim.”

“Hani beni her zaman yenerdin? Halep ordaysa, arşın burada; bilmiyorsan öğren. Gel gene yen. Erkeksen kaçma. Fazla değil, birkaç el oynarız. İşine gene gidersin.”

“Karıyı sabah erkenden tarlaya yolladım. Aç gitti zavallı. Azığını ben götürüvereceğim. Bak, azık torbası elimde. Söz verdim erken geleceğime.”

“Gene götürürsün canım. Ha bir iki saat aç kalıversin. Hiç oruç tutmadı mı bu? Hem kadınları bekletmek iyidir. Her işini şıp diye yapıverirsen şımarır, tepene çıkar.”

“Orası da doğru ya” diye mırıldandı Halil İbrahim. Kabul etmezsem kahvede herkes bana kılıbık gözüyle bakacak. Karısından korkuyor diyecekler, dedikodu edecekler. Şu zevzeğin ağzının payını vereyim de öyle gideyim. Başka türlü susacağı yok. Sağda solda korkuttum, kaçırdım diye övünür. Oyun bitince tarlaya daha hızlı gider, karıyı çok bekletmemiş olurum. Hem erkekliğin şerefini yerine getiririm hem de karıyı memnun ederim. Bekleyiversin biraz daha. Acından ölmez ya. Beni yatakta bekletirken iyi miydi?

Bu düşünceyle oyunun başına oturdu. İşini çabuk bitireceğini umuyordu ama kahpe felek gene etti edeceğini. Birkaç oyunu kıl payı verince her şeyi unuttu…

***

Kadın, tam tepesinde kor alev bir tepsi gibi ışıldayan güneşe gözlerin kıpıştırarak baktı, elindeki çapayı yere fırlatıp derin bir of çekti.

Şu güneş mangal olsaydı, içinde kebaplar cızırdasaydı, doyasıya yeseydi…

Of anam of! Beni çile çekeyim diye mi doğurdun? Kader kara yazmış yazgımı, ne yapayım, nerelere gideyim? Güvenme dayına, ekmek al yanına, demişler. Hele erkeklere güven olur mu a akılsız! Güya erken gelecekti, yemin etmiş, söz vermişti. Öğlen oldu geçti, hâlâ meydanlarda yok. Aklım iyiydi. Yanıma peynir ekmek alıp yiyecektim o gelesiye kadar. Kandım işte tatlı sözüne. Neymiş, Pazar ekmeği, helva alıp gelecekmiş. Zahmet etmeme, yük taşımama gerek yokmuş. Sen yemeğini yerken ben çalışırım, demişti bir de. Ne olacak, kahvede oyuna dalmıştır domuz. Kabahat onda değil, bende.

Tam bu sırada bir kıpırtı oldu. Umutlandı ama umudu bulutlandı. Kocası değil, kapı komşuları Ahmet’ti gelen. Tarlası da yan taraftaydı hemen. Ahmet çalışırken bir türkü tutturdu, “Turnalar uçun/ Yayladan geçin/ sevdiğim seçin turnalar!”

Sesi de güzeldi Ahmet’in. Kendisi de aslan gibiydi maşallah! Pek de çalışkan üstelik. “Allah sahibine bağışlasın” diyeceğim ama karısı öldü ne yazık ki. Nerde benim hımbıl, nerde bu? Benim herif bunun tırnağı bile olamaz. Dur bir sorayım bakayım, belki görmüştür bizimkini. Yolda buraya gelirken görmüş olsa keşke.

“Ahmet! Ahmet Çavuş ! Benim Halil İbrahim’i gördün mü gelirken?”

Ahmet, kadının yanına geldi, başını olumsuz bir tavırla iki yana salladı:

“Görmedim, Ayşe Kadın” dedi. “Gelmez o, gelemez. Boşuna bekleme. Kahvedeki dostlarını bırakamaz. Boşuna bekleme. Onlar senden daha değerlidirler kocanın yanında.”

Kadın içini çekti:

“Ekmek filan getirecekti de” diye mırıldandı.

Ahmet bu lafı duyunca, “Daha önce niye söylemedin? Bende var. Getirivereyim” diye seğirtti. Kadın zayıf bir sesle, “Hiç olur mu, ekmeğin senin yiyeceğin kadardır. Zahmet etme. Ben biraz daha bekleyeyim. Belki gelir şimdi, yoldadır” diyecek oldu. Ahmet elini salladı, “Ne zahmeti bu, dedi. Bende ekmek çok, merak etme. Sana da yeter, bana da. Ne zahmetiymiş bu, ayıp ettin doğrusu. Ben yabancı mıyım yani?”

Koşarak azık torbasını alıp geldi. Bir ağacın gölgesine sofrayı hazırladı, buz gibi suyu da unutmadı. Bir yandan sofrayı yayıyor, bir yandan da konuşuyordu:

“Hadi gel, nazlanma. Ne demiş atalarımız: Dayak buldun mu kaç, yemek buldun mu ye! Ben yemek getirmeyi unutmuş, senden istemiş olsaydım vermeyecek miydin?”

Kadın hayranlıkla adamı süzüyordu. Ne becerikliydi bu böyle. Benimki değil sofra hazırlamak, yardım bile etmez. Şu tertip düzene bak. Kadınlar eline su dökemez vallahi!

Adam, kadının sofraya yanaşmadığını, olduğu yerde durup kendisine baktığını görünce kolundan çekti, elinden tuttu, zorla sofraya oturttu.

İkisi de bu birden oluveren el ele tutuşmadan etkilendiler, kaçamak bakışlarla birbirlerini süzdüler. Kadın bir ara, “Bizimki beni böyle elin adamıyla yemek yerken görse ne der acaba?” diye mırıldandı, sonra, “Aman, ne derse desin. Adam olsun da karısına baksın. Acımdan ölse miydim yani? Hem o yabancı değil ki, kapı komşumuz. Bunda çekinecek, kötüye yoracak ne var?” diye yemeye başladı.

Ahmet gülerek kadına baktı. “Hiç yemiyorsun? Ye, karnın doyur. Yetim sofrası değil bu. Helal parayla alınmıştır hepsi de” diyerek helva paketini açtı, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” diyerek kadını helva yemeye çağırdı. “Doydum” dedi kadın. “Helva yemeden bırakmam” dedi adam. “Doydum dedim ya canım” dedi kadın.

Bu “canım” sözü içine işledi adamın. Helvadan bir parça kesip kadına uzattı, “Al canım al. Utanma. Karnını iyice doyur. Yemeğin üstüne tatlı yemek iyidir” diye konuştu. Kadın almak istemez, erkek yedirmeye çalışırken helva parçalandı, kadının üstüne dökülüverdi. Ahmet, helva dökülen yeri temizlemeye çalışırken elleri kadının iri göğüslerine dokundu. Çoktan beri unuttuğu bir duyguyla heyecanlandı, dokunmasını okşamaya çevirdi. Kadın da bu temastan bir hoş olmuştu. İçinden Ahmet’in okşamayı sürdürmesini istiyordu ama gören olursa ne der, hem ayıp hem günah diye düşünüyordu. Birden ayağa kalkıp kaçmak, oradan uzaklaşmak istedi. Erkek engel olayım derken eli giysiye takıldı, kadının zaten eski ve yıpranmış olan entarisi yırtıldı, gün görmedik yerler ortaya çıktı. Ahmet beyaz tene özlemle, arzuyla baktı. Kendini tutamadı, kadının beline sarılıp onu yere yıktı, öpmeye başladı.

Bir yandan da “Çoktan beri yangınım sana. O herif senin gibi güzel bir kadına yazık ediyor. Dengin değil o. Paşalara, beylere layıksın sen. Ziyan oluyorsun onun elinde. Ayrıl ondan, bana var. Allı güllü fistanlar alırım, beşi bir yerde altınlar takarım boynuna. Kollarını bileziklerle donatırım. Tarlaya da yollamam. Evde hanım gibi oturursun. Elini sıcak sudan soğuk suya değdirmezsin” diye konuşuyordu.

Kadın bir iki direndi; ama erkeğin mengene gibi sıkan kollarının arasından kurtulamadı. “Ya kocam geliverirse” diyecek oldu. Erkek hemen ağzını kapadı; “O oyun masasından kalkmak bilmez ki. Boşuna bekleme. Ondan sana hayır yok” dedi.

“Doğru, dedi kadın kendi kendine. “O böyle okşayıp öpmesini de bilmez. Canı ondan istedi mi hemen üstüne saldırır insanın. Tecavüz eder gibi alır altına, acımasızca çöker, hevesini aldıktan sonra kalkar, kahveye gider ya da sırtını çevirir, yatar, uyur, tatlı bir söz çıkmaz ağzından.”

Erkek, kadının direnmeyi bırakmasından, itiraz etmeden yatmasından cesaret alarak, onun iç çamaşırlarını çıkarmaya başladı. Bir yandan kendisi de soyunuyordu.

Erkeğin bu kadar ileri gitmesi kadını korkuttu. Böyle ortalık yerde çırılçıplak, kocası olmayan bir erkeğin altında yatmakla ne kadar çok günaha gireceğini düşündü. Yerin kulağı olduğu gibi gözü de vardır. Görenler işin aslını bilmezler de kahpe olarak bakarlardı kendisine bundan böyle. Ne yapsa bu günahtan, bu ayıptan kurtulamazdı artık.

Ani bir kararla üstündeki erkeği itti. “Bırak beni!” diye bağırdı. “Azıcık ekmek yedirdin diye beni kullanmaya mı kalkıyorsun? Çekil üstümden. Sen ayıp, günah nedir bilmez misin?”

“Onu demin düşünecektin. Beni bu kadar isteklendirdikten sonra işi yarım bırakacağımı mı sandın?” diye bağırdı Ahmet.

Beyliği, kibarlığı kalmamıştı artık. Hayvan gibi soluyordu. Kadın çaresizlik içinde sağına, soluna baktı, gözüne iri bir taş ilişti, taşı aldığı gibi bütün gücüyle adamın kafasına indirdi. Adam kanlar içinde yere yığıldı, hareketsiz kaldı.

Kadın gözyaşları içinde giyinmeye, üstünü başını örtmeye çalıştı.

“Hiç yoktan katil oldum. Ne yapacağım ben şimdi, bu durumu nasıl açıklayacağım?” diye çırpınıp dövünmeye başladı…

***

Halil İbrahim, oyun masasından sevinçle kalktı. Hacının Ali’yi yenmiş, er meydanından kaçmayarak erkekliğini kanıtlamıştı. “Aldın mı ağzının payını! Bir daha öyle vakitli vakitsiz ötme. İşte böyle kesiverirler ibiğini!” diyerek gururla yürüdü. Keyifle bir sigara yaktı, türkü söyleyerek tarlanın yolunu tuttu.

Erhan Tığlı – edebiyathaber.net (7 Ekim 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • beyza özler - 19/10/2012 - 18:15

    Kadınların çilesini çok güzel yansıtmış. Turnaların kanatları kırılmaya mahkum ne yazık ki…cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z