Masthead header

Cinsellik Muamması

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Türkiye, devlet eliyle aile ve beden politikalarına ilişkin muhafazakar tartışmaların ortasındayken bir yandan da “başka cinsellikler ve başka aileler” yaşam alanı bulma mücadelesinde.

2000’li yıllar boyunca Queer kuramının ve politikalarının geçirdiği aşamalar, Metis Yayınevinden çıkan, “CinsellikMuamması – Türkiye’de Queer Kültür ve Muhalefet” kitabında anlatılıyor.

Kitap, Türkiye’deki yerel LGBTQ kültürünün felsefe, sosyoloji, psikanaliz, kültürel incelemeler, tarih, hukuk, insan hakları, aktivizm, sanat, görsel kültür vb. sahalardaki yansımalarını ifade eden bir dil, kuram ve özgün bir literatür oluşturarak queer ile ilgili genel tartışmalara orijinal bir bağlam ve katkı sunmayı hedefliyor.

“Heteronormativiteye” karşı, yerel tarihsel ve kültürel anlatıların, toplumsal pratiklerin ve ilişkilenme biçimlerinin yaratıcı, muhalif, tersten bir bakışla yeniden okunduğu kitapta, “heteronormativitenin” tarihselleştirilmesi amaçlanıyor.

Giriş yazısından: 

Bu kitabın amacı Türkiye toplumundaki homofobik/transfobik şiddete, zorunlu, doğallaştırılmış heteroseksüelliğe ve heteronormativiteye karşı, yerel tarihsel ve kültürel anlatıları, toplumsal pratikleri ve ilişkilenme biçimlerini yaratıcı, muhalif, tersten bir bakışla yeniden okumaktır. Heteronormativite kavramı, bütün bir kültürün sonradan doğallaştırılmış ve idealleştirilmiş heteroseksüel yönelim, pratik, değer ve yaşama biçimine göre tanımlandığı, bu yönelimin dışında kalanların ısrarla marjinalleştirildiği, görmezden gelindiği, baskı ve şiddete maruz bırakıldığı veya en iyi ihtimalle “uysal ötekiler” olarak sindirildiği bir düzeni ifade ediyor. Bu düzen, biyolojik ve toplumsal cinsiyet bakımından birbirlerinden tamamen ayrı oldukları ve birbirlerini aile ve üreme vasıtası ile tamamladıkları düşünülen kadın ve erkek kategorilerine dayandırılır. Heteronormativite sadece zorunlu, doğallaştırılmış heteroseksüelliği içermez; aynı zamanda kadın-erkek ikili karşıtlığına dayanan ve bunun dışında kalanları sistemden dışlayan bir biyolojik ve toplumsal cinsiyet algısını yeniden üretir.

Bu kitabın amacı heteronormativiteye seslenerek “LGBT bireyler vardır, buradadır, onların farklılığını ve ötekiliğini kabul et, kimliklerine ve haklarına saygı göster!” demek değil. Amaçlanan, daha ziyade, heteronormativiteyi tarihselleştirmek ve onun sözde doğallığını sarsmak. Bunu yapabilmek için yazarlar, “heteronormativite ne zaman ve nasıl bu kadar palazlandı; cinsel haz, pratik ve ilişkileri hangi sıfatla kalıplara sokuyor, hangi hakla görünmez kılıyor, onlara hangi hakla görünürlük lütfediyor, dahası kültürün fıtratına ne kadar uygundur” gibi sorular soruyorlar.
“Kadının fıtratı”, “erkeğin fıtratı” gibi son derece özcü ve indirgemeci sözleri sıkça duyduğumuz bugünkü siyasal, kültürel iklimde kültürün fıtratından bahsediyor olmamız tehlikeli bulunacaktır. Ancak bu kitabı derleyenler olarak tartışmak istediğimiz meselelerden birisi şudur: Bu tür kavram ve kelimeleri homofobik birey ve kurumların eline bırakarak, heteronormativiteye karşı verilecek mücadeleyi cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ayrımcılığına karşı çıkan, sosyal, ekonomik ve anayasal insan hakları temelli, çok önemli ve gerekli olduğuna inandığımız “seküler” bir dil ile mi sınırlı tutmalıyız? Yoksa dilin edimselliğini ve parodinin imkânlarını kullanarak fıtrat gibi kavram ve kelimeleri heteronormativitenin aleyhine döndürecek, heteroseksizmin ve ataerkilliğin elinden çekip alacak destekleyici bir dilin oluşması için kültürel kazı çalışmasına mı başlamalıyız? Bu sorulardan hareketle bu projede, heteronormativiteyi ve onu her daim besleyen kapitalizm, neoliberalizm, emperyalizm, milliyetçilik, militarizm ve dini muhafazakârlığı itibarsızlaştıracak alternatif bir eleştirel pratiğin olasılıklarını sorguluyoruz. Çalışmamızın öncelik verdiği bu pratik, kaynağını sadece cinsel kimlik kategorilerine ve mağduriyet siyasetine dayanan “ben” ve “öteki” temelli liberal insan hakları söyleminden(1) değil, aynı zamanda yerel ve tarihsel kültürel dokudaki cinsel çokluk ve müphemlikten alan yeni bir araştırma gündemi öneriyor. Toplumsallığın vaat ettiği farklı, umulmadık ilişkilenme biçimlerini, kabına sığmama, hizaya girmeme hallerini merkezine alan, metodolojisini bu minvalde yeniden düşünen başka bir araştırma gündemi.

Yerellik üzerindeki bu vurgumuzun riskli bir tarafı olduğunu elbette biliyoruz. Akademik çalışmalarını başka bir ülkede sürdüren iki Türkiyeli akademisyenin kendi kültürlerini oryantalize edip, Anglo-Amerikan akademik ve aktivist mecralarında Ortadoğu’da LGBT cinsellik kültürleri üzerine yapılan çalışmalara hâkim olan temsil siyasetine, farkında olarak veya olmadan, malzeme devşirmeleri işten bile değildir. Ancak biz, hem akademik kariyerlerimizde hem de kişisel karşılaşmalarımızda önümüze çıkıp duran “Ortadoğulu Müslüman queer” (veya o olmazsa, ılımlı İslam’ın biricik örneği addedilen, kendince modernleşmiş bir ülkeden gelen “Türkiyeli queer”) yaftasından ve bir tür farklılık fetişizminden pek sıkıldığımız için bu hususta fazlasıyla temkinliyiz. Bahsettiğimiz yerel, tarihsel, kültürel ve toplumsal dokunun bizim açımızdan İslam’a ve/veya Türkiye’nin ikircikli modernite deneyimine indirgenemeyecek maddi bir gerçekliği var.

Çengileri, köçekleri, civelekleri ve mahbup oğlanlarında tecessüm eden bambaşka toplumsal cinsiyet sunumları, başka türlü âşık olanları, başka türlü haz duyanları, bunları nadiren kötü yâd eden esaslı bir şiir ve şarkı geleneği, sanatı, siyaseti, ahlak felsefesi ve tarihi olan bir toplum ve kültür tasavvurundan alıyor ilhamını bu kitap. Cinsel yönelim, tercih ve toplumsal cinsiyet sunumları bu denli karmaşık ve çoklu olan bir kültürün nasıl olup da, ailenin, cinsiyetin ve heteroseksüelliğin kalıbına girmeyen insanların hasta, günahkâr, terörist, gayri insani sıfatlarıyla yaftalandıkları, şiddet ve nefretin hedefi haline getirildikleri veya, en iyi ihtimalle, günü kurtaran bir lütufkârlıkla geçiştirildikleri bir cendereye dönüştüğünü sorguluyoruz bu kitapta.

Dahası bizim için, yerel olan, içerisinden malzeme devşirilecek ve küresel olanın dikkatine sunulacak bir kaynak olmadığı gibi, küresel olan da yerele sorunsuzca tercüme ve tatbik edilecek, dışarıdan gelen bir tesir değil. Yerel ve küresel olanın tarihsel iç içe geçmişliğinden yola çıkıyoruz. Bu kitapta yerel olanın içerdiği özgün imkânları araştırırken bir taraftan Batı kaynaklı cinsel kimlik kategorilerinin ve kuramların küresel seyahatinin, özgün kültürel cinsel ilişkilenme ve özdeşleşme biçimlerini nasıl dönüştürdüğüne, sindirdiğine bakıyor, bu kategori ve kuramların evrensel geçerliliğini ve tercüme edilebilirliğini sorguluyoruz. Diğer taraftan bu sorgulama çabasının bir tür otantiklik fetişizmine dönüşmemesi gerektiğine de inanıyoruz. Küresel cinsel kimlik kategorilerinin ve Batı çıkışlı kuramların farklı bağlamlarda farklı amaçlar adına stratejik olarak kullanılabileceğinin, bunlara değişik anlamlar yüklenebileceğinin ve umulmadık biçimlerde temellük edilebileceklerinin farkındayız.

Bir bakıma küresel kuram ve kategorilerin seyahatini tek taraflı bir dayatma olarak görmekten ziyade hem küresel hem de yerel olanı her daim değiştiren ve dönüştüren bir karşılıklılık olarak görmek gerekir. Bu kitap, temsil siyasetini tatmin eden bir tercüme faaliyeti değil, yerel Türkiye bağlamının cinsel karmaşıklığı ve indirgenemezliğinden yola çıkarak Batı kaynaklı cinsel kimlik kategorilerini, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kuramlarını stratejik biçimde sorgulayan bir çalışma. Yerel olanı daha geniş bir küresel bağlama yerleştiren, ama bu esnada küresel olanın oluşumunu irdelemeyi ihmal etmeyen, böylece kuramı kullanırken daima sorunsallaştırmaya gayret eden bir çalışma.

Notlar(1) Kimlik siyasetine yaslanan, ötekiye/farklılığa saygı temelli etik ve insan hakları söyleminin özellikle Türkiye bağlamında değil ama Avrupa ve Amerika’da mevcut neoliberal iktidar yapılarıyla nasıl bir suç ortaklığı içine girebildiğini belgeleyen iki güçlü eleştiri için bkz. Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. T. Birkan, İstanbul: Metis, 2006 ve Slavoj Zizek, Violence: Six Sideways Reflections, Londra: Profile Books, 2008.

edebiyathaber.net – cnnturk.com (27 Haziran 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Erte Oyar - 05/11/2012 - 16:50

    Bu nasıl bir Türkçe! Böyle önemli bir konu bu bozuk dille mi ortaya konur. Fransızca ve Osmanlıca sözcükler,cümleleri delik deşik ediyor. Yazıyı okunmaz hale getiriyor. Anlatımda çok özenli olmak gerekmez mi?cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z