Masthead header

Yazar Çiğdem y Mirol’dan “Kitapperformans Manifesto”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Yazar Çiğdem y Mirol, “Kitapperformans” adlı bir manifesto yayınladı.

Çiğdem y Mirol, kitap performansı (Yüzüm Kitap‘taki bazı kurmaca öğeler gereği birleşik yazmayı tercih ediyor) alternatif bir ifade biçimi, sosyalleşme aracı, okuma üzerinden yayılacak performatif bir iletişim ve yaratıcı düşünme aracı olarak öne sürüyor.  Yazar aynı zamanda, bu deneysel yapının teorik inşasını doktora çalışmalarına eklemleyerek oluşturuyor. Manifestonun üslubunda görülebilen bir başka şey ise kitapperformansın “fanilik” ile “metinselliği” eşleştirme çabası.

Manifestoyu buradan indirebilirsiniz.

Çiğdem y Mirol kimdir:

1983 yılında, Ankara’da dünyaya geldi. Yazıyı ve resmi kendine ifade biçimleri olarak seçti. Hem kitap tanıtımları ve eleştirileri hem de oyunları ve senaryoları ile yerli ve yabancı çeşitli platformlarda yer alan yazarın ilk kitabı Yüzüm Kitap 2012 yılında yayımlandı. Mirol’un “kitaperformans” olduğunu ileri sürdüğü ve bir kuartetin ilk parçası olanYüzüm Kitap şöyle konular üzerine kurulmuş gerçek ve absürt bir kurmacadır: Aşkın yeniden icadı, dil ve doğru, din ve mekan, vatan ve gurbet, yazmak ve okumak.

edebiyathaber.net (8 Aralık 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • homidik amca - 17/12/2012 - 23:53

    Merhaba Sevgilim Yazar,

    Biliyorum çok uzun zamandır bekliyorsun mektubumu. Okuru olduğun ilk kitabın sevgili yazarıyla bağlantı kurmayı istediğin zamanla eş bir süredir bekliyorsun. Sevgilin yazara ulaşamadığın bunca zaman umudun kırıldı ve yoruldun belki de. Belki de bu nedenle ‘sevgilin yazar’ yerine aslında kendin olduğun ‘sevgilin okur’ u aramaya çıktın. Sana yazılmışlar sana yetmedi hiç ve sen yazılmamışların peşine mi düştün? Peki düş.
    Sen şimdi kovaladıklarının takibine uğramak istiyorsun. Peki uğra.
    Kaç bin yıl? Kaç yaşamyıl ya da kaç kapı çalımı bir süre bu, sen biliyorsun ancak. Elbette bu bekleyişe vuslat olan ilk mektup değil bu. Ve elbet o mektuplardan biri.
    Bana yazdığın mektup; aslında, yanağımı öperken dişlerini etime geçirmen ve sırf bu nedenle sadece bunun için çığlık çığlığa ve öfkeyle ve hınçla ve bedenini parçalamak için beni sana, sadece ve senden başkasının olmasının mümkün olmadığı tarafa çevirecek bir mektup olmadı. Neden bunca kısık bir ses ve tonsuz bir dil kullandın? Beni bu kadar mı önemsedin? Çok ya da az’ın şikayeti yada sevinci, bana ait olan duygu hangisi burada?
    Bana yani biricik sevgiline diye başladığın ve beni bir evecenlik ve faltaşı gibi açılmış gözlerimle bir merak ve kelimeleri ite ite ilerledigim cümlelerin ve hatta bir mürettip titizliğiyle damıttığım anlamlarını sonunda içine başka kişileri de kattığın bir çoğullama ile tamamlamışsın. Karşı mıyım bana yazdıklarının bir başka(ları-sı)nı da içine almasına? Evet! Ben de bencilim. Bencilliğim paylaşmaya karşı olduğumdan ya da bilmediğimden değil ama. Bencilliğim bana gerektiği kadar ‘sen’ olmadığından.
    Şımarık bir yeni yetmenin laf yapan bir ağız kalabalığı ile çağırıyorsun beni. Sen bu musun? Ya da ben? Ambalajı içindekinden kötü görünen bu hediyeyi fark etmemi ve bunu kabul etmemi nasıl bekledin benden? Hani senin sevgilin ve okurundum ben?
    Nasıl da zor oldu sesinin dikkatimi çekmesi fark etmedin mi? Ah sevgili… Ya duyamadan fısıltılı sesini dönüp gitseydim evime! Nasıl da yazık olurdu her şeye değil mi?
    Kim kıstı senin sesini? Ya sen bağırmayı yoksa hiç öğrenmedin mi?
    Bunları yazdığımda Yüzüm Kitabı okumamıştım. Bana kalsa okumak niyetim de yoktu. Anne babası eğitimli (büyük olasılıkla geçmişlerinde solcu) bir aileden gelme, entel bilgiye sahip, cırtlak ve patlak sesli, sürekli sigara ya da başka takıntılarla boğuşan ya da tersine yeşil bir dal halinde gezinen şımarık bir yeni yetmenin bana yetemeyecek bir kitabının ‚performans okuması‘ na neden katılaydım?
    Ondan yaşca büyük ve büyük olasılıkla ondan daha solcuydum ve de üstelik ben ‚erkek’im. Hafife almalı, babacan davranlmalı ve pohpohlamalı ve cesaret vermeli idim.
    ….O…
    Okumadan ve kitabı okuduktan sonra… yani şaşırdıktan ve utandıktan sonra…
    Her bebek doğduğu andan üçlü dörtlü yaşlarına kadar doğal bir çığlık sanatçıdır. Ama anne babalar çocukların hemen büyümesini isterler. Büyüyen çocuk laftan anlamaya da başlar ve sus denildiğinde bunun ne anlama geldiğini hemen kavrar ve susar (ne yazıkki) ve sanatçı üçlü dörtlü yaşlarda ölür. Amma velakin sanatdır aslolan. O, hortlak gibi beynin kafesinden çıkmaya ve insanı kaybettiği yerde yeniden bulmaya teşnedir.
    Çoğunlukla aynı dalga boyutunda olmanın tek kaçmaz yolu, aynı radyo kanalında bulunmak… Eski (kelimenin içini bulandırmadan kısa kesiyorum) iletişim yolu diye yuttuğumuz aslında bize iletilenden başkasına müdahele ve muktedir olma ihtimalimizin bulunmadığı; içinde, tamamı iyilerden oluşan insancıklar aradığımız kutu. O kutunun içine kötüler alınmazdı çünkü. O kutu (ya da hangi şekle istersek ona büründürelim) yaşayanların arı’ndırılmış haliydi.
    Bana sıradaki parçayı yolladın sanırım. Tam ben de seni düşünürken, hay allah sen benden hızlı davrandın. Peki sıradakini de ben sana yolluyorum. Yok yok daha iyisini yapmalıyım ben… Ben senin için bir istekde bulunayım en iyisi. ‘Yağmur yağar hep dereler ıslanır’… Gerisi?
    Gerisi, müziğin sözlü olmak zorunda olmadığı ‘enstrumantal’ zamanlar. Gerisi bilmediğimiz için sorumlu olmadığımıza inandırıldığımız bir tarihin suratıma çarpılması.
    Gerisi lâf-ı güzaf. Gerisi bana haddimi bildirdiğin yer Sevgilim Yazar.
    Ama tuhaf olan, hiç de böyle bir niyetin derdin yokken bunu yapmış olman. Çok yaşamışlığım ve çok şeye sahip olduğum inancına salladığın bir çift kırmızı sandalye bacağı gerisi.
    Gerisi, sakladığını sandığım ayrıntılar. Neden, diyorum? Beni pencerenin camına kadar getirip de burnumu (tipik) cama yaslayıp dışarıdaki kuşları falan seyrettirmiyorsun bana? Yazar sensin ve cok sevgili okurunun bu tembelliğinin farkında olmaman mümkün değil biliyorum. Detay ver bana ben senin okurunum, diyorum. Nafile bir seda umutsuz bir yansıma arıyor satırlarda. Her şeyi bana bırakacaksan bu kitabı niye sen yazdın diye hayıflanıyorum.
    ….O….
    Sıradan bir yolcunun bir gezgine aşinalaşması bu. Tanımlamayı tanımamış acemi bir yolcu gibisin sevgilim yazar. Basit cümlelerle çarpıyorsun suratıma.
    Ölümle ne zaman karşılatın, neler konuştun onunla ve nereye kadar gittin peşinden?
    Ayrımcılarla ayrımcılıkla karşılaştın, ötekilerden biri oldun yani bizden biri yani diğerlerinden biri…

    Kazanlar kaynıyor, engisizyon bitmedi asla
    Sen, yüzyıl saklanıp, kıl payı kurtulan cadı,
    yalnızlığın bundan.
    Bundan aramızdaki beş yüz bin yıllık uçurum.
    Babayı anlamış bir kız çocuğu
    ve anneyi ‘SADE’ emen bir oğlan.
    Fark bu!
    ‘birden bire düşmüyoruz
    biriz aslında’

    homidik amcacevaplakapat

  • Halil İbrahim Dokuyucu - 13/01/2013 - 22:26

    Sevgilim yazar,

    Bu ilk kitabını okudum, dura dura okudum geriye döne döne… Geçmişe bakarak okudum kitabını geleceği düşünerek. Kendimden parçalar da buldum herkesten parçalar da… Seni de gördüm kendimi de. Ne güzelmiş öznesinde gizlenmeden cümlelerde var olmak ve ne güzelmiş yaşamak dediğimiz mefhumun ucundan tutunuvermek.

    Sen şimdi koşuyorsun, koşmaya devam et sevgilim yazar. Yağmur ne kadar şiddetli yağarsa yağsın hep koş. Yurtsuz ruhumuza bir durak bulur muyuz bilinmez ama senin koştuğunu görmek bana güç veriyor…

    Güzel şarkılar söyle…

    halilcevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z