Masthead header

Category Archives: sevin okyay

Can Gürses ilk kitabı “En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın”da, yıllar sonra aynı masa etrafında toplanan ve merkezinde güçlü bir annenin yer aldığı bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Aynı zamanda geçmişin ve bugünün, İstanbul’un, evlerin, eşyaların ve yemeklerin hikâyesi…  Gürses’in kitabının beni en etkileyen yanı okumaya başladıktan birkaç dakika sonra saf tutmaya başlamam oldu. Kimi karakteri […]

devamını oku »

Bir kadın yazarın Nobel aldığı bu günlerde, belki de geçmiş zamanın bir başka kadın yazarına göz atmanın sırasıdır. Biraz gecikmiş olsak da. Gerçi dünyanın gerçekten de en iyi kısa hikâyecilerinden / yazarlarından biri olan Alice Munro’nun Nobel almak için “kadın”, “yaşlı” (82), “Kanadalı” gibi etiketlere ihtiyacı yoktu. Zaten Nobel Akademisi de, kısa hikâye ustası olduğunu […]

devamını oku »

Dünya denen yer, Tupac için hep bir savaş alanı oldu. 1971 yılında karaderili devrimci bir ailenin çocuğu olarak doğdu, ona kurban edilmiş bir İnka savaşçısının adı verildi. Bebek yaşta radikal politikaya bulaştı, yaşanması çetin mahallelerde, evsizlere ayrılmış barınaklarda büyüdü. Vaftiz babası, Kara Panter lideri Elmer “Geronimo” Pratt, yapmadığını söylediği bir soygun ve cinayetten 27 yıl hapis […]

devamını oku »

İnsanın okur okumaz etkisi altına girdiği, tadını çıkara çıkara okuduğu, bitmesin istediği, üzerinde düşünme gereği duyduğu, bir türlü unutamadığı kitaplar vardır. Manguel’in deyişiyle kendi kütüphanemizin, zihnimizdeki kütüphanenin kitapları olup kalan kitaplar. Kimi kitap çabucak okunur, kimi yavaş yavaş. İkinciler genellikle hafızadan silinme konusunda da aynı yavaşlığı gösterir. Marcel Beyer’in Yarasalar’ı (“Flughunde”), böyle bir kitap işte. […]

devamını oku »

Patrick deWitt, hiç alışkın olmadığımız türde bir “kovboy hikâyesi” yazmış. Her şeyden önce, iki kahramanı (biri aynı zamanda anlatıcımız) kiralık katil. Batı’da oradan oraya gidip kendilerinden öldürülmesi istenen insanları herhangi bir silahla temize havale ediyorlar. Yani biz olayı, “kötü adam”ların gözüyle takip ediyoruz. Kitabın başında Commodore denen esrarengiz şahıs onlardan, Hermann Kermit Warm adlı birini […]

devamını oku »

Salinger’la 14-15 yaşındayken tanışmıştım. Babamı görmeye Ankara’ya gitmiş, dosdoğru Tarhan Kitabevi’nin yolunu tutmuşum. Catcher in the Rye’ın (Çavdar Tarlasında Çocuklar) adı hoşuma gitmiş olsa gerek, ne anlama geldiğini de bilmiyorum. Aslında kitabı bilmiyordum, yazarını da tanımıyorum. Adını sevmiştim gerçi: J. D. Salinger. Adını yazmamış olması, yaş icabı herhalde, bana daha da bir hoş gelmişti. Sonra […]

devamını oku »

Aslında başka bir kitabı yazmayı düşünüyordum ki Karışık Kaset karşıma çıktı. Bir anda eskilere savrulup gittim. Sonra da Naim’den High Fidelity’ye bir rüzgâr esti, eski şarkılar resmigeçit yaptı. Aldım çıktım kitapçıdan… Uygar Şirin, daha önce de iki kitap yazmış (Anne Tut Elimi, Büyük Deniz Yükseliyor). Yıllardır tanıştığımız ve SİYAD üzerinden meslektaş olduğumuz halde, hiç haberim olmamış, ne ayıp. […]

devamını oku »

Okula gitmeden, annemin bana okuduğu kitaplar ve bitmez tükenmez pazar sinemaları sayesinde, edebiyat ve sinemayı hemen hemen aynı anda tanıdım diyebilirim. Gene de kitapların hafif de olsa bir önceliği vardı, çünkü kitap, vakit bulunca okunan bir şey değildi, öyle günü, saati de yoktu. Günün, gecenin her saatinde, her fırsatta okunurdu. Benim için bugün de öyle. […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z