Masthead header

Category Archives: okumalık

Sesçil bir bakışla yol almak bu. Yani kendi içindeki suskunluk duvarlarını göstermeden yol alış… Başka seslerden, başka sokaklardan uzaklaşarak orada, ötede, giderek koygunlaşan bir sesin ötesine düşmek. Henry James, tarihsiz ve köksüz zamanların insanını/ruhunu anlatıyordu romanlarında. Kendinde olmak ya da olamamak sanrısındaki bireyin öyküsüydü gelip gelip sizi bulan. Şimdi, tam da oradasın. Dönüp anlatıcının satır […]

devamını oku »

Bazen insan gerçek sandığı sorular sorar. Soranı sorusunun gerçek olmadığına uyandıracak süreç soruyla başlamak zorunda olduğundan yine de büyük bir felaket değildir bu. Bu türden sorulara verilebilecek ilk örnekler yazmaya yeni başlayanların soru sepetinden çıkabilir. “Yazmaya nereden başlanır” ya da “hikâyenin başında olup olmadığımı nasıl bilebilirim”. Bu sorular ve yanıtları aşağı yukarı şu kıvamda aslında: […]

devamını oku »

“Yataklar hazırlanıyor acılar için.” Nelly Sachs Yaşanacak yer düşüncesine kapıldım birden adımlayınca kentin sokaklarını. Bir düşten uyanırcasına baktım her bir şeye. Tomurcuklanan ağaçlara, evlerin taraçalarına, balkonların gölgesine… Sonra taş avlularının serinliğini düşündüm Akdeniz evlerinin. Yağmurun çisentisindeki buğulanış yeri göğü ayaklandırmıştı adeta. Gözlerinize yeni bir renk ağışması inmişti. Bu kez, hatırladım Saramago’nun romanını, insandaki içkörlüğü neyin […]

devamını oku »

Eğer hâlâ Johann Peter Eckermann’ın “Goethe ile Konuşmalar”ını başucu kitabınız yapmadıysanız, yaşama yolculuğunuzda eksikliğiniz vardır, derim! Öğrenme yolculuğunuzun, hatta yaşamınızda size eşlik eden düşüncelerin, bir o kadar da duyguların ne olduğu kadar nerede/nasıl biçimlenegelerek sizde bir duyuş/bakışa dönüştüğünü görebilmek için Goethe bir kılavuz olabilir. Dahası, bu soy sanatçıların çağdan çağa aşan düşünceleri; bunları var eden […]

devamını oku »

1./ İmgen senin Günlerdir bakışlarımı alamıyorum fotoğraflardan. Buruk, ezgin, yaralı birinin sızısını hissettiriyor her biri. Gülüşlerde kalan derin bir kederin izleri… Sonra, dönüp baktım yüzüne…Orada da bu vardı. Kaçışın ve sığınışın diliyle konuşuyordu bakışların. İnsanı tüketen sürüklenişlerin adı olmalıydı: sürgün ve yalnız. Hem kopuş çağrıştıran, hem de içindeki ıssızlıkları anlatan. Bir dönemeçteydik biz seninle; yazmak […]

devamını oku »

“Ülkede bir tiyatro açıldığında bir hapishane kapanır.” Turgut Özakman Bu isim nerdeyse yarım asır boyunca, insanlara tiyatro alanında çeşitli ve sayısız eserler sunmuştur. Kendisine sorsanız yetmemiştir belki de o yarım asır… Birçoğumuz Özakman’ı romancı, tarihçi kimliğiyle -yani “Şu Çılgın Türkler” eseriyle- tanıdık. Ancak heybesinde öyle bir birikim vardı ki, yıllarca -başta Devlet Tiyatroları olmak üzere- […]

devamını oku »

1./ Bu zamanın dili: Çöküntü Yüzümüzü ne yana dönersek dönelim bununla karşılaşıyoruz. Bir bulamaç gibi her yere uzanmış, her yana saçılmış…Yalandan da öte bir durum. Arsızlık örneği…İşte o rastlaşmalar  sonrasında gelip içimize işleyen, bizi bendimizden  çıkarıp savuran… Yüzsüzlük nasıl da doğurgan tanrım! Çöküntünün izleri hayatın gölgesinde! 2./ Yer değiştirme Alıklık durumu benim gözlediğim. Gösteriş budalası […]

devamını oku »

“Anlatmak da yetmezdi, insanın yaşaması   gerekiyordu bunu.”  Kafka I./ Sesimi al taşı, kaldır yabanlığı aramızdan. Bu ötelenmiş sevinç adağı değil bil bunu da. Gitmeyi seçen gözün yolculuğundayız madem, taşı sesinin çınıltısını sesime. Evet, siz yola bense dağın ucundaki zirveye gitmeyi seçtik. Bırakıp gitmeyi öğrettin madem, susmalı mıyız şimdi ikimiz de… Sonra, bu ıssızlık niye, demeden […]

devamını oku »

Sözü geçitsiz kılan her şeyi çekip almalı aradan. Mademki yola çıkma nedenlerimiz var, bir şey adına sözler biriktiriyoruz; öyleyse, idam mangasına dönük gözleri hatırlayın önce. Dostoyevski, 22 Aralık 1849’da kardeşi Mihail’e şunları yazıyordu cezaevinden: “Bugün, 22 Aralık, hepimiz Semyonovski Meydanı’na götürüldük. Orada ölüm cezamız bizlere okundu, öpmemiz için bizlere haç takdim edildi ve kafalarımız üzerinde […]

devamını oku »

“Hiçbir şey sesler kadar canlandıramaz geçmişi.” Tolstoy “Beni arayın,” demişti. Susmuştun. Kar serpiştirmeye başlamıştı. Bakışların başka yerdeydi. Sesin senden uzaklaşmasını beklemiştin, bir de gölgesinin. *** O günün gecesini unutmadığını hatırlatmıştı. “O gece o kadar çok ağlamıştı ki… insan böyle mi yapar Kâmil abi,” sesindeki titremeyle ağlayışı biriktirmişti. Kendini tutuyordun. Bakışımsızdın adeta o ilk günkü gibi. […]

devamını oku »

Karanlıktasın. Sen orada değilmişsin gibi… Sana bakmıyor, seninle göz göze gelmiyor. Seni yok sayıyor, yine de senin için orada. Fakat daha çok kendisiyle ilgili… Kendi zevkiyle oynuyor. Orada kendisi için var. Sen yoksun. Oysa seni çağırırken, sen olmazsan kurulamayacağını söylediği bir oyun bu. En çok kendisi ile ilgileniyor. Kendi zevki, kendi hazzı ile. Kötülüğe benzer […]

devamını oku »

Nâzım Hikmet üzerine ilk okuduğum biyografi-anı kitabı Vâlâ Nureddin’in “Bu Dünyadan Nâzım Geçti”sidir. O yeşil kaplı kitap hâlâ kitaplığımdaki Nâzım Hikmet bölümünün ilk sırasında yer alır. Bir roman gibi kendini okutan bu kitabı başucumda tutma nedenim bana Nâzım Hikmet’in macerasını yalın biçimde anlatmasıdır. Evet, “macera” diyorum; 20. yüzyılın belki de en maceralı hayatını yaşayan bir […]

devamını oku »

Türkiye’de taşranın yeterince yazılmadığını düşünürüm. Köy, köylülük bir ölçüde yazılmıştır. Toplumsal çözülme ve göç öncesine kadar yeterince anlatılmıştır. Ama gelin görün ki, 1980’lerde başlayan küresel dalga Anadolu’yu da altüst etmeye başlayınca köylülük ve tarımsal yapılar, insanların toprakla ilişkisi, aile yapılarında çözülme hızlanmıştır. Bir anlamda köy/köylülük başka bir şeye dönüşürken, taşra masumiyetini yitirmiştir. Türkiye’deki toprak sorununu, […]

devamını oku »

Hiç sormadım. O da söylemedi. Bir araya geldiğimizde, çoğunlukla “şu çayı ısıtayım” ya da “yeni demledim” diyerek tezgahın karşısındaki koltuğa oturmama yer açardı. Bilirdim ki; istemediği kişileri oraya oturtmayı sevmez, gazete kitapla dolu tutardı. Öyle tuhaflıkları vardı “Macar Usta”nın. Konuşurken sigarası dudağının kenarında titreşir dururdu. Elleri bir ayakkabının pençesinde, ya da açılmış bir yerinin dikişindeydi. […]

devamını oku »

İyi editörü tanımlamak zor değil.  Ama iyi editörlük yapmak her zaman zordur. Burada kendimden söz edecek değilim, çoğunun bildiği üzre, ben editör değilim. Kendimi editör yetiştiren/eğiten olarak gördüğümü söyleyebilirim. Şunca yıllık yayıncılık deneyimimde el aldığım ustalardan öğrendiğim şudur: Çoğu meslek gibi editörlük de “alan”da öğrenilir, ama eğer bir ustanız varsa. Bizde, bugün, sanılır ki; çok […]

devamını oku »

Bakışlarına sinen kederi örterek gülümsüyordu. Öyküsünü hemen anlatmamıştı. Uzun ayrılık zamanlarından söz etmiştiniz. İnsan nasıl da savrularak yaşıyor demiştin içinden. Bir acı, keder, kopuş gelip bulunca sizi ancak farkına varabiliyordunuz bunlardan bazılarının. Gene de hayata tutunmak gerek demiştin ona; insan insana gereklidir, kurdu olduğu kadar… “Aldırma,” sözcüğü yoktu alfabende, bir de “keşke”! Yaşanan yaşanmalıdır, yaşama […]

devamını oku »

Dönüşen bir yolculuktan söz ediyorduk onunla. Yazılan metinlerin arenasında gezinirken, neyin/neden oldurulamadığına da dönüp bakar, düşüncelerimizi taşırdık birbirimize. Kuşkusuz onunla bizi buluşturan okuma zamanlarıydı öncelikle. Öyle ki; okumadığı yerde duran bir “kök – anlatı”nın çevresinde dönenirken mutlaka yan bilgilerin gerekliliğinden söz ederdik. Bunları da çoğunlukla mektuplarımızda taşırdık birbirimize. Yakın zamanda okunan, altı satır satır çizilen […]

devamını oku »

1./ Başlamak Evet, galiba, bir masa benim için önce başlamak duygusudur. Bir şeye… Yani düşünmeye, kalemi kâğıdı elime almaya, kitaba ve deftere yönelmeye… Yazıya, okumaya, çizgiye, renge biçim verme yolculuğumun başlama noktasıdır. Anlatmak için sözü kuşanma, çizgiyi deneme, düşlere dönme yeridir. 2./ Anlatmak Anlatmak için yola çıkarım orada. Anlaşılır olmak kaygı değil, bir bakış/yaşama ilkesidir. […]

devamını oku »

O hissizleşmeyi düşündün. Sonra içindeki ıssızlığı. Uzaklık neydi, nerede yaşanandı; içteki mi, dıştaki miydi aslolan? Zaman alevdi; zaman solgun bir güz yaprağı. Giden bakışın bıraktığı izdi… Celaliydi bakışları. Uçkun ve dar yerde bir dildi. Uçarıydı, taşra kokuyordu elleri, bakışları yaban. Bir pars öyküsü anlatmıştı sana. Oysa sen geyiklere düşkünlüğünden söz etmiştin ona. Sonra, dönüp şunu […]

devamını oku »

Geçen gün Doğan Hızlan’la konuşurken, söz “1950 Kuşağı”na gelmişti. Muzaffer Buyrukçu’ylaTaşlıtarla’daki evinde buluştuğumuz son günlerinden söz etmiştim. Masasında yayımlanmayı bekleyen roman, öykü dosyaları geliyordu aklıma. Ama daha da ötesi; onun ilk okuduğum romanı “Bir Olayın Başlangıcı”ndan (1970) aklımda kalan Orhan Kemal vari anlatıcılığıydı. Ama Buyrukçu’nun bir farkı vardı, ayrıntıları ve insan psikolojisini derinlikli biçimde anlatmasıydı. […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z