Masthead header

Category Archives: okumalık

Kim anlatmıştı Halamdan mı dinledim, yoksa onun anlattığını dinleyen başka biri mi anlattı bana hatırlamıyorum! Olayı etraflıca bildiğime, ama kendim de bunun tanığı olmadığıma göre bir anlatanı var. Sabahları yaptığı bilinen yürüyüşlerinden biri… Bahçedeki çeşmeye uğramadan dışarı çıkıyor. Günün erken saati. Ortalıkla kimseler görünmüyor. Mevsim güz. Köylüler yavaş yavaş ev içlerine çekilmiş. Yol işaretlerine baka […]

devamını oku »

Gözlerindeydi bakışlarım. Saklı duran söz gibiydi ışıltın. Renkten renge bürünen bir sessizlik… Varoluş dedikleri de bu olmalıydı. Uzak ve yakın olanı gösteren bir imgeydin belki de! Gene de bakınca sana, bir yerin bütün renklerini taşıyan bir yurt gibiydin bana. Bir adım ötende, “Gözyaşları ve Azizler”i (Emile Michel Cioran) okurken, şu “parçalı denemeler”i yazmıştım: Aşılmazlık İnsanın […]

devamını oku »

Benim için durdurulamayan bir zaman/ın dönencesine girmektir öykü/ler yazmaya yöneldiğim ânlar. Öyle ki; belleğimde ardı ardına sökün eder sözcükler. Bir tını, bir sesten; bazen bir imge, görüntü, çağrışımdan yola çıkarım… Sonrasında ise sesin sessizliğinde yol alırım, kapanırım her bir şeye… Sözcüklerin tınısı/rengi/musikisi alır beni içine. Düzyazının, özellikle de yaratıcı yazının insanın ‘iç yaşamı’nı zenginleştiren bir […]

devamını oku »

Latife Tekin bir hikâye anlatıcısı. “Sevgili Arsız Ölüm”le başlayan anlatı yolculuğunun seyrinde bu yanına hep sadık kaldı. İnsanın sürüklenen öyküsünü anlatırken toplumun iniş çıkışları, değişim ve dönüşümlerinden söz etti sürekli. Bir anlatıcı olarak hayata hep yakın durdu. Yanında, ötesinde değil; hep içindeydi. Bakışı, duyuşu, sezişi, gözlemleriyle… Yaşadığı, inandığı, tanıklığını yaptığı hayatı anlattı hep bize. Aynı […]

devamını oku »

1. “Zamansal dağılma” Zamana sahip çıkmaya başladığınızda çözülen/dağılan, hatta unutulan her şeyi görebiliyorsunuz. Bu da, sizi, kendi yolunuz yordamınızda bir düzenleme, zaman uyumu yaratmaya yöneltiyor. Bunu da iyi/doğru, anlamlı/verili yaşamak olarak nitelendiriyorum. Sonrasında da karşınızdaki “zamanın eskisi” ni sorgulamaya yöneliyorsunuz ister istemez. Sanırım karşınızda/ yaşamınızdaki ZAMAN’a bakış sizin ne’liğinizi de belirliyor. Byung-Chul Han’ın; “Hiçbir şey […]

devamını oku »

Johann Sebastian Bach’ın ‘fug’lerinin ağulayıcı bir yanı var. Kalemimin ucu kâğıda dokunduğunda onun ezgilerinin tutsağı kesildiğini hissederim. Karşımdaki sonsuzluk denizinden acılar okyanusuna açılırım. Belleğim söngün ateşleri alevlendirir. Gezginiyimdir sözcüklerin o an. Sesten renge, renkten biçime, biçimden kokulara, kokulardan düş havuzlarına gider gelirim. Kapanan bir dünyada, bütün evrenin kıpırtısı gelip bulur beni. Kâğıtlardan elimi çekip kalemimi […]

devamını oku »

BOZCAADA’ya gidiyordum. Canım Ada Halkı romanı düşüncelerimi sarıp sarmalamıştı. Birkaç kitap, bir o kadar defter, renkli kalemler… Roman yazmak için başka araç gereç gerekmezdi. Nasıl olsa yazmayı seçeceğim mekânlarda masalarım olacaktı. Önce uzun yürüyüşler alacaktı beni içine. Kaçınılmaz olandı bu. Roman, bir başkasının ya da başkalarının anlatımı/anlattığı üzerine kurulamadığına göre; kendimce tasarlamalıyım her şeyi. Dinlemiştim […]

devamını oku »

Roman okurluğundan söz ederken sıklıkla şunun altını çizerim: İyi romanlar bize  toplumu/insanı tanıma, derinden kavrama bilgisini verirler. Romanın destanın yerini alması moderniteye geçişle başlar.  Kentlileşme ve ticaretin belirgince insan yaşamını biçimlendirmesiyle öne geçer. Kırdan kente, sözden yazıya geçişte de roman başat bir edebî tür olma yolundadır. Bu pencereden bakınca, 20. yüzyılın kurucu edebî türü olan […]

devamını oku »

“Her algı, ya mevcut olduğu düşünülen bir şeyin ya da sadece bir özün algısıdır.” Spinoza 1./ İzmir’de zaman Kendimi bir zamane yolcusu kılalı beri, kentlerin her yönü beni ilgilendirir oldu. Ki, bunu ta çocukluğuma kadar uzatabiliyorum. Görme yolculuğum kentlerin/mekậnların/yerlerin her bir şeyini bana anlatmaya başlamıştı. Yani anlamın ardında olan bakış yeni algı kapılarında geçiriyordu kendisini. […]

devamını oku »

Dostoyevski’nin yazdığı bir anlatı üzerine düşüncelerini okurken, düşünerek/sorgulayarak yazan biri olduğunu hemen gözlerseniz. 1846’da yayımlanan ikinci romanı “Öteki”, ilk romanı “İnsancıklar” kadar beğenilmez. Kendisi de buna dair şunları yazacaktır günlüğüne: “Bu hikâye başarılı olamadı, ama fikri zekiceydi; daha önce edebiyata bundan daha ciddi bir fikir sunmamıştım. Ama bu hikâyenin biçimi kesinlikle başarısızdı.” Dostoyevski burada, bize, […]

devamını oku »

Çocukluk kentimdeki âşık kahvehanelerine yetişmiş olmam bir “şans”tı benim için. Sözlü anlatı geleneğinin oralarda dinlediğim ilk örneklerini unutmam mümkün değil. Hikâye anlatma geleneğinin bin bir rengini tanımak bambaşka bir  duyguydu. Cenk hikâyeleri, âşık hikâyeleri, Köroğlu kol destanları… Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhad ile Şirin, Arzu ile Kamber sanırım en çok ilgimi çekenlerdi. Ki, […]

devamını oku »

“Gerçek aşkta haz acıyı sağaltır.” Lucretius Pagan öfkenin dili yaban gelmiyor artık. Kadim zamanların öyküsünü günümüze taşıyan yazıtlar, tabletler, kitaplarda yazılanlara göre biçim almıyor insanlığın serüveni. Bize kalan, taşınan tek şey hazzın ve acının arayışı. Ölüme karşı hayatı savunma biçimi olan sanat da, yer yer bu ırmaklardan geçiyor. Her çağın, her ülkenin acıyla yoğrulduğu zamanları […]

devamını oku »

Umursamamıştım Ömer abinin  uyarısını. Kütüphaneden çıktığımda  Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ı koltuğumun altındaydı. Okudukça özgüvenim artığından olacak, hızlı birkaç adımda sınıfa varmıştım bile. Dersimiz boştu. “12 Mart” askeri darbesi olmuştu. Birkaç öğretmenimiz darbenin ayak sesleri gelmeye başladığında tutuklanmıştı. Beni uyaran, okulumuzun katibi Ömer abi de birkaç hafta sonra tutuklanıp Diyarbakır’a gönderilecekti. Hatırlarım, romanın girişinde yer alan […]

devamını oku »

Bir okumadan başka bir okumaya geçerken sıklıkla yaptığımdır. İnsan varoluşunun anlamı da biraz bu sorgulamalardadır. Bir günü önceki güne benzetmemek, yaşanan bir ânı/zamanı anlamlı, değerli kılabilmek için kaçınılmaz olandır bu. En azından benim için yaşamak böyle bir şey. Yer, mekân okumalarına yüzümü dönerken (“Hong Kong↔İstanbul: Şehri Şahsileştirmek”), okumamın bir ucu  “Foucault’yu Okumak”a (Jean Baudrillard), diğer […]

devamını oku »

Yüzünün sessizlikteki yeri Anlatıcının yazdıklarını izler olmuştun. Dergilerde, gazetelerde, televizyon ve sanal medyada… İstemesen de karşına çıkıp çıkıp duruyordu ikide bir. Afişlerde, kitapçı vitrinlerinde… Sana da soran oluyordu bazen: ”Doğru mu bu, her yerde olmak; yazdığının önünü geçmek?!” “Kendisine sormalı,” demek geliyordu içinden. Gene de susmak yerine açıklamaya çalışıyordun: “Yazdıklarınız üzerine biri çıkıp bir şeyler […]

devamını oku »

Taşıyıcı söz… Camus-Char yazışmalarında ilkin karşımıza çıkan da bu. Duygu ve düşüncelerle harmanlanan yazışmaların derinlikli bir bakış/anlam taşıdığını söylemek isterim hemen. Kendi sözü olan anlatıcılar öyledir. Her türlü yazışma/yazı/anlatılarında kendi adalarını kurarlar. Sözünü ettiğim öylesi bir adayı kurabilmek için yolunuzun takım adalardan geçmesi gerek. Ve yola çıktığınız kıyınız/yeriniz, aidiyetinizin coğrafyasının önemi ise kaçınılmaz. Sonrası size […]

devamını oku »

Aslı Biçen’in üç anlatısını (“Elime Tutun”, 2005; “İnceldiği Yerden”, 2008, “Tehdit Mektupları”, 2011)  aynı anda okumaya başladım. Buna paralel okumalar da denebilir. Eğer notlar alarak okuyorsanız, bu karşılaştırmalı okumanın o yazarın anlatı dünyasına bakmanız/kavramanızda yararı var. Biçen’in üç romanında belirgin birkaç özelliği hemence öne çıkıyor: Ele aldığı konunun içeriği, Gerçeklik duygusu, Dil tutumu, Kurgu yetkinliği, […]

devamını oku »

Kars’a gittiğim zaman, Cemal Süreya’nın Göçebe’si, bir de Behçet Necatigil’in Evler’i çantamdaydı. Sarıkamış’ta, istasyonda, treni beklerken okuyordum Necatigil’i. Evden kopuşun dönencesine girmiş, göçebe iklimi tanımıştım.  O sıralar  henüz lisede öğrenci, İller Bankası Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde  yazlık puantördüm. Bir zaman aralığı yaratarak gidip Kars’ı görmeye karar vermiştim. Yola çıkarken, Süreya’nın “Kars” şiiri de ezberimdeydi: “Öyle […]

devamını oku »

Cemal Süreya’nın dert/iş ve gönül mektuplarını biliriz de, onca yazılanlar arasından edebî yolculuğuna dair olanına pek rastlamayız. Neyi nasıl yazdığı, bunlar üzerine ne düşündüğünden çok da söz etmez. Bunların çoğu ölümünden sonra yayımlananlar. Bir yazarın yaşarken mektuplarının yayımlanması ne kadar doğru değilse, yitiminden sonra rasgele yayımı da hiç hoş değil. Mektup yayımlanmak için yazılmaz. Eğer […]

devamını oku »

“Bir Yazarınız Olmalı” seminerlerimin köşetaşı  yazarlarındandır Balzac. Seminer notlarımın akışında dile getirdiklerimin bir ucu mutlaka ona, Stendhal’e, Flaubert’e çıkar. Balzac’ı çağdaşlarından farklı kılan birçok neden/yan var. Bunları sıralamak yerine onu bir yanından okumaya başlamak gerek diye düşünürüm. O başlama noktanız hangi yapıtıyla olursa olsun, sizi kendi merakları kadar düşüncelerinin de ardına düşürür Balzac. Onunla romanın […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z