Masthead header

Category Archives: okumalık

“Hiçbir şey sesler kadar canlandıramaz geçmişi.” Tolstoy “Beni arayın,” demişti. Susmuştun. Kar serpiştirmeye başlamıştı. Bakışların başka yerdeydi. Sesin senden uzaklaşmasını beklemiştin, bir de gölgesinin. *** O günün gecesini unutmadığını hatırlatmıştı. “O gece o kadar çok ağlamıştı ki… insan böyle mi yapar Kâmil abi,” sesindeki titremeyle ağlayışı biriktirmişti. Kendini tutuyordun. Bakışımsızdın adeta o ilk günkü gibi. […]

devamını oku »

Karanlıktasın. Sen orada değilmişsin gibi… Sana bakmıyor, seninle göz göze gelmiyor. Seni yok sayıyor, yine de senin için orada. Fakat daha çok kendisiyle ilgili… Kendi zevkiyle oynuyor. Orada kendisi için var. Sen yoksun. Oysa seni çağırırken, sen olmazsan kurulamayacağını söylediği bir oyun bu. En çok kendisi ile ilgileniyor. Kendi zevki, kendi hazzı ile. Kötülüğe benzer […]

devamını oku »

Nâzım Hikmet üzerine ilk okuduğum biyografi-anı kitabı Vâlâ Nureddin’in “Bu Dünyadan Nâzım Geçti”sidir. O yeşil kaplı kitap hâlâ kitaplığımdaki Nâzım Hikmet bölümünün ilk sırasında yer alır. Bir roman gibi kendini okutan bu kitabı başucumda tutma nedenim bana Nâzım Hikmet’in macerasını yalın biçimde anlatmasıdır. Evet, “macera” diyorum; 20. yüzyılın belki de en maceralı hayatını yaşayan bir […]

devamını oku »

Türkiye’de taşranın yeterince yazılmadığını düşünürüm. Köy, köylülük bir ölçüde yazılmıştır. Toplumsal çözülme ve göç öncesine kadar yeterince anlatılmıştır. Ama gelin görün ki, 1980’lerde başlayan küresel dalga Anadolu’yu da altüst etmeye başlayınca köylülük ve tarımsal yapılar, insanların toprakla ilişkisi, aile yapılarında çözülme hızlanmıştır. Bir anlamda köy/köylülük başka bir şeye dönüşürken, taşra masumiyetini yitirmiştir. Türkiye’deki toprak sorununu, […]

devamını oku »

Hiç sormadım. O da söylemedi. Bir araya geldiğimizde, çoğunlukla “şu çayı ısıtayım” ya da “yeni demledim” diyerek tezgahın karşısındaki koltuğa oturmama yer açardı. Bilirdim ki; istemediği kişileri oraya oturtmayı sevmez, gazete kitapla dolu tutardı. Öyle tuhaflıkları vardı “Macar Usta”nın. Konuşurken sigarası dudağının kenarında titreşir dururdu. Elleri bir ayakkabının pençesinde, ya da açılmış bir yerinin dikişindeydi. […]

devamını oku »

İyi editörü tanımlamak zor değil.  Ama iyi editörlük yapmak her zaman zordur. Burada kendimden söz edecek değilim, çoğunun bildiği üzre, ben editör değilim. Kendimi editör yetiştiren/eğiten olarak gördüğümü söyleyebilirim. Şunca yıllık yayıncılık deneyimimde el aldığım ustalardan öğrendiğim şudur: Çoğu meslek gibi editörlük de “alan”da öğrenilir, ama eğer bir ustanız varsa. Bizde, bugün, sanılır ki; çok […]

devamını oku »

Bakışlarına sinen kederi örterek gülümsüyordu. Öyküsünü hemen anlatmamıştı. Uzun ayrılık zamanlarından söz etmiştiniz. İnsan nasıl da savrularak yaşıyor demiştin içinden. Bir acı, keder, kopuş gelip bulunca sizi ancak farkına varabiliyordunuz bunlardan bazılarının. Gene de hayata tutunmak gerek demiştin ona; insan insana gereklidir, kurdu olduğu kadar… “Aldırma,” sözcüğü yoktu alfabende, bir de “keşke”! Yaşanan yaşanmalıdır, yaşama […]

devamını oku »

Dönüşen bir yolculuktan söz ediyorduk onunla. Yazılan metinlerin arenasında gezinirken, neyin/neden oldurulamadığına da dönüp bakar, düşüncelerimizi taşırdık birbirimize. Kuşkusuz onunla bizi buluşturan okuma zamanlarıydı öncelikle. Öyle ki; okumadığı yerde duran bir “kök – anlatı”nın çevresinde dönenirken mutlaka yan bilgilerin gerekliliğinden söz ederdik. Bunları da çoğunlukla mektuplarımızda taşırdık birbirimize. Yakın zamanda okunan, altı satır satır çizilen […]

devamını oku »

1./ Başlamak Evet, galiba, bir masa benim için önce başlamak duygusudur. Bir şeye… Yani düşünmeye, kalemi kâğıdı elime almaya, kitaba ve deftere yönelmeye… Yazıya, okumaya, çizgiye, renge biçim verme yolculuğumun başlama noktasıdır. Anlatmak için sözü kuşanma, çizgiyi deneme, düşlere dönme yeridir. 2./ Anlatmak Anlatmak için yola çıkarım orada. Anlaşılır olmak kaygı değil, bir bakış/yaşama ilkesidir. […]

devamını oku »

O hissizleşmeyi düşündün. Sonra içindeki ıssızlığı. Uzaklık neydi, nerede yaşanandı; içteki mi, dıştaki miydi aslolan? Zaman alevdi; zaman solgun bir güz yaprağı. Giden bakışın bıraktığı izdi… Celaliydi bakışları. Uçkun ve dar yerde bir dildi. Uçarıydı, taşra kokuyordu elleri, bakışları yaban. Bir pars öyküsü anlatmıştı sana. Oysa sen geyiklere düşkünlüğünden söz etmiştin ona. Sonra, dönüp şunu […]

devamını oku »

Geçen gün Doğan Hızlan’la konuşurken, söz “1950 Kuşağı”na gelmişti. Muzaffer Buyrukçu’ylaTaşlıtarla’daki evinde buluştuğumuz son günlerinden söz etmiştim. Masasında yayımlanmayı bekleyen roman, öykü dosyaları geliyordu aklıma. Ama daha da ötesi; onun ilk okuduğum romanı “Bir Olayın Başlangıcı”ndan (1970) aklımda kalan Orhan Kemal vari anlatıcılığıydı. Ama Buyrukçu’nun bir farkı vardı, ayrıntıları ve insan psikolojisini derinlikli biçimde anlatmasıydı. […]

devamını oku »

Yaşamımızda sözü değişken kılanın çizgi ve renk olduğunu düşünürüm. Hatırlayalım ilk mağara resimleri karşısındaki şaşkınlığımızı…  İlk akla gelen şudur; kim çizdi, nasıl çizdi, peki neyle çizdi. Sonrasını sonra düşünürüz, yani anlatılanı. Bu bakışın, algının o gün bugün değişmediğini düşünenlerdenim. Çünkü çizgide ve renklerdeki bir hayatın yaratıcısı insanın yüzü hep doğaya dönüktür. Bütün bu uğraşının aurasını […]

devamını oku »

Popüler kültürün önemli ikonlarından birine dönüştürülen Frida, resimlerinin yanı sıra inişli çıkışlı özel yaşamı ile tanınıyor. 17 Eylül 1925’te okuldan eve dönerken bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkar. Kazadan sonra tüm hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçecek; omurgası ve sağ […]

devamını oku »

Yazar olmanın ilk koşulu en az on altı defa “Bildiğini yaz!” diye uyarılmaktır. İkinci koşulu ise yayıncılık hayatınızın geleceği ile ilgili korkular tarafından kemirilmektir; fakat bu başka bir gün değinilecek bir konu. “Bildiğini yaz” yazı yazmanın ana kurallarından biri olmasına karşın çoğu zaman doğrudan ziyade yanlış bir yönlendirmedir. Kuşkusuz yazarlar yalnızca kişisel deneyimlerini yazsalar kurgusal […]

devamını oku »

Bir dostum konuşmamız arasında Dostoyevski’nin “Kırılgan Bir Yürek” (Çev.: Hazal Yalın)  adlı öyküsünü yeni okuduğundan söz etmişti. O öykünün adından esinle yazdığım “Saf Bir Yufka Yürekli” öykümü bana yazdıran durumu hatırlamıştım birden. Yaşadığımız zevksiz, umursamaz zamanların insanı nasıl örselediğini görmek derin bir keder yaratıyordu bende. İşte bunu da bir biçimde bir insan/karşılaşma öyküsünde anlatmam gerekiyordu. […]

devamını oku »

Sık sık edebiyatın işlevinden söz eder dururuz. Hatta yakındığımız da olur. Ortak nokta: okumuyoruz. Peki yazıyor muyuz? Sanki okuduğumuzdan daha fazla! Peki bu nasıl bir ikilem, “okumadan nasıl yazabiliyorsunuz,” demezler mi insana? Çok basit bunun yanıtı: Efendim, toplum olarak okuma oranımız düşük olabilir, kişi başına okunan kitap sayımız yarım bile değilken, nasıl oluyor bu? Demek […]

devamını oku »

Kendimi bildim bileli dünyayı kitapların kurtaracağına inanırım. Eğer dünyanın her yerinde tüm insanlar kadim birer kitap okuru olsalardı daha güzel bir dünyada yaşıyor olurduk diye düşünürüm. Ne kadar ütopik şeylere inanıyor olursak olalım, ne kadar ütopik düşlere sahip olursak olalım, hepsi insandan doğuyor. Dünyayı bu kadar korkunç yapabilmeyi de başaran insandan. Ama öyle de güzel […]

devamını oku »

Öyle görünüyor ki yazma zanaati ile ilgili her usta yazarın kendine özgü bir sırrı var, ama bunların içinde belki de en kalıcıları Alman edebiyat eleştirmeni, filozof, deneme yazarı Walter Benjamin’inkiler. İşte, Benjamin’in yazarlık tekniğine ilişkin olarak sunduğu on üç temel ilke:  Büyük bir iş için kolları sıvayan kişi kendine karşı merhametli olmalı, ancak sonraki çalışma öncesinde […]

devamını oku »

Virginia Woolf Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm! (Dalgalar adlı kitabından) Sylvia Plath Harlı alevlerin ortasında bile altın nilüfer yetiştirilebilir. John Keats İsmi suya yazılmış olan burada yatıyor. F. Scott Fitzgerald ve Zelda Sayre Fitzgerald Şimdi sefer etmekteyiz, biz o akıntıya karşı giden tekneler… Durmadan geriye, geçmişe çarpılıp atılsak da ne gam… […]

devamını oku »

“Yetenek tek başına bir yazar yaratamaz!” Ralph Waldo Emerson John Steinbeck’in 1963 yılında, yazarlığa başlayanlar için kaleme aldığı yazı: “Birçok mükemmel hikaye yazdım, ama şansımı deneyip yazmanın dışında onların nasıl yazıldığını hala bilmiyorum” Sevgili yazar, Stanford’daki hikaye yazma kursuna katılmamın üstünden çok uzun zaman geçmesine rağmen, o zamanki tecrübelerimi çok iyi hatırlıyorum. Gözlerim parlıyordu ve […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z