Masthead header

Category Archives: okumalık

“Her algı, ya mevcut olduğu düşünülen bir şeyin ya da sadece bir özün algısıdır.” Spinoza 1./ İzmir’de zaman Kendimi bir zamane yolcusu kılalı beri, kentlerin her yönü beni ilgilendirir oldu. Ki, bunu ta çocukluğuma kadar uzatabiliyorum. Görme yolculuğum kentlerin/mekậnların/yerlerin her bir şeyini bana anlatmaya başlamıştı. Yani anlamın ardında olan bakış yeni algı kapılarında geçiriyordu kendisini. […]

devamını oku »

Dostoyevski’nin yazdığı bir anlatı üzerine düşüncelerini okurken, düşünerek/sorgulayarak yazan biri olduğunu hemen gözlerseniz. 1846’da yayımlanan ikinci romanı “Öteki”, ilk romanı “İnsancıklar” kadar beğenilmez. Kendisi de buna dair şunları yazacaktır günlüğüne: “Bu hikâye başarılı olamadı, ama fikri zekiceydi; daha önce edebiyata bundan daha ciddi bir fikir sunmamıştım. Ama bu hikâyenin biçimi kesinlikle başarısızdı.” Dostoyevski burada, bize, […]

devamını oku »

Çocukluk kentimdeki âşık kahvehanelerine yetişmiş olmam bir “şans”tı benim için. Sözlü anlatı geleneğinin oralarda dinlediğim ilk örneklerini unutmam mümkün değil. Hikâye anlatma geleneğinin bin bir rengini tanımak bambaşka bir  duyguydu. Cenk hikâyeleri, âşık hikâyeleri, Köroğlu kol destanları… Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhad ile Şirin, Arzu ile Kamber sanırım en çok ilgimi çekenlerdi. Ki, […]

devamını oku »

“Gerçek aşkta haz acıyı sağaltır.” Lucretius Pagan öfkenin dili yaban gelmiyor artık. Kadim zamanların öyküsünü günümüze taşıyan yazıtlar, tabletler, kitaplarda yazılanlara göre biçim almıyor insanlığın serüveni. Bize kalan, taşınan tek şey hazzın ve acının arayışı. Ölüme karşı hayatı savunma biçimi olan sanat da, yer yer bu ırmaklardan geçiyor. Her çağın, her ülkenin acıyla yoğrulduğu zamanları […]

devamını oku »

Umursamamıştım Ömer abinin  uyarısını. Kütüphaneden çıktığımda  Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ı koltuğumun altındaydı. Okudukça özgüvenim artığından olacak, hızlı birkaç adımda sınıfa varmıştım bile. Dersimiz boştu. “12 Mart” askeri darbesi olmuştu. Birkaç öğretmenimiz darbenin ayak sesleri gelmeye başladığında tutuklanmıştı. Beni uyaran, okulumuzun katibi Ömer abi de birkaç hafta sonra tutuklanıp Diyarbakır’a gönderilecekti. Hatırlarım, romanın girişinde yer alan […]

devamını oku »

Bir okumadan başka bir okumaya geçerken sıklıkla yaptığımdır. İnsan varoluşunun anlamı da biraz bu sorgulamalardadır. Bir günü önceki güne benzetmemek, yaşanan bir ânı/zamanı anlamlı, değerli kılabilmek için kaçınılmaz olandır bu. En azından benim için yaşamak böyle bir şey. Yer, mekân okumalarına yüzümü dönerken (“Hong Kong↔İstanbul: Şehri Şahsileştirmek”), okumamın bir ucu  “Foucault’yu Okumak”a (Jean Baudrillard), diğer […]

devamını oku »

Yüzünün sessizlikteki yeri Anlatıcının yazdıklarını izler olmuştun. Dergilerde, gazetelerde, televizyon ve sanal medyada… İstemesen de karşına çıkıp çıkıp duruyordu ikide bir. Afişlerde, kitapçı vitrinlerinde… Sana da soran oluyordu bazen: ”Doğru mu bu, her yerde olmak; yazdığının önünü geçmek?!” “Kendisine sormalı,” demek geliyordu içinden. Gene de susmak yerine açıklamaya çalışıyordun: “Yazdıklarınız üzerine biri çıkıp bir şeyler […]

devamını oku »

Taşıyıcı söz… Camus-Char yazışmalarında ilkin karşımıza çıkan da bu. Duygu ve düşüncelerle harmanlanan yazışmaların derinlikli bir bakış/anlam taşıdığını söylemek isterim hemen. Kendi sözü olan anlatıcılar öyledir. Her türlü yazışma/yazı/anlatılarında kendi adalarını kurarlar. Sözünü ettiğim öylesi bir adayı kurabilmek için yolunuzun takım adalardan geçmesi gerek. Ve yola çıktığınız kıyınız/yeriniz, aidiyetinizin coğrafyasının önemi ise kaçınılmaz. Sonrası size […]

devamını oku »

Aslı Biçen’in üç anlatısını (“Elime Tutun”, 2005; “İnceldiği Yerden”, 2008, “Tehdit Mektupları”, 2011)  aynı anda okumaya başladım. Buna paralel okumalar da denebilir. Eğer notlar alarak okuyorsanız, bu karşılaştırmalı okumanın o yazarın anlatı dünyasına bakmanız/kavramanızda yararı var. Biçen’in üç romanında belirgin birkaç özelliği hemence öne çıkıyor: Ele aldığı konunun içeriği, Gerçeklik duygusu, Dil tutumu, Kurgu yetkinliği, […]

devamını oku »

Kars’a gittiğim zaman, Cemal Süreya’nın Göçebe’si, bir de Behçet Necatigil’in Evler’i çantamdaydı. Sarıkamış’ta, istasyonda, treni beklerken okuyordum Necatigil’i. Evden kopuşun dönencesine girmiş, göçebe iklimi tanımıştım.  O sıralar  henüz lisede öğrenci, İller Bankası Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde  yazlık puantördüm. Bir zaman aralığı yaratarak gidip Kars’ı görmeye karar vermiştim. Yola çıkarken, Süreya’nın “Kars” şiiri de ezberimdeydi: “Öyle […]

devamını oku »

Cemal Süreya’nın dert/iş ve gönül mektuplarını biliriz de, onca yazılanlar arasından edebî yolculuğuna dair olanına pek rastlamayız. Neyi nasıl yazdığı, bunlar üzerine ne düşündüğünden çok da söz etmez. Bunların çoğu ölümünden sonra yayımlananlar. Bir yazarın yaşarken mektuplarının yayımlanması ne kadar doğru değilse, yitiminden sonra rasgele yayımı da hiç hoş değil. Mektup yayımlanmak için yazılmaz. Eğer […]

devamını oku »

“Bir Yazarınız Olmalı” seminerlerimin köşetaşı  yazarlarındandır Balzac. Seminer notlarımın akışında dile getirdiklerimin bir ucu mutlaka ona, Stendhal’e, Flaubert’e çıkar. Balzac’ı çağdaşlarından farklı kılan birçok neden/yan var. Bunları sıralamak yerine onu bir yanından okumaya başlamak gerek diye düşünürüm. O başlama noktanız hangi yapıtıyla olursa olsun, sizi kendi merakları kadar düşüncelerinin de ardına düşürür Balzac. Onunla romanın […]

devamını oku »

Burada size  Rebecca Solnit’in yazdıklarından söz etmiş olmalıyım. Dahası onun her insana, insandan insana giden her yaşama yolcusuna çağrısı olan düşüncelerinden… İnsana gitmek… Hep gösteren ama kendini görmeyen bir ayna gibidir tıpkı. Vardığınızı sandığınız yerde, bir bakmışsınız ki katılaşan bir bakışla ya da sözle çıktığınız yerden aşağı yuvarlanıp kalmışsınız. Yeni baştan güç toplayıp gitmek… Belki […]

devamını oku »

Eminim ki bir gülme tutmuştur sizi bu başlığı görünce! O zaman dinleyin beni: Önceki gün, sanırım ülkemizde bir ilk (ama dünyanın en büyüğü değil kuşkusuz); “Penfest” adı verilen bir kalem festivaline konuşmacı olarak katıldım. Buket Uzuner ile karşılıklı konuşmamızı Metin Uca’nın sorularıyla izleyicilere taşıdık. Açılışta Doğan Hızlan, Nabi Avcı da vardı. Daha birkaç kalemsever oradaydı […]

devamını oku »

Şunu hemen söylemeliyim ki; Emine Uşaklıgil’in Serra Yılmaz’la gerçekleştirdiği konuşma/anlatı kitabı uzunca süredir düşünüp tasarladığım, yapmak istediğim bir kitaptı. Biri tiyatro, diğeri de müzik ve edebiyat  dünyamızdan iki kişiyle bu kitabın kuruluşunu enine boyuna konuştuğumuzda; “dedim- dedi”nin ötesinde bir kurguyla oluşmasında hemfikirdik. Ama bunu gerçekleştirmek için uzunca bir (tanıma/yakın duruşu içeren) süreç gerekiyordu. Yoksa böylesi […]

devamını oku »

“Misafir”, bir delirme/cinnet öyküsü mü? Bir bakıma “evet”! Ama salt böyle bakarsak eksik, hatta yetersiz kalır bakışımız. Romancı, burada, bir akıl hastanesi ekseninde insanın/toplumun ruh sağlığının nerede/nasıl/niçin bozulabildiğinin altını çizer. Ve daha başka şeyler de anlatır elbette. Acının ve ironinin buluştuğu iklimden söz edişi, örneğin. Bu yalnızca bireyin/insanın yaşadığı toplum düzeni, aile/insan ilişkilerindeki akıl sağlığının […]

devamını oku »

Sızılı bir bellekle, içli duygularla yazan bir anlatıcıyla yıllar önce karşılaştığımı bana hatırlatan bir roman masamda duruyordu. Dahası, romancının o ilk romanıyla yenisi aynı zarftan çıkmıştı. Önceki yıl okuduğum romanından hatırımda kalanları düşündüm bir ân… Belleğime iz düşüren bir bölümü vardı romanın. Kederli bir iyimserlikten söz ediyordu hatırladığımca. Umutlu olabilmenin yaşanılan zamanın en küçük zerresindeki […]

devamını oku »

O sesle yaşadın günlerce gecelerce… Çınıltısı bakışlarınızın alevini taşıyordu. Kederli ânınızda bile kopmuyordunuz yaşama ışıltısından. Bazen havai fişeği gibiydi sözleriniz, bazen içli. Duygu yüklüydü her haliniz. Kendini taşıyan bakışınızı sakınmadan yansıtıyordunuz duygularınıza. Öyle ki, aranızda durdurulan bir zaman var. Rüyası kabus, hatırlayışları elem. Yetindiren bir duygunun kapılarını kapayalı çok oldu. Şimdi sessizliğin diliyle kuruyorsun her […]

devamını oku »

Yazarın yolculuk seyri nerede başlar? Böyle bir sorunun ilk yanıtı şudur: başka yazarların yazdıklarıyla. Kuşkusuz o seyre çıkmak önemlidir. Yazının başlama noktasıdır bu okumalar. Bilmeden, bazen de anlamadan, hatta geleceği(ni) de görmeden yalnızca okuruz. Bu okumalar, zamanla, bizde bir bakış açısıyla birlikte belli bir birikim, yorumsama/kavrama gücü oluşturur. Hatta başka alanlara yazı/sanat/bilim disiplinlerine ilgimizi de […]

devamını oku »

Sese ne kadar duyarlısınız? Peki kokuya? Dokunma duyunuz nasıldır, ya tatlarla aranız? Sahi görmek yalnızca ışık mıdır sizin için; nesneler, biçimler…ve daha birçok şey… Sorarım size, görme yolculuğunuzda başat olan nedir öyleyse? Bunun farklı farklı biçimlerini bize hatırlatır ya John Berger. Gene de ben görmek deyince, ilkten şunları sıralarım zihnimde: Bir şeyi görmek, Kendini görmek, […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z