Masthead header

Category Archives: feridun andaç

“Böyle küçük şeylerin ne önemi vardı!” Flaubert Kaçıncı düştü bu, sormadın. Avunçlu bekleyişlerin gölgesindeydi duyguların. Zaman esintileri almıştı bakışlarınızdaki yorgunluğu. Kentin alacakaranlığı ise anlatıyordu asıl örselenenlerin ne olduğunu. Adlandırmak nafileydi. Yıkıntılardan geçiyordunuz gün gün. Suskunluk örtüsünü aralayan bir görüntü ilişmişti gözünüze. Yitirilen söze kavuşmuşçasına dönmüştü bakışlarınız ona. Umutlanış vardı, bekleyişlerin yaşattığı ayrılıkları ortadan kaldıran yakınlık… […]

devamını oku »

Gönlümde bir yerde durur İzmir. Zaman zaman burnumda tüter kokusu, rengi, havası. Hele o imbatı yok mu… Gelip de o özlem ağır basınca, dayanamam yolunu tutarım İzmir’in. Ege’de, Akdeniz’de bir yere gidecek olsam dönüş zamanımda mutlaka İzmir uğrağım olur. Aydın’dan ya da Manisa’dan kente gelmek bambaşka bir duygu yaşatır bende. Bir kente kavuşmak duygusunu en […]

devamını oku »

-Çağrısız gelen okur için. Sonsuzluğun dilini kurmak istiyorum diyebilirim ilkten. Kuşkusuz bu çok soyut bir niteleme: Sonsuzluğun dili… Açmalıyım bunu önce… Neleri içerir, ne anlam taşır benim için böylesi bir  bakış. Öncelikle beni bu düşünceye taşıyan şu  sözleri aklımdadır hep Flaubert’in: “Muhakkak bir hayalet peşinde koşmak lâzımsa ben en heybetli olanın peşinden  koşmayı tercih ederim… […]

devamını oku »

“Bütün âlemi apaçık seninle görüyorum da  âlemde senden bir iz bile göremiyorum.”                           Ferideddin-i Attar Sızı değildi bu, biliyordun. Biriktirerek yaşananların gözenekleri açılınca hatırladıklarınla gelenlerin sorgusuydu. Bir bakış gerekti oysa her unutana, ya da unutarak yol alana. Şimdi geçtiğin yerlerin imgeleriyle uyandığın sabahta zamanın ne denli yavaş aktığını anlatıyor sana çiçekler. Her biri saksılarındaki biçimde, renkte; […]

devamını oku »

Geçenlerde yayımlanan “Kültürsüzlüğümüzün Dört Mevsimi”deneme kitabımla ilgili bir okurla konuşurken, şunu sormuştu bana: “hangi ivme, durum bunu size yazdırdı?” Ona, önce, biriktirerek yazdığımı söyledim. Hayatın ve yaşadıklarımızın biriktirdiklerinden oluştu bu kitaptaki yazılar gibisinden sözler ettim. Doğruydu da… İnsan biriktirerek yaşar, öyle de yazar. Hele hele insan biriktirmeyi önemseyen biriyseniz, ayıklayarak yaşamanın da “ustası” kesilmişsinizdir. Şu […]

devamını oku »

Kim anlatmıştı Halamdan mı dinledim, yoksa onun anlattığını dinleyen başka biri mi anlattı bana hatırlamıyorum! Olayı etraflıca bildiğime, ama kendim de bunun tanığı olmadığıma göre bir anlatanı var. Sabahları yaptığı bilinen yürüyüşlerinden biri… Bahçedeki çeşmeye uğramadan dışarı çıkıyor. Günün erken saati. Ortalıkla kimseler görünmüyor. Mevsim güz. Köylüler yavaş yavaş ev içlerine çekilmiş. Yol işaretlerine baka […]

devamını oku »

Gözlerindeydi bakışlarım. Saklı duran söz gibiydi ışıltın. Renkten renge bürünen bir sessizlik… Varoluş dedikleri de bu olmalıydı. Uzak ve yakın olanı gösteren bir imgeydin belki de! Gene de bakınca sana, bir yerin bütün renklerini taşıyan bir yurt gibiydin bana. Bir adım ötende, “Gözyaşları ve Azizler”i (Emile Michel Cioran) okurken, şu “parçalı denemeler”i yazmıştım: Aşılmazlık İnsanın […]

devamını oku »

Benim için durdurulamayan bir zaman/ın dönencesine girmektir öykü/ler yazmaya yöneldiğim ânlar. Öyle ki; belleğimde ardı ardına sökün eder sözcükler. Bir tını, bir sesten; bazen bir imge, görüntü, çağrışımdan yola çıkarım… Sonrasında ise sesin sessizliğinde yol alırım, kapanırım her bir şeye… Sözcüklerin tınısı/rengi/musikisi alır beni içine. Düzyazının, özellikle de yaratıcı yazının insanın ‘iç yaşamı’nı zenginleştiren bir […]

devamını oku »

Latife Tekin bir hikâye anlatıcısı. “Sevgili Arsız Ölüm”le başlayan anlatı yolculuğunun seyrinde bu yanına hep sadık kaldı. İnsanın sürüklenen öyküsünü anlatırken toplumun iniş çıkışları, değişim ve dönüşümlerinden söz etti sürekli. Bir anlatıcı olarak hayata hep yakın durdu. Yanında, ötesinde değil; hep içindeydi. Bakışı, duyuşu, sezişi, gözlemleriyle… Yaşadığı, inandığı, tanıklığını yaptığı hayatı anlattı hep bize. Aynı […]

devamını oku »

1. “Zamansal dağılma” Zamana sahip çıkmaya başladığınızda çözülen/dağılan, hatta unutulan her şeyi görebiliyorsunuz. Bu da, sizi, kendi yolunuz yordamınızda bir düzenleme, zaman uyumu yaratmaya yöneltiyor. Bunu da iyi/doğru, anlamlı/verili yaşamak olarak nitelendiriyorum. Sonrasında da karşınızdaki “zamanın eskisi” ni sorgulamaya yöneliyorsunuz ister istemez. Sanırım karşınızda/ yaşamınızdaki ZAMAN’a bakış sizin ne’liğinizi de belirliyor. Byung-Chul Han’ın; “Hiçbir şey […]

devamını oku »

Johann Sebastian Bach’ın ‘fug’lerinin ağulayıcı bir yanı var. Kalemimin ucu kâğıda dokunduğunda onun ezgilerinin tutsağı kesildiğini hissederim. Karşımdaki sonsuzluk denizinden acılar okyanusuna açılırım. Belleğim söngün ateşleri alevlendirir. Gezginiyimdir sözcüklerin o an. Sesten renge, renkten biçime, biçimden kokulara, kokulardan düş havuzlarına gider gelirim. Kapanan bir dünyada, bütün evrenin kıpırtısı gelip bulur beni. Kâğıtlardan elimi çekip kalemimi […]

devamını oku »

BOZCAADA’ya gidiyordum. Canım Ada Halkı romanı düşüncelerimi sarıp sarmalamıştı. Birkaç kitap, bir o kadar defter, renkli kalemler… Roman yazmak için başka araç gereç gerekmezdi. Nasıl olsa yazmayı seçeceğim mekânlarda masalarım olacaktı. Önce uzun yürüyüşler alacaktı beni içine. Kaçınılmaz olandı bu. Roman, bir başkasının ya da başkalarının anlatımı/anlattığı üzerine kurulamadığına göre; kendimce tasarlamalıyım her şeyi. Dinlemiştim […]

devamını oku »

Roman okurluğundan söz ederken sıklıkla şunun altını çizerim: İyi romanlar bize  toplumu/insanı tanıma, derinden kavrama bilgisini verirler. Romanın destanın yerini alması moderniteye geçişle başlar.  Kentlileşme ve ticaretin belirgince insan yaşamını biçimlendirmesiyle öne geçer. Kırdan kente, sözden yazıya geçişte de roman başat bir edebî tür olma yolundadır. Bu pencereden bakınca, 20. yüzyılın kurucu edebî türü olan […]

devamını oku »

“Her algı, ya mevcut olduğu düşünülen bir şeyin ya da sadece bir özün algısıdır.” Spinoza 1./ İzmir’de zaman Kendimi bir zamane yolcusu kılalı beri, kentlerin her yönü beni ilgilendirir oldu. Ki, bunu ta çocukluğuma kadar uzatabiliyorum. Görme yolculuğum kentlerin/mekậnların/yerlerin her bir şeyini bana anlatmaya başlamıştı. Yani anlamın ardında olan bakış yeni algı kapılarında geçiriyordu kendisini. […]

devamını oku »

Dostoyevski’nin yazdığı bir anlatı üzerine düşüncelerini okurken, düşünerek/sorgulayarak yazan biri olduğunu hemen gözlerseniz. 1846’da yayımlanan ikinci romanı “Öteki”, ilk romanı “İnsancıklar” kadar beğenilmez. Kendisi de buna dair şunları yazacaktır günlüğüne: “Bu hikâye başarılı olamadı, ama fikri zekiceydi; daha önce edebiyata bundan daha ciddi bir fikir sunmamıştım. Ama bu hikâyenin biçimi kesinlikle başarısızdı.” Dostoyevski burada, bize, […]

devamını oku »

Çocukluk kentimdeki âşık kahvehanelerine yetişmiş olmam bir “şans”tı benim için. Sözlü anlatı geleneğinin oralarda dinlediğim ilk örneklerini unutmam mümkün değil. Hikâye anlatma geleneğinin bin bir rengini tanımak bambaşka bir  duyguydu. Cenk hikâyeleri, âşık hikâyeleri, Köroğlu kol destanları… Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhad ile Şirin, Arzu ile Kamber sanırım en çok ilgimi çekenlerdi. Ki, […]

devamını oku »

“Gerçek aşkta haz acıyı sağaltır.” Lucretius Pagan öfkenin dili yaban gelmiyor artık. Kadim zamanların öyküsünü günümüze taşıyan yazıtlar, tabletler, kitaplarda yazılanlara göre biçim almıyor insanlığın serüveni. Bize kalan, taşınan tek şey hazzın ve acının arayışı. Ölüme karşı hayatı savunma biçimi olan sanat da, yer yer bu ırmaklardan geçiyor. Her çağın, her ülkenin acıyla yoğrulduğu zamanları […]

devamını oku »

Umursamamıştım Ömer abinin  uyarısını. Kütüphaneden çıktığımda  Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ı koltuğumun altındaydı. Okudukça özgüvenim artığından olacak, hızlı birkaç adımda sınıfa varmıştım bile. Dersimiz boştu. “12 Mart” askeri darbesi olmuştu. Birkaç öğretmenimiz darbenin ayak sesleri gelmeye başladığında tutuklanmıştı. Beni uyaran, okulumuzun katibi Ömer abi de birkaç hafta sonra tutuklanıp Diyarbakır’a gönderilecekti. Hatırlarım, romanın girişinde yer alan […]

devamını oku »

Bir okumadan başka bir okumaya geçerken sıklıkla yaptığımdır. İnsan varoluşunun anlamı da biraz bu sorgulamalardadır. Bir günü önceki güne benzetmemek, yaşanan bir ânı/zamanı anlamlı, değerli kılabilmek için kaçınılmaz olandır bu. En azından benim için yaşamak böyle bir şey. Yer, mekân okumalarına yüzümü dönerken (“Hong Kong↔İstanbul: Şehri Şahsileştirmek”), okumamın bir ucu  “Foucault’yu Okumak”a (Jean Baudrillard), diğer […]

devamını oku »

Bir karşılaştırmalı okumadan başımı kaldırmış, Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler”iyle Tolstoy’un “Anna Karenina”sının ikliminde gezinip durmaya ara vermişken; ister istemez Çar I. Petro’nun Rusyası’na  dönmek zorunda kalmıştım. Onun iktidar dönemi (1721-1725) ve sonrasının tarihsel seyri bir edebiyatın adım adım nasıl örüldüğünü de anlatıyordu. Rus Devrimi bir sonuçtu, aslolanı bence, Rus Aydınlanması’ydı! Kurulan edebiyatın kılcal damarları oradan ağıp geliyordu. […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z