Bir bakışı solduran zaman (8): Roman yolu/m | Feridun Andaç

Haziran 2, 2020

Bir bakışı solduran zaman (8): Roman yolu/m | Feridun Andaç

Rodos’ta romanın izinde

O romana dönmek düşüncesine kapıldım Rodos’ta. Ansızın karşıma çıkan bir başka roman kahramanı, “ben senin romanındayım,” dercesine konuşması beni o kıyıya götürdü. Ama daha ötesi, gidip Karacasöğüt Köyü’nde ziyaret ettiğin “kayıp yazar”, sana annesinin öyküsünü anlatırken kendi öyküsüyle de gelip romanına yansımıştı. Dahası bir roman kahramanı olarak onu alıp Ada’da gezinmiştin. Ötede, bu öyküde ve zihninde gezinen namlı tiyatro insanının romancının annesine olan tutkulu aşkı vardı.

Roman yazmak süreklilik isteyen bir olgu. Kopuşa, uzaklaşmaya, arada bir yazmaya gelmiyor. Kapanmalı, yoğunluğu ruhunun derinliklerinde hissederek yazmalı.

Bir başka roman ötede duruyor, yazılıp tamamlanmış üstelik: “Yaşama Tutunmak”.

“Yaşam Tutunmak” o yazılan kalıptan çıkıp başka bir romana dönüşecek. Kesin bu. Ama yoğun göndermeleriyle.

Ötede, karşımda duran o roman kahramanı düşüncemi daha da pekiştirdi.

Şu anki mekân, yazmaya elverişli bir yer. Gelip kapanmalı buraya. Bana aidiyet duygusunu da veren bir mekân… Gezerek, yürüyerek, hissederek yazabileceğim…

O romanı kurma düşüncesini seviyorum. Romanın kahramanı roman yazarını sevmiyorum. Sevmediğim, kimsenin de sevemediği kötücül bir kadın… Bunu anlatmak hem zor, hem de kolay benim için.

Erhan Bener’le bunu konuştuğumuzda, “empati duymazsan yazamazsın, yazsan da eksik kalır,” demişti. Şimdi bunu hatırlıyordun. Kendisi de tanıyordu senin kahramanını.

Rodos’ta dört gün boyunca yakınında iki insan… Biri seven, diğeri öteleyen…

Yanım yöremde ondan yansıyanlar yazmamı kolaylaştıracak düzeyde.

Kurguyu yeniden ele alıp, yazılanları da gözden geçirmeliyim…

Sarsıcı, sarsalayıcı bir roman olacağı kesin. Anlatıcı (yazar) kimliğini her şeyden arındırarak düşünmeliyim.

Ürkmüştü. Yazamazdı bunu. O yaşadığı acı dolu günleri, gövdesinin sızısını yeni bir romanına konu edinemezdi. “Oysa ne çok şey gelip girmişti romanlarıma,” diye söyleniyordu. İncittiklerini düşünüyordu… En çok da kapı komşusu çalışma arkadaşını… Ne söyleyeceğini çok merak etmişti. Tek bir söz bile çıkmamıştı ağzından.

Ağrılarına sarılarak yaşamak gövdesinin yeni bir parçasıydı. Hoşlandığı bir sanrılı durum. Savunma güdüsünü güçlendiren, duruşunun savrulmalarına denge olan bu yeni hâlini benimsemesi hiç de kolay olmamıştı…

Susan Sontag’ınBir Metafor Olarak Hastalık”ını yanıma almıştım iyi ki. Şimdi dönüp dönüp satır aralarında geziniyorum. Kahramanım bilinci de geziniyor oralarda.

“Romandaki evrensel ölçüler parçalanmışlığın gösterimiyle yansıtılmalı.” Bu tümceyi nereden not almışım, onun düşünüyorum.

Ağrı… Ağır ağır açımlanan sanrının anlatımı…

“Gidiyoruz, tozlanmış yüreklerimizle,

ve çoktandır sertleşmiş artık yitirilenlerle,

Salt bizi duymamak değil onların ki, sağırlaşmışlar

Tozlanmış iniltilerimiz için yakınmayacak kadar.”

(“Gidiyoruz, Tozlanmış Yüreklerimize, İ. Bachmann A. Cemal)

Karacasöğüt Köyü yakınında

Roman yazmak için bir yer/mekân gerekli. Durağan, sıradan bir yaşama ortamından çıkınca yazı ibrem kıvıldanıyor.

Esriyor bedenim. Yazma delisi kesiliyorum.

Duş, hafif kestirme… Kalkınca Çamlı Köyü’ne doğru yürüyüşe çıktım… Yemyeşil her yan…

Odada uzandığımda kuş, kurbağa, su sesiyle ninnilendim adeta.

Yolun solunda çilek, siyah dut, çam balı satılan sergenin önünde duraladım. İki kız çocuğu satış yapıyorlardı… Oyun oynuyorlardı aslında. Fotoğraflarını çektim. Küçük olanının annesi geldi… Konuştuk. Kahve sordum, bir de çiçek balı.

“Yakınlarda yok, ta ötelerde, su sırtta var. Pek de makbul değil.” dedi.

İnandım. Öyle sıcak, içtenlikli söylemişti ki, konuşmayı sürdürdüm.

“Siz yazar mısınız?” dedi.

“Öyle sayılır!”

“Çevreye çok dikkatli bakıyordunuz.”

“Bir cennette yaşıyorsunuz.”

“Başka yerleri merak ediyorum ama;

Antalya’yı, Ankara’yı, İstanbul’u… Hiç buradan çıkmadım…

“Yaşanılası değil oralar, ama yurdumuz bir cennet, siz buranın kıymetini bilin.”

Küçük kavanozda çambalı, çilek aldım.

Yürüdüm.

“Yurt”, “yurtseverlik” duygusunun ne anlama gelebileceğini düşündüm yol boyunca…

Bugünkü yazımda (“Yurt Kitaplığı Oluşturmak”) biraz buna değiniyordum.

(“Suyun Yönü”nü, yazmalı.)

Gelen, dağılan… çözülen ve beslenen hayatın rengini anlatmalı bunun metaforuyla…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (2 Haziran 2020)

Yorum yapın